3 Şubat 2018 Cumartesi

Sosyal Medya Bizi Fişliyor! *

Bugün sosyal medyaya girmeyenimiz yok gibidir. Yediden yetmişe bu âlemdeyiz. Kimimiz meraktan, kimimiz eski arkadaşları bulmak, kimimiz Türkiye ve dünya gündemini takip etmek, kimimiz paylaşım yapmak vb nedenlerle kâh twitter, kâh facebook, kâh whatsapp, kah instagram vb iletişim araçlarını kullanıyoruz. Hangi nedenlerle olursa olsun, bir giren bir daha çıkamıyor. Çünkü bağımlılık yapıyor. Türkiye’deki kullanıcı sayısı 2017 verilerine göre 48 milyonmuş. Akıllı telefonu olmayan zaten yok gibidir.

Bu ülke, insanların fişlenmesi diyebileceğimiz Batı Çalışma Grubunu duydu. TV'lerde BBG adı altında "Biri Bizi Gözetliyor" adı verilen programlar yaptı. Hem BÇG, hem BBG lokal bir olay iken şimdi sosyal medya vasıtasıyla izlenmemiz uluslararası bir boyut kazanmış durumda. Şimdilerde pek sıkıntısını görmüyoruz bu izlenmenin. Ama çok yakında acılarını kat be kat göreceğiz gibi. Hızlı bir şekilde içimize giren bu nimetlerin -her nimetin bir külfeti olur dendiği gibi- bize ağır külfetleri olacaktır. Teknolojinin nimetleri, elbette faydalanacağız diyebilirsiniz. Elbette kullanılacak. Zira kaçış yok bu dijital ortamdan. İşin garibi bu âlemin ne kadar güvenilir olduğunu, ileride başımıza neler açabileceğini pek düşünmüyoruz. İşin uzmanları sık sık bu tehlikeye işaret ediyor. Ama ne dinleyenimiz var, ne dikkate alan.

02/02/2018 gecesi TVnet isimli TV kanalında Serhat İBRAHİMOĞLU’nun hazırlayıp sunduğu Net Bakış programında “Sosyal Medya Terörü” ele alındı. 1.5 saatlik programın konukları, konunun uzmanları olan Doç. Dr. Levent Eraslan, Yrd. Doç. Dr. Ali Murat Kırık ve Dr. Murat Dağıtmaç idi. Sosyal medyanın işlevini anlatan, ve hemen hemen herkesi ilgilendiren böylesi önemli bir konunun gecenin geç saatlerinde yayıma verilmesini de çok anlamış değilim. Fırsat bulup izlerseniz hepimizin ağzımız açık dinleyeceğini düşünüyorum.

Birçoğumuzun bildiği ve bizleri bekleyen tehlikelere işaret etmeye çalışacağım. Sosyal medya adı verilen dijital ortama adım atmışsanız; Facebook, Twitter, İnstagram, akıllı telefon, whatsapp vb. kullanıyorsanız 7/24 izleniyoruz demektir. Paparazzinin gönüllüce yapılanı ve çok gelişmişi. İzlenmekle kalmıyoruz, fişleniyoruz. Ne kadar paylaşım yapmışsak bilgi ve belge yüklemişsek hiçbiri kaybolmadan depolanıyor. Bu bilgilerin ileride kötü amaçlı kullanılabileceğini hesaba katarak paylaşırsak daha iyi olur. Bir defa akıllı telefonlar vasıtasıyla nereye gittiğimiz, ne yaptığımız hep kayıt altına alınmaktadır. 48 milyon kullanıcının 42 milyonu paylaşımını mobil telefon marifetiyle yaptığını bütün telefonların dokunmatik olduğu düşünülürse sürekli parmak izi veriyoruz, sanki polise veriyor gibi.

Sosyal medya yenidünyanın yeni dili. İnsanları yanıltma, algı oluşturma, dezenformasyonun bol olduğu, kriminal kişi ve yapıların cirit attığı bir yer. Sosyal medya aracılığıyla tüm bilgilerimize sahip olarak kılcal damarlarımıza kadar girilmiş durumda. Manipülasyon amaçlı kullanıldığı takdirde kimyasal silah kadar tehlikeli olabilir diyor uzmanlar. 17/25 Aralık sürecinde ve Gezi olaylarında bu iletişim ağları, algı oluşturmak üzere kullanıldı. Başarılı da oldular. Paylaştığımız resimleri hafif bir değişiklik yaparak başka yerlerde kullanılmayacağının hiçbir garantisi yok. Ki zaman zaman dezenformasyon amaçlı kullanılmaktadır.

