12 Kasım 2017 Pazar

Ekmeğini Çöpten Kazanan Adamlar *

Pazar günü kahvaltıyı yaptıktan sonra apartmanın bahçesine dökülen gazelleri toplamak için çıktım evimden. Kendi başıma siteye ait bölümü bir baştan öbür başa temizledim. El arabasına doldurduğum gazelleri çöpe götürdüm. Üç saatimi aldı sitenin yapraklarını süpürme ve taşıma işi. Kendime iş buldum yani. Tam işi bitiriyorum ki siteden bir komşu çıktı önüme. 90 yılından beri buradayım, apartmanın böyle temizlendiğini görmedim, sen nereden geldin böyle dedi. Bu gaz, tempomu biraz daha artırdı. Biri yapacak illaki dedim.

El arabasını doldurdukça Konya'ya has yere gömülü çöp konteynerine yaprakları götürdüm. Çöpün yanında bir pikap vardı, yanında ise arabanın teybini açmış birini gördüm. Anlaşılan pazar günü çalışan biri daha vardı. Az sonra bir insan; boyundan daha derin olan çöp kutusundan çıkmaya çalışan bir el daha gördüm. Demek ki iki kişiler. Biri çöpün içine girmiş, çöpe atılanları altüst edip içinden kıymetli veya satılabilir bir şeyler bulabilir miyim çabasında. Çöpün içindeki bulduğunu dışarıdaki kalana veriyor. Yukarıdaki de arkadaşının verdiklerini inceleyip pikaba koyuyor. Çalışanların ellerine baktım, eldiven giymişler mi diye. Ne arasın? Benim ki de laf yani. Adam çöpün içine girmiş, çöpü eliyle didik didik ediyor. Kendisi çöp olmuş neredeyse. Bereket yukarıda biri var. Yoksa biri gelir, çöpün kapağını kaldırarak veya kapağı nasılsa açık diye düşünüp elindeki çöp poşetlerini adamın başına da boşaltabilir ve çöpün içindeki adam tamı tamına çöpten adam olabilirdi.

Pazar günü çoğu evinde istirahat yaparken, çarşı-pazar gezerken bu iki kişi çöpün içinde rızkını arıyordu. Midesini doyurmak için bir taraftan çöpten ekmeğini çıkartmaya çalışıyor, diğer taraftan da müzik ruhun gıdasıdır diyerek ruhlarının haklarını da veriyorlardı, müziği açarak. Hiç de aceleleri yok, çöp kokuyor, bir an evvel buradan uzaklaşalım şeklinde bir çabaları da yoktu. Tek çabaları akşama kadar şu çöp senin, bu çöp benim diyerek çoluk-çocuğunun rızkını çöpten çıkarıyorlardı. Bu adamların bu pis ortamda çalışmasını görünce ekmeğini taştan çıkarır sözü aklıma geldi. Evet, bu adamlar geleceklerini çöpü karıştırarak ekmeklerini taştan çıkarıyordu. Helal olsun bu adamlara dedim içimden. Hangi birimiz gider çöpü karıştırır? Çoğumuz çöpün yanından geçerken burnunu tıkar, çöp atacaksa kirlidir diyerek çöpün kapağına bile elini sürmez. Bu iki genci takdir ederken ülkem ve ülkem insanı adına üzülmedim değil. Daha niceleri vardır kim bilir bu şekil çöpte çalışan. Bizde çöpü kedi köpek karıştırırdı bir zamanlar. Şimdi insanımız çöpün içinde çöpü karıştırarak çöpte çalışıyor. Ne kadar kazanırlar bilmem ama ülkenin bir ayıbı bu durum. Mecbur kalmasa kimse yapmaz bu işi. Sanırım bu şekil çalışanların sayısı çok olmalı ki konfederasyonları bile var.

