12 Kasım 2017 Pazar

Ortaöğretim ve Üniversite Sınavlarıyla İlgili Önerilerim

2017-2018 öğretim yılında uygulanmak üzere hem liselere giriş, hem de üniversiteye giriş sistemi değişti. Hem MEB, hem de ÖSYM tarafından yapılacak sınavlarla ilgili açıklamalar yapıldı. Fakat tartışma bitmedi. Çünkü sınavın şurası eksik, burası eksik, şu dersten soru az, bu dersten çok, şu sınıftan çıkacak, şu ders geri plana itildi... eleştirileri eksik olmadı hiç. Aksaklığı gidermek için yetkililer yeni ilave veya çıkarımlar yapmasına rağmen sorumlular eleştiri bombardımanına tutulmaya devam ediyor.

Bakanlık veya ÖSYM, her ne yaparsa yapsın tenkitler kesileceğe benzemiyor. Çoğu kimseyi de memnun etmesi mümkün değil. Aslında MEB ve ÖSYM, yeni sınav sistemini zamanlamasız değiştirmekle eleştiriyi çoktan hak etti. Üzerinde iyice çalışılmadan sınavları değiştirme yoluna gitti. Bir defa oyun başladıktan sonra kural değişmez. Olan oldu. Bundan sonra ne denirse boşuna. Çünkü dönüşü olmayan bir yola girildi. Yetkililerin bir iyi yönü var, eksikliklerle ilgili eleştirileri dikkate almaları. Fakat yine de eleştirilmeye devam edecekler. Çünkü şeffaf olmak zor mu zor bu ülkede. Bu aşamadan sonra kime, ne yaparsa yaranamaz. Herkes ayıplamaya ve eleştiriye devam edecektir.

En iyisi Bakanlık ve ÖSYM, Nasrettin Hocanın yaptığını yapsa fena olmaz. Ne yapmıştı hocamız derseniz? Hepinizin bildiği bir fıkra. Yine de anlatayım: Hoca bir gün oğluyla beraber bir yere giderken eşeğe oğlunu bindirmiş, ardından da kendisi yürüyerek yolculuk yapıyor. Gelip geçenler, “Şu çocuğa bak, babasını yürütüyor, kendisi eşeğe binmiş” deyince hoca oğlunu indirir, kendisi biner. Az daha giderler, bu durumu görenler; “Aha vicdansıza bak, kendisi eşeğe binmiş, çocuğunu yürütüyor” diye eleştiri getirirler. Hoca bu sefer oğlunu da bindirir eşeğe. Yolculuğa devam ederler. Az sonra görenler, “Eşeğe yazık, ikisi birlikte binmiş, bunlarda acıma duygusu yok” diye homurdanır. Hoca, oğluyla birlikte eşekten iner; eşek önde, kendileri de eşeğin arkasında yürüyorlar. Az ileride bunları görenler, “Şu ahmaklara bak! Eşeğe binmemişler, yürüyerek gidiyorlar” diye gülmeye başlayınca hoca, eşeğin önüne geçer, oğlunu da eşeğin arkasına geçirir ve “Oğlum, ben önden sen arkadan eşeğin ayaklarından tutalım, eşeği sırtımızda taşıyalım, bundan sonra da kim ne derse desin, kınayanın kınamasına aldırmayalım” diyerek yolculuk yapmaya devam ederler.

Bu aşamadan sonra Bakanlık ve ÖSYM, 2017-2018 öğretim yılından itibaren sınav sisteminin değiştiğini, sınavla ilgili bundan önce yapılan açıklamaları askıya aldığını açıkladıktan sonra sınavların ne zaman yapılacağını, hangi dersten kaç soru sorulacağını, sınavın klasik-test veya sözlü olup olmadığının sınav esnasında belli olacağını, sınavın basın yoluyla açıklandıktan sonra yapılacağını, tüm öğrencilerin her an için sınav olacağını düşünerek hazırlıklı olmaları gerektiğini açıklasa fena olmaz. Aslında Türkiye bu tür bir sınav şekline,  Hababam filminden aşina. Çünkü defalarca izledik, izledikçe güldük. Filmdeki hocaların “Çıkarın kağıtları yazılı yapacağım veya kaldırın kağıtları sözlü yapacağım” sözleri kulaklarımızda çınlar sürekli.