Yaptığımız her paylaşım karakterimizi yansıtır. Paylaşımlarımız sayesinde bizi bizden daha iyi tanıyor, davranışlarımızı daha iyi test edebiliyorlar. Buna göre algı operasyonları yapabiliyorlar ve yapacaklar. Bir hareketle tüm kamuoyu ve TV kanallarını, devlet yetkililerini harekete geçirebiliyorlar. Bolca yaptığımız paylaşımlar sonucunda bizi daha iyi tanıyacakları için ileride yapay zekalı robotların piyasaya sürülebileceğini söylüyor yine işin uzmanları.

İletişim çağında iletişim araçlarının hızlı bir şekilde girmesine rağmen devletin doğru dürüst tedbiri yok. Tedbir almak istese de çok başarılı olacağını sanmıyorum. Paylaşımlarımızda zaten bir etik yok. İşin garibi yaptığımız paylaşımlar, tıkladığımız sayfalar dolayısıyla bu ülkenin paraları yurtdışına gidiyor. Adamlar oturdukları yerden bizim bilgilerimizle paraya para demiyorlar. Başkasının cebini dolduruyoruz. Kazandıklarından ülkeye bir kuruş katkıları da yok.  

Kullanmaya devam edeceğimiz bu sosyal medya paylaşımlarının zararları saymakla bitmez. Biz en iyisi bu âlemi kullanırken neyi, nerede, nasıl paylaşacağımızı; gördüğümüz her bilginin doğru olmayacağını, teyide muhtaç olduğunu, ileride bize silah olarak dönebileceğini hesaba katarak yoğurdu üfleyerek yememizde fayda vardır. Teknolojiyi çok iyi bilenler; sosyal medya ağlarının benzerini yaparlarsa hiç olmazsa bilgi ve paylaşımlarımızın depolanması ülkemizde kaldığı gibi paralarımız da dışarıya gitmemiş olur. Ülkeye en büyük hizmeti yapmış olurlar. 03/02/2018, Ramazan Yüce, Konya

* 05/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

2 Şubat 2018 Cuma

Ülkenin Kürtlerle, Kürtlerin Türklerle İmtihanı

Toplum ve uluslarda kız alıp verirken veya oğlan evlendirilirken kendi inanç, yapı ve kültürümüze uygunluğu ve denkliği aranır. Aynı ırk, mezhep ve meşrepten olmasına da özen gösterilir. Çünkü toplumun en küçük yapı taşı olan bir aile kurulacak işin ucunda. Uyum ve geçim olmazsa sağlıklı bir aile ortamı kurulamaz.

Dünyada bir devletin bünyesinde farklı ırklar olmasına rağmen ırklar arasında bizdeki gibi iç içe geçmişlik yoktur. Ki bizde ırktan önce inanç ön planda olmuştur. Bizde Kürtlerin yoğun yaşadığı iller olmakla beraber Kürt yerleşim yerlerinden fazla bir nüfus Türkiye'nin diğer illerinde yaşamaktadır. Evimiz, sokağımız, mahallemiz, camimiz ortak olmuştur. Hemen hemen her evde mutlaka bir Türk gelin-damat veya Kürt gelin-damat vardır. Anne Türk ise baba Kürt, baba Türk ise anne Kürt'tür. Düşmana karşı birlikte hareket edilmiş, ülke birlikte savunulmuştur. Selahattin Eyyubi'nin katımızda ayrı bir yeri vardır. Çünkü derdimiz ortak, davamız ortak, fikrimiz ve zikrimiz ortaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Osmanlı parçalanıp yerine küçük küçük ülkeler kurdurulurken biz Türk ve Kürt tek devlet çatısı altında toplanmışız. Kürtler, "Her ırkın bir devleti var, bizim de bir devletimiz olsun" dememiştir.