Yaptıkları iş çoğumuzca hoş karşılanmasa da, bu durum ülkenin bir ayıbı olsa da bu sektörde çalışanlar, alın terletiyor ve ayakta kalıp hayata tutunmaya çalışıyor. Elleri öpülesi insanlar bunlar. En azından işsizim diyerek dilencilik yapmıyor, hırsızlık yapmıyor. Helal olsun böylelerine... 12.11.2017

* 27/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Bir Hediyenin Başıma Açtığı İş

Konya düğünlerindeki hediye adedini bilenler bilir. Bilmeyenler için söyleyeyim. Eskiye oranla azalsa da hala devam eden bir hediye anlayışı var. Davet edildiğin düğüne küçük mutfak eşyası götürmek. Bu tür hediyeleşmeden kimse memnun olmasa da adettir denilerek uygun olan bir mutfak eşyası paketlenerek düğün evine gidilir.

21 Ekim'de iki numaralı oğlumu evlendirdim. Düğüne davet ettiğim misafirlerimin ekserisi sağ olsun düğünümüzü şenlendirdi. Hediye getiren de oldu, getirmeyen de. Kimin hangi hediyeyi getirdiğini çoğu zaman bilme imkanımız yok. Zaten çok da önemli değil. Önemli olan davete icabet ve bu mutlu günümüze eşin-dostun şahitlik yapması. Düğünümüze gelen de sağ olsun, gelmeyen de! Hediye getiren de sağ olsun, getirmeyen de! Para veren de sağ olsun, vermeyen de! Kap-kacak getiren de sağ olsun, getirmeyen de! Niyetim eşyanın veya hediyenin büyüğü-küçüğü, değerli veya değersiz oluşu değil. Hatırlanıp gelmek, hatır bilip hediye getirmek de bizim güzel hasletlerimizdendir. Düğüne gelivermek bile en güzel hediyedir.

Şimdi size bana gelen bir hediye ve başıma açtığı gaileden bahsedeceğim. Düğünümüze teşrif eden davetlilerden  hediye olarak az sayıda mutfak eşyası geldi.  Bir hafta sonra evimize gelen çiçeği burnundaki oğlum ve gelinimden mutfak eşyası olarak kullanabileceklerini seçmelerini istedik. Biraz seçmişler, az sonra yanıma geldiler. "Hediyenin birinin içinden aynı zamanda flash bellek çıktı" dediler. Biri hediyeyi sararken içine düşürmüş olmalı dedim. Belleğin kıymeti harbiyesi yoktur ama ya içinde kıymetli bir bilgi varsa arayıp durmasın diye hediye sahibini aradım. "Kardeş, getirdiğiniz hediyenin içine flash bellek düşmüş sanırım, içinde önemli bir bilgi var mıydı? İstiyorsan göndereyim," dedim. Hediye sahibi o da ne dercesine garipsedi sorumu. Belli ki flash kendisine ait değil, hatta bu zamana kadar hiç böyle bir bellek kullanmamış hissi uyandırdı bende. "Bilgisayardan bir bilgi ve doküman almak için kullanılan alet" dediğimde "İçinde ne var bir bakar mısın?" dedi. Taşınabilir belleği bilgisayara takıp baktım. İçinde sadece bir word belgesi vardı. Tıkladım. Öğrencileri için hazırlanmış bir sınav evrakı idi. Yani bir öğretmene ait.

Hediye sahibinin öğretmen olan bir çocuğu yoktu. Bu durumda bu bellek başkasına ait olmalı dedim. Görünen o ki bu arkadaş çocuğunu evlendirdiğinde düğününe teşrif eden bir başka davetli getirmiş bu hediyeyi. Hazırlanan sınav kağıdındaki okul ismi Konya'ya ait bir okul değil, Güney illerimizden bir okulun ismi yazıyor. Şaşırmadım değil. Demek ki Konya dışında başka yerlerin bir kısmında da düğün hediyesi olarak kap-kacak var. Bu tür mutfak eşyasının bir yönü daha var. Gelen hediye ihtiyaç değilse evin uygun bir yerinde ambalajı açılmadan bir başka düğüne götürmek üzere bekletilir. İşte bana gelen hediye de bir böyle bir hediye idi. Paketin içine bir de adını yazmamışsa davetli, tanımadığın bu kişi kimdi diye düşün dur artık.

