28 Kasım 2017 Salı

Dilencinin Böylesi ve Sadaka Taşları *

Bu ülke; cami önünde dileneni, esnaf esnaf dolaşıp para isteyeni, çarşı-pazar dolaşıp "Affedersiniz, dilenci değilim, memleketime gidemedim, yol param yok, dolmuşa binecek param kalmadı, kömür alamadım..." diyerek dilencilik yapanın her türlüsünü gördü de benim bugün gördüğümü kimse görmedi sanırım. Ya da ben hiç tevafuk etmedim.

Bugün wc ihtiyacımı gidermek için belediyenin hizmeti olan 'ücretsiz wc'ye girdim. Hoşumuza giden adına hizmet denen bu bedava tuvalet tasarrufunu da anlamış değilim. Çünkü çay kaşığıyla verilen bu hizmetin bedelinin kepçeyle su faturalarına yansıtıldığını düşünüyorum. Çünkü bedava hizmetin bedeli ağır olur. Al-gör gününü der gibi. Yol yakınken belediye bu bedava hizmetinden vazgeçsin. Hatta her tuvaletine bir görevli koyarak normal bir bedel alsın. Amme adına yapacağı her hizmetten makul bir ücret alsın. Yoksa bu bedava hizmet su abonelerine çok pahalıya mal olacak. Ali'nin yararlandığı bedava wc hizmetinin ceremesini başka Veliler çekmesin.

Wc'deyken lavabo kısmında bir konuşmaya kulağımı kabarttım. Tuvalete girerken avucunun içinde bir 5 lira ve bozuk bir liraların olduğu gencin biri para istiyordu giren çıkandan. "Sigara alacağım, bir liram eksik, dilenci değilim" şeklinde. Konuşmasına bakılırsa Konyalı değildi. Hatta Türkiyeli hiç değil. Çünkü aksanı farklıydı. Lavaboda konuştuğu kişi bir polisti. "Ayıp değil mi, bu yaşında ne para istersin, git çalış" diyor. O da; "Tamam polissin. Senden bir şey istemiyorum. İstediğim sadece bir lira. Sigara alacağım, dilenci değilim" dedi. Polisin nerelisin sorusuna verdiği cevabı anlayamadım.  Çünkü bir o, bir o konuştu önce. Sonra ses ikileşti. Birbirine kızıyorlardı seslice. Az sonra ses kesildi. Bu arada ben de wc'den çıktım. Merdivenlerden çıkarken para isteyen genç 15 yaşlarındaki bir çocuğa teşekkür ediyordu. Anlaşılan bir lirası eksik sigara parasını çocuk tamamlamıştı. Çocuğu bile cömert bu ülkenin gördüğünüz gibi.

Gencimiz bugünlük içeceği sigarasının parasını bu şekilde toplamıştı. Yarın ne yapacak, veya hangi yolları deneyecek bilmiyorum. Çünkü bu, bir defa alınıp içildikten sonra bırakılan bir meret değil, sürekli ister. Sigara parasını isteyerek karşılayan, bütün yolları tükettikten sonra belki hırsızlığa bile başlar yakında. 

Karşılaştığım bu olay garibime gitmedi değil. Genç bu topluma yabancı ki sigara parası dileniyor. Bu şekil dilenmeye bu millet çok sıcak bakmaz. Halden anlayan sigara içen bile kolay kolay para vermez. Çünkü kendi içer içmeye. Gerekirse sigara ikram eder, gerekirse sigara ister. Ama sigara parası vermez. Hele tanımadığına asla. 

Günümüzde yaşına-başına, gücüne-kuvvetine bakmadan dilenen dilenene. Ne çarşı, ne pazar, ne yol, ne mağaza, ne cami, ne de ev deniyor. Gün geçtikçe eksilmiyor, artıyor dilenen sayısı. Dilenciden geçilmiyor insan kalabalığının olduğu her yer. Öyle zannediyorum İslam ülkelerinin sorunu ilk başta bu sorun. Bu sorun nasıl halledilecek? Bunun üzerine kafa yormak lazım. 

Yan tarafta gördüğünüz resmin adı, sadaka taşıdır. Kökeni Selçuklu dönemine kadar gider. Osmanlı döneminde yaygın bir yardım şeklidir. Kayıtlarda Osmanlı dönemine ait sadece İstanbul'da 160 yerde sadaka taşının olduğu belirtilir. Genellikle cami bahçelerinde olan bu taşın amacı, fakir ve ihtiyaç sahibi kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak için zengin kişilerin bıraktıkları para vb. şeylerin bırakıldığı yerlerdir. Bu sadaka taşına kimin para koyduğu da belli değil, kimin buradan para aldığı da. Bu sadaka taşıyla fakirin rencide olmaması düşünülmüştür. Sağ elin verdiğini sol el görmemedir bunun adı. Düşünülmüş, proje haline getirilmiş ve uygulanmış eşsiz ve benzersiz bir sosyal projedir bu. Dilenmeyi tam yok edemese de azalttığını, fakirin onurunu koruduğunu düşünüyorum. Düşünüp uygulayandan Allah razı olsun.