Biz böyle iç içe huzur ve mutluluk içerisinde yaşarken bizden elliden fazla devlet çıkaran güçler, birlikte paylaştığımız küçük toprak parçasını fazla görmüş olmalı ki kurdurup desteklediği PKK örgütü eliyle bizi bizden koparmaya çalışıyor. Bunun için her şeyi de hazırlamış. Kürtlere devlet eliyle baskı uygulanmış, birçok insan hakkı esirgenmiş, bunun karşılığında da Kürtlerin savunucusu olduğunu söyleyen örgüt peydah olmuştur. Kırk yıldır da ülke bu örgütle başa çıkmaya çalışıyor. Şehit haberleri geldikçe Türk'ü, Kürt'ü örgüte düşman olacağı ve örgütün arkasındaki güce karşı birleşeceği yerde birbirini düşman gibi görmeye başladı. Üçüncü el/eller kaşıdıkça biz bize şüpheyle bakmaya başladık. Türkiye Cumhuriyeti var gücüyle örgütle mücadele ederken örgüt, küçülüp yok olacağı yerde iyice büyüdü. Bir terör örgütünün elinde devletlerde olmadı gereken silah ve techizat var. Üçüncü bir el; siz birbirinizle boğuşun, enerjinizi birbirinize karşı tüketin, bölünmeye kadar gidin, canınız cehenneme diyor aslında. İşin garibi Kürtlerin hamisi olduğunu filte ettirmeye çalışan terör örgütü, fikir-fikir, inanç bakımından Kürtlere de yabancı. Ama ırkçılık damarımız o kadar kabardı ki çoğunluğu olmasa da bir kısım Kürtler, Batı ve ABD destekli bağımsız bir devlet kurma hayaline kapıldı. Farz edelim ki PKK liderliğinde bir Kürt devleti kurulmuş olsun. Bu devlet kime, ne hizmet edecek, kime yar olacak? İşin bu kısmı düşünülmüyor. İşin bu noktaya gelmesinde dış güçlerin parmağı ve desteği var. Ama Kürt ve Türk olarak bu örgütün doğmasında bizim payımız büyüktür. 

Bugün geçmişe bakıp birbirimizi kötülememizin kimseye bir yararı yok. Türk ve Kürtlerden oluşan aklı selim insanların inisiyatif alıp bu akan kana, ayrılma isteğine bir dur demesi, herkesin kendi mahallesine bakması, öz eleştiri yapması, evlerinin önünü süpürmesi gerekir. PKK ile mücadelede "Kürtler öldürülüyor" propagandası yapmak, ya da örgütün başı Kürtlerden oluşuyor diyerek "Kürtler, eşittir PKK" demek sağlıklı bir bakış açısı değildir. Bu bakışın toplumsal barışa, bizi bir arada tutmaya faydası olmaz.

Eline silah alıp bu devletin insanına silah çeken ister Türk, ister Kürt olsun bu ülkede yaşayan bizlerin ortak düşmanıdır. Burada Kürt öldürülmüyor, teröristler öldürülüyor. Üstelik terörist sadece Kürtler içinden çıkmaz, Türklerden de çıkar. Bir kısım Kürtlerin kurduğu PKK nasıl bir terör örgütüyse, Türklerin kurduğu FETÖ de bir terör örgütüdür. Her ikisi de tehlikelidir. Gördüğümüz gibi teröristin dini-imanı ve ırkı olmuyor. Herkesten çıkabiliyor. Bugün kimse FETÖ'yle mücadele edilirken Türkler öldürülüyor, hapse tıkılıyor demiyorsa bize kurşun sıkan PKK ile mücadele edilirken de Kürtler öldürülüyor demesin. Yoksa bugünleri çok ararız. 02.02.2018, Ramazan Yüce, Konya

Okul Müdürleri Düşünsün!

Öğrenci ve öğretmen bu on beş gün ne çabuk geçti, biz bu tatilden bir şey anlayamadık diye kara kara düşüne dursun. Onlar düşüne dururken okullar hummalı bir şekilde ikinci döneme başlamanın hazırlıklarını yapıyor. 

Okul idareleri sorunsuz okulu açmaya odaklanmış durumda. Bunun için ilk iş, öğrenci ve öğretmene herkesi memnun edecek iyi bir ders programı yapmak. Bunu da son ana kadar bekletirler. Ki bekletmek zorunda. Çünkü kim sağ, kim selamet görmeleri gerekiyor. Öğretmenin özürden tayini çıkmıştır, yerine gelen ya olmamıştır, ya da atanmışsa görevine başlamamıştır. Norm fazlası öğretmen varsa daha önce ataması yapıldığı için birinci dönemin sonunda ilişiğini kesip gitmiştir. Onun derslerini diğer branş öğretmenlerinin arasında eşit bir şekilde dağıtılması gerekir. Öğretmen ihtiyacı varsa ücretli öğretmenin görevlendirilmesini bekler. Program yapma dan önce öğretmen verilmemişse -ki verilmez- programda onun adı X, soyadı da Y olarak yer verilir. Mevcut öğretmenlerin mazeret durumları göz önüne alınır. Müdür, eğitim bölgesindeki öğretmen alışverişiyle ilgili toplantıya katılır. İlçe milli eğitimden son dakika golü gelir mi, gelmez mi diye beklenir. En erken ders programına başlayan okul -sorunsuz okul demektir- cuma günü öğleden sonra program yapmaya başlar. Sorunu olan okullar ise cumartesi veya pazarı ders programı yapmak için okula kapanır. Programı yapar yapar, bozarlar. Çünkü öyle program olmalı ki tarafların hepsi memnun olsun. Bunun için sağa koyarlar olmaz, sola koyarlar dolmaz. "Hah oldu" derken önemli bir ayrıntıyı atladıkları anlaşılır. Bozup tekrar yapmaya koyulurlar. 