Burada amacım yeni sınav sistemini açıklayan ve eleştiri odağında kalan yetkililere bir nebze de olsa yardımcı olmak. Umarım dikkate alınır. Bu sınavın adını ne koyacağız denirse, madem sınav sistemiyle ilgili öneri de bulunduk, ismine de bir teklif getirelim. Sınavın adı kısaca ÇKS olsun. Yani “Çıkarın Kağıtları Sınavı” veya HSS, yani “Hababam Sınav Sistemi” olsun.
Haydi Bakanlık ve ÖSYM! Hocanın yaptığı gibi eşeği sırtlayın omzunuza, yolunuza devam edin, kimsenin kınamasına da aldırmayın. 12/11/2017

11 Kasım 2017 Cumartesi

Övgü ve Sövgü ile Bir Yere Varılmaz *

Bu toplum; geçmişte yaşamış, tarihe mal olmuş kişilerle yaşamayı, onları anıp durmayı, onlara sürekli övgü veya sövgü yapmayı bir kenara bırakmalı diye düşünüyorum. Geçmişte yaşamış kişiler tarihteki yerini almalı artık. Bu kişiler, yapması gerekirken yapmadıklarından, yapmamaları gerekirken yaptıklarından dolayı usul, adap, metot, zamanın şartları bakımından bir tahlile tabi tutulabilir. Yaptığı iyi şeyler varsa haddi aşmadan, abartmadan övülmeli, devamında biz; bugün ne yapabiliriz denmelidir. Yaptığı şey bugün tasvip edilmiyorsa işi eleştiri seviyesinde bırakmalıdır.

Unutmayalım ki övgü ve sövgü aynı anne ve babadan doğma iki kardeşin birbirine düşman olan kardeşleri gibidir. Aynı yerden beslenir. Sonra tarihi şahsiyetleri devamlı övmenin veya küfretmenin kime ne faydası var? Olsa olsa iyice kutuplaşmamıza ve birbirimize düşman gibi davranmamıza sebebiyet verir. Ölenler öbür dünyada yaptıkları ve yapmadıklarıyla muhatap olacaklardır. Yaptıkları iyi şeyler varsa lehlerine, kötü bir şey yapmışlarsa kendi aleyhlerinedir. Üstelik kızıp bağırdığımız, övüp küfrettiğimiz kişinin; geriye gelip hayatına devam edebilmesi, yanlışını düzeltip telafi edebilmesi mümkün değildir. Kimse onları övdüğü için öbür dünyada taltif almayacaktır. Belki hakaret ettiği için günah kazanacaktır hanesine. Ayrıca hakaret ettiğimiz insanın kendisini savunacak durumu da yoktur.

Türkiye gelip geçmiş insanlarla yaşamayı bırakmalı artık. Kendisi olmalı, bugün yaşayan sağlarla yaşamayı öğrense hem kendine hem de ülkeye iyilik yapmış olur. Çünkü ölüler yaşamıyor. Yok, ben de yaşayan bir ölüyüm diyorsa biri, o zaman diyecek sözümüz olmaz.

Geçmişe övgü ve sövgü sloganca yaşamadır, kendisini ileriye taşıyamamadır, yerinde saymadır. Övdüğümüz kişinin yolunu aynen takip etmek onu taklit etmektir. Yine gerideyiz demektir. Halbuki övülen kişinin yapmak istediği yolu tespit edip ileriye taşımak olmalı niyet. Sürekli övgü ve yerginin kime, ne faydası olacaktır? Ayrıca dinimizde taziye üç gündür. Haydi uzaktan gelenler için bir hafta olsun. Yıllar geçmiş hala ölüm gününde anmak bana çok makul gelmiyor. Yine ölmüş birisinin doğum gününü yıllar yılı kutlamak için törenler düzenlemek birilerine sükse yapmaktan öte bir anlam taşımaz. İşin kolaycılığına kaçmaktır bu. Kim, kimi övüyorsa övmenin ötesinde onun yaktığı meşalesinin ardından gitsin.  İstersen onunla yatsın, onunla kalksın. Ama başkasını da bunu yapmaya mecbur etmesin.