Öyle zannediyorum bu harika projeyi günümüzde yeniden canlandırmanın tam zamanı. En azından dilencilik için peşimize takılanlara parayı nereden bulabileceğini söyleriz. Sadaka taşlarındaki parayı hemen boşaltan dilenci bir müddet sonra 'Ben ihtiyacım kadarını alayım, nasılsa sürekli konuyor, benden başka ihtiyacı olanlar da var' diyecektir. İlk başlarda aksaklıklar veya kötüye kullanma olsa da bir müddet sonra rayına oturacağını düşünüyorum.

Proje proje diye gece gündüz rüya görenler, ne yapsak diye toplantı üstüne toplantı düzenleyen etkili ve yetkili kişiler! Buyurun size geçmişte başarıyla uygulanmış bir proje. Haydi başlatın böyle bir projeyi! Ön ayak olun bu toplumsal yaramızı yok edecek veya en aza indirgeyecek sadaka taşlarına yeniden. Unutmayalım ki bir işe sebep olan, onu yapmış gibidir. Haydi göreyim sizi! 28.11.2017 Ramazan YÜCE 

* 06/12/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Siyah Önlükten Beyaz Önlüğe

İlkokul 5'i siyah önlükle bitirdim. Bizden önce kaç nesil bu şekilde okula gitti geldi, ben mezun olduktan sonra ne kadar devam etti bilmiyorum. Çünkü sonradan mavi önlüğe geçildi. Şimdilerde pek mavi giyen de kalmadı. Zira her okulun kendine has okul kıyafeti var. Okul değiştirdikçe veli, çocuğunun kıyafetini yenilemek zorunda.

Niyetim okul kıyafetinin şeceresini yazmak değil. Niçin başka renk değil de siyahtı Türkiye'nin okullarındaki renk? Yetkili irade bir mesaj mı vermek istiyordu? Bu ülkenin halkı cahil olduğu gibi onların çocukları da bilgisizdir, tıpkı bu önlük gibi mi demek istedi, bize bu siyah önlüğü dayatırken? Biz sizi bu şekilde alıp okutacağız, beyninizi aydınlatacağız mı niyetleri vardı?

Renk renktir, hepsi gökkuşağının renkleridir. Birinin diğerinden üstünlüğü yoktur. Tıpkı insanların ırk ve renk bakımından yekdiğerine üstün olmadığı gibi. Ama özünde olmasa da biz renklere farklı anlamlar vermişiz. Olumsuzlukları genelde siyaha yani 'kara'ya yüklemişiz. Çiller döneminde ekonomik kriz, çarşamba günü olduğu için o güne 'Kara Çarşamba' denmişti. Kışın sert geçtiği, karın bastırdığı, hayatı olumsuz etkilediği kışlara basın, 'Kara kış bastırdı' diye başlık atar. Yine son günlerde basın ve sosyal medyada gündem oluşturan bir gün var: 'black friday' yani kara cuma. Ekonomik durgunluğu aşmak, tüketiciyi alışverişe yöneltmek amacıyla ABD tarafından her yıl 'Şükran Günü'nün ardından gelen cumaya bu ad verilmiştir. Bir şey ABD tarafından başlatılır da dünya bigâne kalır mı bu duruma? Hemen hemen her ülkeden birçok firma katıldı, adına 'kara cuma' verilen bu alışveriş çılgınlığına. Herkes katılır da Türkiye katılmaz mı bu kampanyaya? Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ) içimizdeki temsilcileri, mağazalarının vitrinlerine 'black friday' yazarak bu indirim kampanyasına katıldı. Kambersiz düğün olmazdı tabii. Beş milyon doların üzerinde harcama yapılmış bu günde. Çılgın bir rakam bu. 