Hasılı 8 gb'lık flash bellek, gelen hediye içerisinde bana kaldı. Masanın üstünde ne yapacağız diye bekleyedursun. Ertesi günü evin küçüğü yanıma geldi, baba bana flash bellek lazım, bilgi aktarımı yapacağım, dedi. 'Evlat, masada duran flashı al, masaüstü bilgisayarda biçimlendir, sonra kullan dedim. Böylece orta yerde duran flash bellek de sahibini bulmuş oldu.

Biz bizi bekleyen tehlikenin farkında olmadan bir flashımız oldu diye sevine duralım. Flash belleği biçimlendirdikten sonra benim masaüstü bilgisayar açılmaz oldu. Biraz uğraştıktan sonra bilgisayar açıldı. İki-üç dakika kullandıktan sonra ekran donmaya, fare işlev görmemeye başladı. İki-üç gün şu kabloda bir temassızlık var, yok bunda temassızlık var diye kablolarla uğraştım durdum. İşin garibi her defasında bilgisayarı normal kapatamadım. Tek seçenek  bilgisayarı parmağımla düğmesinden kapatmak oldu.  Bir defasında tarihi değiştirerek bilgisayarı geri yükledim. Nafile!

Sonunda bilgisayar ekranı hiç açılmaz oldu, kablolarını sökerek kasayı yüklendim, dolmuş vasıtasıyla servise götürdüm. Bilgisayar çöktü, yeniden format atalım dedim. Akşam bilgisayarı almak için gittiğimde tamirci, format atmaya ihtiyaç duymadığını, bol miktarda virüs varmış; sadece onları temizlediğini, borcunun olmadığını söyledi.

Bilgisayarı yeniden yüklenip dolmuşun yolunu tuttum. Kablolarını taktım, bilgisayar canavar gibi çalışmaya başladı. Bilgisayarımın çalışmamasının nedeni de böylece belli olmuş oldu. Virüsler, bilgisayarımın çalışmasını engellemişti.

Virüsler nereden geldi dersiniz? Maalesef sahibi belli olmayan flash bellekten. Kendisi küçük, cürmü büyük. Olan da bana oldu. Kaç gündür beni uğraştırdığı yetmediği gibi bir de çarşıya kasayı getirip götürdüm. Aman siz siz olun başkasına ait, ne olduğu belli olmayan belleği bilgisayarınıza takmayın. Bir de öğretmenlerin, kaleminden başka neyi var? Onlar masumdur deriz. Gördüğünüz gibi onlara ait bir bellek başıma neler açtı. 12.11.2017

Ortaöğretim ve Üniversite Sınavlarıyla İlgili Önerilerim

2017-2018 öğretim yılında uygulanmak üzere hem liselere giriş, hem de üniversiteye giriş sistemi değişti. Hem MEB, hem de ÖSYM tarafından yapılacak sınavlarla ilgili açıklamalar yapıldı. Fakat tartışma bitmedi. Çünkü sınavın şurası eksik, burası eksik, şu dersten soru az, bu dersten çok, şu sınıftan çıkacak, şu ders geri plana itildi... eleştirileri eksik olmadı hiç. Aksaklığı gidermek için yetkililer yeni ilave veya çıkarımlar yapmasına rağmen sorumlular eleştiri bombardımanına tutulmaya devam ediyor.

