27 Ocak 2018 Cumartesi

İnandığımız Din İnsanlara Ne Kadar Hitap Etmektedir? *

Din, "Allah tarafından peygamberler aracılığıyla gönderilen insanların dünyada ve ahirette huzur ve mutluluğunu hedefleyen ilahi kurallar bütünü" diye tarif edilir. İlahi dinlerin tanımı bu şekilde. İlahi olmayan dinlerde de müntesiplerini bir arada tutma disiplini vardır.

İlahi olsun, beşeri olsun dinlerin ortak yönleri vardır. Birçok beşeri din, ilhamını ilahi dinlerden almıştır. Hasılı, dinler bu dünyanın olmazsa olmaz bir olgusudur. Zira ruhun gıdasıdır. Zaten bu yüzden dünyada herhangi bir dine inanmayanların oranı çok yüksek değildir.

Dinlerin, hedefledikleri amaçlarına uygun bir şekilde insanlara huzur ve mutluluk verebilmesi için dinlerdeki gizemi ortadan kaldırmak gerekir. Çünkü ayağı yere basan bir din değil de sürekli uçan ve kaçan bir din anlatımı, dinlerdeki esas amacı geri plana itmektedir. Böyle bir din, amaca hizmet eden bir din olmaktan çıkıp kişilerin kendi menfaatlerini önceleyen bir din anlayışı haline dönüşmektedir. Bugün dinler üzerine oynanan oyun da budur. Biz, dinden nemalanan insanlara dur demediğimiz, onlara prim vermeye devam ettiğimiz, onlara insanüstü özellikler izafe ettiğimiz müddetçe bu din, faydadan ziyade zarar vermeye devam edecektir.

Ruhun gıdası olan dini; esas amacı çerçevesinde dozajında kullanmadığımız, dini asıl kaynaklarından akıl süzgecinden geçirerek alıp anlamadığımız, 'Vardır bir hikmeti' diyerek aklımızı din bezirgânlarına teslim ettiğimiz müddetçe bu din anlayışı, yüzümüzü güldürmeyecek; ne bu dünyada, ne de öbür dünyada yüzümüzü ağartacaktır. Din adına anlatılan menkıbelerden kurtulmadığımız, dini sadece yerine getirilmesi gereken ibadet ve ritüellere indirgediğimiz müddetçe Müslümanların bu evrende insanlara söyleyecekleri, güzel örnek olabilecekleri bir yüzü olmayacaktır. “Allah’a ve ahiret gününe inananlar için Allah’ın resulünde sizin için güzel bir örnek vardır” ayeti kerimesi gereğince ‘En güzel bir ahlak üzere olan’ peygamberimizi, kendimize ahlaki yönden rehber edinip gereğini yerine getirmediğimiz ve insanlara ahlaki yönden bir ahlak timsali olmadığımız müddetçe istediğimiz kadar ayet ve hadis okuyalım, peygamberin örnekliğini insanlara gece gündüz anlatalım, kimse bizim samimiyetimize inanmayacaktır. Çünkü insanlar ne dediğimize değil, ne yaptığımıza bakmaktadırlar. İnsanlara talkın verip salkım yemeyi bırakıp peygamberin ‘emin’ sıfatıyla mücehhez olup insanlara güven vererek işe başlamamız lazım.

Peygamber gibi doğru sözlü, emanete ihanet etmeyen, anlattığımızdan çıkar beklemeden karşılığını Allah’tan bekleyen, akıllı ve feraset sahibi olan, günahlardan olabildiğince kaçınan kişilerden olabiliyor muyuz? İşimizi düzgün yapabiliyor muyuz? İnsanların faydasına bir şey üretebiliyor muyuz? Kendimiz gibi düşünmeyene müsamahalı yaklaşabiliyor muyuz? Helalinden kazanıp hayır yolda harcayabiliyor muyuz? Emaneti ehline verebiliyor muyuz? Bu dünyada çalışırken yaptıklarımızın ne kadarını ahiret için yapabiliyoruz? Sahi biz ahirete hakkıyla inanıyor muyuz? Kıldığımız namaz bizi kötülüklerden arındırıyor mu? Sağımızda ve solumuzda sürekli bizimle beraber olduğuna inandığımız meleklere rağmen kötülük yapmaya devam edebiliyor muyuz? Soruları çoğaltabiliriz.