Yüzde 80'lere varan indirimler sayesinde insanların birbirini çiğnercesine mağazalara akın ettiği, mağazaların boşaldığı, alıcı ve satıcının kazandığı, ekonomiye canlılık getiren bu güne niye 'kara cuma' dendi? Anlamak zor. Aslında böyle bir güne kara cuma denmekten ziyade 'bereketli gün' denmeliydi. Sonra niçin cuma seçildi? Burası da muamma... ABD menşeli mağazalar böyle bir günde köşe olurken bizde dini duyarlılığı olanlar hop oturup hop kalktı, 'Bizim cumamız kara değil, hayırlı' diye. Biz adına kara cuma denen bu güne kıza duralım. ABD'liler köşeyi. Bilinçaltlarında bizim bayramımız olan cumayı tiye almak varsa da, anlamak isterlerse eğer bizim cumamızın karası bile onları ihya ediyor. Ama çoğu şeyi anlamasam da bildiğim bir şey var, ABD osursa dünya üzerine pisliyor maalesef.

Niyetim ABD'nin başlattığı 'black friday' değildi. Ama nedense benim ilkokulda giydiğim kara önlük beni 'kara cuma'ya götürdü. Sahi bize küçükken niçin kara önlük giydirmişlerdi? Bizimkilerin kafasında da ABD'lilerin bakış açısı var mıydı, yoksa tesadüf mü? Ya da siyah kir götürür, çabuk kirlenmez, uzun süre giyilir. Zira çamaşır makinesi yok, ya da makinede yıkamak yaygın değil diye mi düşündüler? Veya "Sen şu anda çocuksun; günaha, suça belenmedin; büyüyünce suça karışıp günaha gark olacaksın. İleride böyle kapkara olacaksın. Şimdiden alış" mı demek istediler. Ya da ellerinde bol miktarda siyah renk kumaş vardı da bu şekilde eritmek mi istediler? Niyetlerini maalesef bilmiyoruz. Sonradan maviye dönülmesini de anlamış değilim.

Bu yazıya konu olan; aslında okulun bize hediye ettiği, derslere girerken giymemizi istediği 'beyaz önlük'tü. Çabuk kirlense de insanın içini açan, görüntüyü güzelleştiren bir renktir beyaz. Yarım asrı devirdiğim, ihtiyarlığa adım attığım; günaha, kire belendiğim bir yaşta can simidi gibi yetişti bu beyaz önlük. Bize beyaz önlük giydirmeyi düşünenler iyi niyetli. Bundan zerre kadar şüphem yok. Ama bu yazımda kara-beyaz renkleri konu edindim. Her renge de bir anlam yükledim ya, bu beyaz renge de mutlaka bir anlam yüklemem lazım. Yüklemezsem çatlayıp ölürüm zira. Sanki bu beyaz renkli önlükle bana, "Bir ayağın çukurda artık. Suça ve günaha karıştın. Neredeyse içinin kötülüğü dışa vuracak. Bari beyaz önlüğü giy de kirini gizlesin biraz." demek istemiş olabilirler. Bu yorumum garibinize gitmiş olabilir. Doğaldır bu. Zaten her tasarrufumuz garip değil mi bu dünyada! 

Masum ve günahsız olduğum bir çağda kara önlük, günaha belendiğim çağda ise beyaz önlük. Değerlendirmem hâlâ garibinize gidiyorsa buyurun küçüklüğümde kara önlük, büyüdüğümüzde de beyaz önlük giydirmenin sebebi ne olabilir? Bir de sizden dinleyelim. 28.11.2017 Ramazan YÜCE


27 Kasım 2017 Pazartesi

Adı Tatlı Telâşeymiş!

Anadolu'da düğünler zahmet, meşakkat, sıkıntı, masraf ve maliyet olsa da mutlu bir yuvaya adım atılacağı için adına 'tatlı telaşe' deniyor. Adını kim koydu bilmem ama tatlı olup olmadığı su götürür. Çünkü düğünün kendisi başlı başına bir koşuşturmadır. Hem vücut yoruluyor, hem de zihinler.

Düğün hazırlıkları bir taraftan tam hız gidiyorken diğer taraftan da acaba bir aksaklık olur mu? Arada bir sıkıntı meydana gelir mi? Kaç kişi çağıralım, acaba bütçemiz kaldırır mı? Davet ettiğim kişiler gelir mi? Gelirse ne kadar fire verir? Yemek yetmemezlik yapar mı? Misafirler geri döner mi? Yemekler güzel olacak mı? Bu minval üzere kafanda kırk tilki davetli listesi hazırlamaya başlarsın. Önce kaç kişiye kart dağıtacağını tespit edersin. Ardından  kız evine ne kadar kart lazım olduğunu sorarsın, oğlan ne kadar kişiyi çağıracak onu belirlersin. Geriye kalan davetli sayısı sana kalır. Sen de bir liste çıkarırsın, sayıyı geçiyorsa elemeye, doldurmuyorsa ilave yaparsın.