Okul idaresi yoğunlaşıp program yapıp yetiştireceğim diye çabalarken meraklıları, "Hocam program ne oldu, yapıldı mı? Dört gözle bekliyorum, hala yapılmadı mı?" mesajı atar veya telefon eder. Burnundan solurken bir de onlara cevap ver. Sonunda ikinci hafta tekrar değişecek şekilde idarelik bir program yapılır. Çünkü yeni durumlar ve gözden kaçan ayrıntılar ortaya çıkar. Ardından nöbet listesi hazırlanır. Bunun için de bir emek sarf edilir. Hangi gün kime, kimin yanında nöbet vereyim diye. Öğretmene nöbet verilen gün de boş geçen dersleri doldursun diye boş pencere aranır, bir de nöbetlerde denge gözetilir. Hangi öğretmeni, hangi ciddi öğretmenin yanında nöbet görevi vereyim ki onun eksikliğini diğeri gidersin. 

Mutfakta nice emeklerle pişen bu programı beğenenler programı yapana çok çok teşekküre gelirler, beğenmeyenler ise burnundan soluyarak yöneticinin yanından geçer gider. En iyisi, ya zoraki bir gülümseme, ya da o değilden bir selam. Kimi de selam verir gibi kafasını sallar; "Alacağın olsun, görürsün sen, bundan sonra selamın S'sini, gülümsemenin G'sini sen," der gibi. Kapalı kapılar ardında ve öğretmenler odasında ders programıyla ilgili yapılacak homurdanmalar hariç. Bu da işin bonusu. Bir de "Program bu hafta bir daha değişemez mi" diye soranlar olur.

Okulun giriş-çıkış saatlerine sıra gelmiştir. Valiliğin giriş-çıkış yazısını, havanın aydınlık ve karanlığını, servisçinin bir servisten gelip diğer servise yetişeceğini, öğrenci, veli ve öğretmeni memnun edecek bir giriş-çıkış saatini belirlemeye çalışır okul idaresi.

Derken kervan yola çıkar. MEB'in veya MEM'in son dakika golü gelir. Çünkü onların eli armut toplamıyor. Onlar da müdür okulunda çalışırken yukarıda bir planlama yapmıştır. Okuldan birkaç öğretmeni ya seminere alır, ya il dışı özellikle Antalya'ya bir haftalık seminere gönderir, ya da kitap yazma komisyonuna alır veya bir görevlendirme yapar. "Okul açıldı, bu öğretmenlerin dersleri ne olacak, çocukların dersi boş geçecek" diyen müdüre "Plan ve program bu şekilde. Ben yaptım oldu. Müdür değil misin? Tedbirini alacaksın. Burası ağlama-sızlama, dert yanma, bahane üretme yeri değil, adı üzerinde müdürsün. Ne demek müdür? İdare eden. O zaman idare edeceksin. Tamam mı" denir hal diliyle. Anlamak istemiyorsa lisan diliyle de cevap verilir. Bunlar olacak. Çünkü bizde kervan, yola çıktıktan sonra düzülür.

Okul açılır. Müdür yardımcısı hastalık, izin, görevli vb. nedenlerle gelemeyen öğretmenlerin yerini nöbetçi öğretmenlerle kapatmak için sabahın köründe mini bir planlama yapar.

Ağır-aksak başlayan dönemin ilk gününde sabahın koşuşturması bittikten ve öğretmenler derse girdikten sonra müdür, yardımcılarıyla hemen bu hafta içinde yapılması gereken ikinci dönem toplantısı gündemini oluşturmak için toplantıya geçer. Bu iş salıya kalmaz. Çünkü salı günü müdürün danışma ve müdürler toplantısı vardır. Salı toplantıları bittikten sonra müdür gündem konularına hazırlık yapar. Çarşamba öğretmenler kurulu, perşembe de zümre toplantıları olur. Gerekirse okullarda kıvrak eğitim yapılır.

Dönemin ilk haftası cuma dışında bu şekilde toplantılarla geçer. Korkulan olmadı gördüğünüz gibi. İş, müdürlerin abarttığı gibi değil. 02.02.2018, Ramazan Yüce, Konya