Gördüğüm ve anladığım kadarıyla iman da ibadetler de insanı mükemmel bir ahlaki olgunluğa ulaştırmak içindir. O halde dinin önceliği ahlaktır. Ne kadar ahlaklıyız? Bence çoğu Müslüman’ın her şeyden önce ahlak sorunu var. Bu sorunu halletmeden ne kendimize ışık veririz, ne de çevremize ışık tutarız. Zira Müslümanlık bir duruştur, bir kişiliktir. Bu da ahlakla kendisini gösterir. İnandığımız iman, yaptığımız ibadetler eşittir; ahlakı vermiyorsa kimse kusura bakmasın, bal yapmaz arı gibiyiz. Tek farkımız bu arı, ortamı kirletmez. Biz ise yaptıklarımızla ortamı da kirletiyoruz maalesef. 27/01/2018, Ramazan Yüce, Konya

*09/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

26 Ocak 2018 Cuma

Kötü Komşu, Bizi Mal Sahibi Yapmalı! **

1993 yılında askerdeyim. Bol bol seminer ve konferans dinliyoruz. Yine bir gün askeriyenin konferans salonunda Ankara’dan gelen bir albayımız konuşma yapıyor. Salon hınca hınç dolu. Askersin, elin mahkum, doldurmaktan başka çaren de yok zaten. İçeriğini pek hatırlamasam da albayımız güzel bir sunum yaptı. Konferansın bitiminde eratın soru sormasına imkan sağlandı. Bir askerimiz, “Komutanım! NATO içerisinde en güçlü ikinci ordu bizde dediniz. Erat yönünden güçlü olabiliriz. Ya silah ve teçhizat yönünden durumumuz? Bildiğim kadarıyla birçok savaş malzemesini dışarıdan alıyoruz. Etrafı düşmanla çevrili güzel ülkemizin niçin bir savunma sanayisi yok.” şeklinde bir soru sordu. Albay, “Arkadaşlar! Kendi milli savunma sanayimizi kurmaya gerek yok. İleri ülkeler silah ve teçhizatın her türlüsünü ve en iyisini yapıyorlar. Bastırır parayı alırsın.” dedi.

Askerin güzel sorusuna komutandan, “Arkadaşlar! Bu işlerde biraz milli düşünmek, kendi silahımızı üretmek için çalışmamız gerekir, ama maalesef bu alanımız bakir. Bugüne kadar yapılmadı, yapılamadı veya yaptırılmadı. Siz bu soruyu sorarak yetkililerimize bu konuda daha iyi düşünmeleri gerektiğini hatırlattınız. Sizin gibi milli düşünen gençler geliyor, inşallah en kısa zamanda milli sanayimizi de kurarız” deseydi soru soranın aldığı alkıştan fazlasını albayımız alırdı. Maalesef komuta kademesindeki askerimizin bu bakış açısı ben dahil salondaki kimseyi tatmin etmemişti.

Türkiye’nin Afrin’e yaptığı ‘Zeytin Dalı’ operasyonu bazı ülkelerin hoşuna gitmedi. Bakmayın siz “Türkiye’nin endişelerine hak veriyoruz” diye ardı arkasına açıklamalar yapıldığına. Yıllardır canı yanan ülke, hiçbir ülkenin endişesine aldırış etmedi ve Afrin’deki terör yuvasına bir operasyon başlattı. Bazı ülkelerin endişesi terör örgütü lehine fiiliyata dönüştü. Sanırım işittiniz: “Almanya, Türkiye’ye verdiği Leopard tanklarının modernizasyon işini askıya aldığını” duyurdu.  Utanmasa benim tankımı dostuma karşı kullanamazsın diyecek. Zaten bunun Türkçesi bu. Sanki tankı bize bedava verdi. Gördüğünüz gibi albayımızın dediği gibi bastırmışız parayı, almışız tankımızı. Ama bir devlete karşı değil, dünyanın terör listesine aldığı bir örgüte karşı bile kullanmamıza sıcak bakmıyor Almanya.

Aslında biz bu filmi 74 Kıbrıs harekâtında  bize ambargo uygulandığında görmüştük. Nedense o günden 1993 yılına geldiğimiz zamanda bile tedbirimizi almamışız. 1974 Kıbrıs Harekâtını görmüş bir subayımızın 1993 yılında hala milli sanayiden yana dem vurmaması beni düşündürmüştü. O zamanki komuta kademesinde bu şekilde düşünen asker ve siyasilerimizin sayısı da azımsanamayacak kadar çoktu muhtemelen. 2018 yılında iş başa düşüp terör odaklarına bir operasyona kalkıyorsun. Bildik manzara tekrar karşımıza çıkıyor. Merak ediyorum, ben bu tankları kendimize tehdit olanlara kullanmayacağım da piknikte mi kullanacağım?

Yıllardır bu milleti “Al bende en iyisi var, sana vereyim, sen uğraşma” diyerek paramızı alıp sömürmüşler.  Bereket bugünün asker ve siyasileri geçmiş asker ve siyasiler gibi düşünmüyor, savunma sanayimize ağırlık veriyor. Görsel ve yazılı medyadan izleyip okuduğumuza göre savunma sanayimizin yüzde yetmiş beşi milli unsurlardan oluşuyormuş. Demek ki isteyince oluyor. Devlete bu zihniyet hâkim olduktan sonra bugün yüzde 75’ini yapan, yarın yüzde yüzünü de yapar. Yeter ki istensin, yeter ki milli düşünülsün. Milli sanayimizin tamamı bize ait oluncaya kadar dışarıdan silah ve mühimmat alınırken askeri ve siyasilerin, anlaşmayı daha sağlam yapmasında fayda var. Hatta “Ben bunu senden alıyorum ama gerekirse bu aldığımı sana karşı da kullanabilirim, vereceksen bu şekilde anlaşma yapalım” demelidir.