Sayıyı tutturmak epey uğraştırır insanı. Şunu çağırmasam olmaz, bunu çağırmasam olmaz. Sağa koyar olmaz, sola koyar olmaz. Sonunda doğru-yanlış bir seçme ve elemeye tabi tutarsın. Davetiye yazamadığın dostlarının ezikliğini duyarsın. Keşke duymasa, duyarsa mahcup olurum endişesi taşırsın. Sonunda kartları yazmaya başlarsın.

Kartları yazdıktan sonra bir sorun da burada başlar. Bu kartlar nasıl dağıtılacak? Haydi dağıtmaya kalktın, görüştüğün çoğu kimsenin evini bilmezsin. Kime, nasıl ulaştırırım şeklinde kara kara düşünürsün. Nazın geçenlere whatsap aracılığıyla gönderirsin. Bazıları da sanal davetiyeyi kabul etmez. Kart gelecek bir defa der. Bazılarına telefon açar, evinin adresini alırsın. Kart vereceğim, hayırlı bir işimiz var dersin. Acaba bir umut, kardeş whatsaptan gönderiver der mi diye bekler durursun. Evine kartı vermeye varınca "Buraya kadar niye yoruldun, whatsaptan gönderseydin cevabı alırsın. Be mübarek ev adresini isterken söyleseydin ya. Hoş bazıları söylüyor. Bu tipler leb demeden leblebiyi anlayan kişiler. Allah sayılarını çoğaltsın.

Bazısının evini ara ara bulamazsın, hele bir de yol özürleysen. Sinirinin tavan yaptığı andır bu an. Ne faydası olacaksa. Bazısı davetiyeyi aldıktan sonra "Yapacağım bir şey var mı, içten söylüyorum, hiç çekinme bak." deyince Hızır ayağına geldi diyorsun.  "Efendim falana bir kart verilecek, evi size yakın" dersin. "Olurdu ama göremem ben" cevabını alırsın. Tam Hızırı buldum derken sevincin kursağında kalır. Madem yapmayacaksın be adam! O zaman ne diye  "Yapacağım bir şey var mı" diye sorarsın. Ama hakkını yemeyelim, bazıları da tam hizmet için yaratılmış, ne görevi verirsen, kimin kartını verirsen, bana uygun değil demez, başüstüne diyerek koşar. Allah razı olsun.

Bazılarına da kartı verirsin, beklerim dersin. İnşallah cevabı alırsın. Bu adam kesin gelecek, çünkü Allah'o şahit tuttu dersin. Adam düğününde boy göstermez, gelemedim diye de aramaz, şu mazeretim vardı da demez. Demek ki bu tip için inşallah, canım isterse, boşta kalırsam gelirim demekmiş.

Bazısına da biri vasıtasıyla davetiyeyi ulaştırırsın. Kartı başkasının getirmesini garipsiyor. Çünkü kartı düğün sahibi dağıtırmış. Bu yüzden önceki aracı aradan çekiliyor. Garibine gitse de kart bizzat senin elinle onun evine ve eline ulaşacak. Ah bir de okur-yazar olsa, kartı okuyabilse hiç gam yemeyeceğim. Bunu yapan da bir yabancı değil, sonradan oluşan bir hısımlık. Kaybetmezsek bulduk bir defa. Sen meğer hısım değil, hasım edinmişsin. Düşman yapmaz yaptığını. Hem cahil, hem de burnundan kıl aldırmayan tip böylesi. Yol bilmez, yolak bilmez, oturduğu yerden kınanacak durumunu kınar durur. Buna göre her işini sen yapacaksın. Aslında böyle tip yerinde dursa -ki taş yerinde ağırdır- düğününe gelmese düğüne rağmen kuş gibi hafiflersin, çifte düğün yapmış gibi sevinirsin. Ama bu mutluluğu sana reva görmez, burnunun ucunda biter, sevincini kursağında bırakır. Çünkü kambersiz düğün olmaz.

Kart dağıtım işi bitince kuş gibi hafiflersin. Ama iş bitmiyor. Bu sefer düğünün üzerine yoğunlaşırsın. Basit gibi görünen düğünün sadece davetli listesi ve kart dağıtma işinin bir kısmını anlattım size. Abartı var derseniz beni düğünden fazla yormuş olursunuz. Bu işler göründüğü gibi değil. Halep orada ise arşın burada.  Buyurun, denemesi bedava. Zira hamama giren terler. Görün o zaman bu tatlı telâşın başınıza getirdiğini... 

Bana düğün için yapabileceğim bir şey var mı diyen olursa, bana sadece düğünlere 'tatlı telaş' diyen adamı bulun gelin, başka hiçbir şey istemiyorum sizden... 27.11.2017 Ramazan YÜCE