Aşırı sevme ve nefret etme çoğu zaman gözümüzü kör ediyor. Sağlıklı düşünemiyoruz. Hatta daha ileri gidip "O, olmasaydı, bugün olmazdık, bugün yaşıyorsak ona borçluyuz..." şeklinde ifade edenler de var. Bu bakış açısı Hz Muhammed ile ilgili söylenen "Sen olmasaydın alemi yaratmazdım" şeklinde söylenen uydurma söze benziyor. Şunu bilelim ki kimsenin olması, olmaması bir başkasının varlığına veya yaptığına bağlı değildir. Kimse kimseyi yok edemez, var da edemez. Bu, sünnetullaha aykırıdır. Allah izin vermediği müddetçe bir milleti topluca kimse yok edemez. Tarihte 106 yıl süren İngiliz-Fransız savaşlarına rağmen İngilizler de yaşıyor bu dünyada, Fransızlar da.

El hasılı, dünle yaşamayı bırakalım, bugüne gelelim, uykudan uyanalım, birbirimize mahalle baskısı yapmayalım, birilerinin arkasına sığınarak aba altından sopa göstermeyelim. Hep beraber el ele vererek bu ülkenin kalkınması için çaba gösterelim. Birbirimizin kırmızı çizgisine saygı gösterelim. İsteyen istediğini sevsin, dileyen de nefret etsin. Sevgi ve nefret bizi tapmaya veya hakarete sevk etmesin. İstediğim; herkes herkese, herkes herkesin sevdiğine saygı göstersin. Unutmayalım ki saygı, kabul etmek anlamına gelmiyor. Kimseden zor bir şey istemiyorum. Sadece saygı... 11.11.2017

* 13/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.





9 Kasım 2017 Perşembe

"Siz beğenin, yardımcı oluruz" *

Bir ihtiyacın için bazı esnaflara alışveriş yapmaya gittiğinizde aynı ürüne farklı farklı fiyatlar çekildiğini görmeniz mümkün. Esnafın bu durumunu bilen müşteri, bu yüzden kolay kolay bir yerden alışveriş yapmaz. Şu esnaf senin, bu esnaf benim diye dolaşır durur. Çünkü fiyatlarda bir oturmuşluk yok. Hatta çoğu zaman bir tanıdık esnaf ararız. En azından insaflı vurur diye. Çoğu zaman da tanıdık vurur bize.

Aynı marka ürünün aralarında bu kadar uçurum normal değil. Çoğu esnafta kolay kolay fiyat yazmaz, her ürünün fiyatını sormanız gerekiyor. İşin garibi fiyatlar aynı mağazada görevli kişilere göre de farklılık gösterebiliyor. Patronun verdiği fiyat farklı, çalışanın verdiği fiyat farklı olabiliyor. Ürünü beğenip almaya kalktığınız zaman ilk başta söylenen uçuk-kaçık fiyat anormal bir şekilde aşağıya çekiliyor. "Size şu kadar olur, başkasına da bu indirimi uygulamadık bugüne kadar" deniliyor. İlk başlarda 1500 lira yazan veya söylenen ürün 950 liraya, 150 TL denen ise 100 liraya düzleniyor. Bana bu indirimler normal gelmiyor. Madem bu kadar indirilecekti, ne diye astronomik fiyat söylendi, ya da yazıldı? Bazı esnaflarda da etiket liste fiyatı var. Fiyatı görür görmez, şöyle bir ürperiyorsun. Hemen “Efendim, liste fiyatı  bu şekilde. Size uygun yaparız” deniliyor. Madem listede yazan fiyata satmayacaklar, ne diye oraya yüksek fiyat yazılıyor? Bunu da anlamadım gitti.