Bakanlık veya ÖSYM, her ne yaparsa yapsın tenkitler kesileceğe benzemiyor. Çoğu kimseyi de memnun etmesi mümkün değil. Aslında MEB ve ÖSYM, yeni sınav sistemini zamanlamasız değiştirmekle eleştiriyi çoktan hak etti. Üzerinde iyice çalışılmadan sınavları değiştirme yoluna gitti. Bir defa oyun başladıktan sonra kural değişmez. Olan oldu. Bundan sonra ne denirse boşuna. Çünkü dönüşü olmayan bir yola girildi. Yetkililerin bir iyi yönü var, eksikliklerle ilgili eleştirileri dikkate almaları. Fakat yine de eleştirilmeye devam edecekler. Çünkü şeffaf olmak zor mu zor bu ülkede. Bu aşamadan sonra kime, ne yaparsa yaranamaz. Herkes ayıplamaya ve eleştiriye devam edecektir.

En iyisi Bakanlık ve ÖSYM, Nasrettin Hocanın yaptığını yapsa fena olmaz. Ne yapmıştı hocamız derseniz? Hepinizin bildiği bir fıkra. Yine de anlatayım: Hoca bir gün oğluyla beraber bir yere giderken eşeğe oğlunu bindirmiş, ardından da kendisi yürüyerek yolculuk yapıyor. Gelip geçenler, “Şu çocuğa bak, babasını yürütüyor, kendisi eşeğe binmiş” deyince hoca oğlunu indirir, kendisi biner. Az daha giderler, bu durumu görenler; “Aha vicdansıza bak, kendisi eşeğe binmiş, çocuğunu yürütüyor” diye eleştiri getirirler. Hoca bu sefer oğlunu da bindirir eşeğe. Yolculuğa devam ederler. Az sonra görenler, “Eşeğe yazık, ikisi birlikte binmiş, bunlarda acıma duygusu yok” diye homurdanır. Hoca, oğluyla birlikte eşekten iner; eşek önde, kendileri de eşeğin arkasında yürüyorlar. Az ileride bunları görenler, “Şu ahmaklara bak! Eşeğe binmemişler, yürüyerek gidiyorlar” diye gülmeye başlayınca hoca, eşeğin önüne geçer, oğlunu da eşeğin arkasına geçirir ve “Oğlum, ben önden sen arkadan eşeğin ayaklarından tutalım, eşeği sırtımızda taşıyalım, bundan sonra da kim ne derse desin, kınayanın kınamasına aldırmayalım” diyerek yolculuk yapmaya devam ederler.

Bu aşamadan sonra Bakanlık ve ÖSYM, 2017-2018 öğretim yılından itibaren sınav sisteminin değiştiğini, sınavla ilgili bundan önce yapılan açıklamaları askıya aldığını açıkladıktan sonra sınavların ne zaman yapılacağını, hangi dersten kaç soru sorulacağını, sınavın klasik-test veya sözlü olup olmadığının sınav esnasında belli olacağını, sınavın basın yoluyla açıklandıktan sonra yapılacağını, tüm öğrencilerin her an için sınav olacağını düşünerek hazırlıklı olmaları gerektiğini açıklasa fena olmaz. Aslında Türkiye bu tür bir sınav şekline,  Hababam filminden aşina. Çünkü defalarca izledik, izledikçe güldük. Filmdeki hocaların “Çıkarın kağıtları yazılı yapacağım veya kaldırın kağıtları sözlü yapacağım” sözleri kulaklarımızda çınlar sürekli.

Burada amacım yeni sınav sistemini açıklayan ve eleştiri odağında kalan yetkililere bir nebze de olsa yardımcı olmak. Umarım dikkate alınır. Bu sınavın adını ne koyacağız denirse, madem sınav sistemiyle ilgili öneri de bulunduk, ismine de bir teklif getirelim. Sınavın adı kısaca ÇKS olsun. Yani “Çıkarın Kağıtları Sınavı” veya HSS, yani “Hababam Sınav Sistemi” olsun.
Haydi Bakanlık ve ÖSYM! Hocanın yaptığı gibi eşeği sırtlayın omzunuza, yolunuza devam edin, kimsenin kınamasına da aldırmayın. 12/11/2017