Almanya’nın 2018'de bize bu yaptığı kulağımıza küpe olsun, kendi silahımız ve teçhizatımızı tamamen kendimiz yapalım. "Kötü komşu, kişiyi mal sahibi yapar" atasözümüzü de yeniden hatırlayalım. 26/01/2018, Ramazan YÜCE, Konya

** 26/01/2018 günü 'kahta.soz'de yayımlanmıştır.

25 Ocak 2018 Perşembe

El işi çeyiz işinden Arapça öğrenmeye

Çocukluk ve gençliğimde genç kızların çeyiz hazırlama derdi vardı. Daha küçük yaştayken evliliğe hazırlık yapılırdı. Eli iğne tutmaya başlar başlamaz kendisine çeyiz işi öğretilirdi. Evinde otururken, gezmeye gittiği zaman yanında hep çantası olurdu. İçinde kokası, kanaviçesi, iğnesi, ipliği, mili olurdu. Birini bitiren diğer işe koyulurdu. Yeni işinin ne şekilde olduğunu bilmeyen, bilen bir büyüğünün yanına giderek modelini alırdı. El emeği, göz nuru bu işlemeler bittikçe yıkanır, ütülenir, çeyiz sandığına kaldırılırdı. Kızımızın nasibi çıkar da evlenecekse tüm bu işlemeler derlenir, toparlanır, çeyiz çakmaya gidilirdi.

Küçük ve genç kızlar evlilik öncesi evliliğe hazırlanırken anne ve nineler de oğul, torun, kız veya eşlerine çorap, takke, eldiven, kaşkol, kazak, yelek örerlerdi. Zaruri işlerini yaptıktan sonra kadın ve kızımızı bekleyen ev ödevi bu şekilde idi.

Şimdi genç kızların çeyiz işleri, büyüklerin ördüğü örme işleri hazıra bindi. Herkes hazır alıyor. Hasılı kız ve annelerimiz büyük bir yükten kurtuldu ve elleri boşa çıktı. Eli boşa çıkan ev kızı ve anneler gezdi dolaştı, güne gitti, sohbete gitti, Tv izledi. Ama ömür böyle gitmezdi ki... Üstelik eskiye oranla elleri tamamen boşa çıktı. Çünkü dün kadınların belini büken el işi artık hazır alınıyor. Ev işlerinin çoğunu otomatik makineler yerine getiriyor. Pekiyi bu kadınlar ne yapacaktı? Yeter ki istesinler. Zira onları oyalayacak bir iş bulundu.

Şimdi ev kızlarının veya ev hanımlarının en büyük uğraşı, Arapça öğrenmek. Gecelerini, gündüzlerini Arapça öğrenmeye veriyorlar. Yıllarını veriyorlar bunun için. Ne yeter diyorlar, ne diploma alıyorlar, ne de diploma veren var. Hocaları kim, bu işi ne kadar biliyor, ne kadar öğretiyor bilinmez. Meraklısı haftada bir arapça öğrendiği yeri boyluyor, öğrenci gibi ellerinde kitapları, defterleri, silgi ve kalemleri var.

Kur'an arapçası öğreniyorlar. Sarf, nahiv, avamil ne varsa başlayıp bitiriyorlar, sonra "Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur" misali başa dönüyorlar tekrar. Ömrünü arapça okumaya vermiş değme kişilerin yapmakta zorlandığı i'rab yani nahiv öğreniyorlar. Üstelik Kur'an-ı Kerim ayetlerini i'rab yapıyorlar. Kim öğretiyor? Başlarındaki hoca, bir başka yerde öğrenci. Diğer hocadan öğrendiğini gelip başka yerde anlatıyor. Sabah öğrenci, öğleden sonra öğretmen yani.

İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyatlarda Arapça öğretmede sarf ve nahiv bırakıldı, modern ve pratik arapçaya önem veriliyor şimdi. Buralarda ise sarf ve nahiv tam gaz gidiyor. Bu ülkede 4 yıl İHO'da, 4 yıl İHL'de, 5 yıl ilahiyatlarda arapça öğrenenler bu dili doğru dürüst öğrenemedi. Belki şimdiki arapça öğrenme yerlerinde amatörce başlanan arapça öğrenme furyası sayesinde bu ülkede arapça bilenlerin oranında artış olur da, yıllar yılı Arapça eğitimi alan okullardaki öğrencilere ibret olur. Bizim zorunlu görüp öğrenemediğimiz bu dili bunlar merakından bizden önce öğrendi der ve utanırlar.

Öyle zannediyorum sizler de dün kadınımızın, kızımızın meşgalesini ve bugün kadın ve kızların meşgalesini sayemde öğrenmiş oldunuz. Bundan sonra ev kadınları veya ev hanımları, ev kızları ne iş yapıyor demezsiniz umarım. Bir de öğrenmenin yaşının olmadığını öğrenmiş olursunuz. 25.01.2018 Ramazan Yüce, Konya