Esnaflar içerisinde mutlaka tek fiyat veren, fiyatı yüksek söylemeyen ve aşağıya çekmeyen kişiler vardır. Bunların sayısının fazla olduğunu sanmıyorum. Genel itibariyle esnafımızın durumu bu şekilde. Bu demektir ki serbest piyasa ekonomisi uygulanıyor diye bazıları ürününü tutturabildiğine satmaya kalkıyor. Satılan ürünün çeşidine göre kar marjı düşük veya yüksek olabiliyor. Gördüğüm kadarıyla bu serbest piyasada bir kurumsallaşma ve kendi içlerinde bir denetim mekanizması yok. Görünen tek oturmuşluk, fiyatı yüksek çekip pazarlık yoluyla aşağıya çekmek. Müşteri iyi indirim yaptı diye sevine sevine gidiyor evine, tabii evinin yolunu bulabilirse. Esnafın “maliyetine veriyorum, bana şu kadara gelişi var” sözlerini çok duymuşsunuzdur, bunları saymıyorum bile.

90'lı yıllarda hayatımda bir günlük esnaflık da ben yaptım. Bir dini bayram arifesinde bir yakınım, bir başka pazara gideceğinden dükkanına bırakacak kimseyi bulamamış. Benden esnaf olmaz, ben bundan anlamıyorum desem de mecburiyetten beni koydu dükkanına. Dedim fiyatları bana bir yazıver. Hangi bölümde, hangi ayakkabı, ne kadarsa fiyatlarını yazıp elime tutuşturdu. Giderken de sıkı sıkıya tembihledi. “Şu ayakkabıya 40 lira diyeceksin, 25’e kadar inebilirsin” dedi. Tamam dedim. Sabahleyin dükkanı açtım. Bir kalabalık bir kalabalık! Dükkana giren çıkan belli değil. Müşteri, bir ayakkabıyı bana ne kadar diye uzatıyor, ben de ona bu ayakkabıyı nereden aldın diyorum. Yerini gösterince hemen listeye bakıyorum. 25 lira beyefendi diyorum. Ne mümkün adamın alması! Mutlaka pazarlık yapacak. Çünkü öyle alışmış veya  alıştırılmış. Önce yüksek söyleyeceksin, ardından indireceksin. 25’ten aşağıya vermemem gereken ayakkabıyı pazarlık yoluyla 17,5 liraya verdim. Akşama kadar bütün satışım bu şekilde oldu. Hiç yüksek söyleyip en alt limitinden satayım demedim. Artık sermayeden mi gitti, kârdan mı gitti bilmiyorum. Öyle zannediyorum benim verdiğim fiyattan da kazanmıştır akrabam. Akşam akrabama toplu parayı verince yüzü güldü, iyi satmışsın dedi. Kendimin olmasa da cebim çok miktarda para gördü o gün. Akşama kadar cebimde kabarık durmasının bir mutluluğu vardı içimde. Bir daha da cebim bu şekilde para görmedi. Çünkü akrabam bana böyle bir görev vermedi.

Acemi olsam da bir gün esnaflık yaptım. Keşke esnafımız da beni dükkanına bırakan akrabam gibi önce yüksek fiyat çekip sonra indireceğine, kurtarır şekilde insanımıza satış yapsa çok daha iyi olur. İnsanların birbirine güveni gelir. Kimse dükkan dükkan dolaşma durumunda kalmaz. Sevip saydığı kişiden ve güler yüz gösteren esnaftan alışveriş yapma yolunu tercih ederdi.

Esnafımız, çoğu zaman kimseyi beğenmez, herkesi eleştirir durur. Gördüğünüz gibi esnafımızın da durumu diğer kesimlerden çok farklı değil. Öyle zannediyorum esnaf da bu durumdan memnun değil. 09/11/2017

* 02/11/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.