30 Ağustos 2017 Çarşamba

“Çocuklar ileriye attığımız oklardır" *

Saçımızı süpürge ettiğimiz akademik başarı veya ahlaki yönden istenilen verimi alamadığımız çocuklarımız olunca "Kime çekti bilmem, nereden öğrendi bilmem. Biz böyle aile terbiyesi vermedik, şu okullar yok mu? Orada bozuldu benim çocuğum, hele o okulda edindiği arkadaş çevresi yok mu? Hepsi iyi aile terbiyesi almamış çocuklar. Bizim çocuk gitti onları buldu. Bir kesere de sap olamadı. İlkokulda ilk önce okumaya bu geçmişti. Sınıfının birincisiydi. Ah bu öğretmenler! Çocuğumun şansızlığı iyi öğretmenlere denk gelmeyişi. Aslında çok zeki benim çocuğum. Nazar var kesin bu çocukta..." şeklinde serzenişlerde bulunur dururuz. Mazeret, bahane ve gerekçenin birini bitirir, diğerine geçeriz. Bir türlü ne kendimize sıra gelir, ne de çocuğumuza. Zira çocuğumuz iyi bir çocuk, biz de iyi bir anne ve babayız.

Toplumda çocuğunu bu şekilde gören anne ve babaların sayısı hiç de azımsanacak kadar az değil. Çok az bir anne ve baba, “Ben çocuğumu istediğim şekilde yetiştiremedim, iyi bir anne ve baba olamadım” şeklinde öz eleştiri yapar.

Çocuğun yetişmesinde değişik saikler vardır mutlaka. Kiminin az, kiminin çok etkisi vardır. Ama çocuğun yetişmesinde aile birinci derece faktördür. Serap Duygulu isimli psikolog ve sosyolog, “Çocuklar ileriye attığımız oklardır” dedi bir televizyon konuşmasında. Oku atan bizleriz, attığımız okun nereye düşmesi bizim maharetimize bağlı. Nasıl ki attığımız ok niye buraya geldi diye kızmaya hakkımız yoksa atılan ok misali çocuklar da bizim meyvelerimizdir. Elbette çevrenin, okulun, dijital alemin etkisi vardır ama çocuk ilk mayasını evden alır, tohum orada atılır. İyi tohum çevre vb sebeplerle biraz sendelese de sonunda aslına döner. Çocuğun yetişmesinden dolayı sağa-sola kızmaya devam edersek sadece egomuzu tatmin etmiş oluruz. Bu, gerçekle yüzleşmemek için kaçmak, topu taca atmak demektir.

Psikologlarımız bizde bulunan hastalığın teşhisi için nasıl ki çocukluğumuza inmeye çalışıyorsa biz de istediğimiz meyveyi alamayınca okları karşı tarafa değil, evimize çevirmemizde fayda vardır. Bunu ne kadar çabuk yaparsak kârımızadır. Zira erken teşhiste tedavi imkanı bulmak daha kolaydır. İş kangrene dönüştükten sonra hastalığı tedavi etmek daha zordur, hatta imkansızdır. O yüzden ayaklarımız yere bassın. Hata ve yanlışlar karşı taraftan bile olsa işe ilk önce kendi evimizden başlayalım, sonra çevreye açılalım. Rastgele attığımız oklar ayrık otları gibi her bir tarafa dağılır da sonradan toparlamak beyhude bir çaba gibi olur.


Biz anne ve babalar olarak çocuğumuzun her yönden daha iyi yetişmesi için elimizden geleni yapalım. Kendimiz de ev ortamına onlara örnek olalım. Attığımız tohum ve oklar mutlaka en güzel meyveyi verecektir. Olmadı mı? Demek ki imtihanımız bu diyelim. Allah herkese bilgi ve donanımıyla, örnek yaşantısıyla çevresine ışık tutan, Rabb'ine karşı sorumluluklarını bilen, kimseye muhtaç ve yük olmadan ayakları üzere yaşayabilen, ekmeğini taştan çıkartabilen hayırlı evlat nasip etsin. Kimseyi acı imtihanlarla sınamasın. 30/08/2017

* 21/09/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir Fikrin Fanatiği mi? Uzak Dur Ondan!

Her fikir, her düşünce, her ideoloji, her dinin savunanı  ve sempatizanı olmak doğaldır. Doğal olmayan fikrinin fanatiği olmaktır.

En tehlikeli tiptir bunlar. Hangi fikirde, hangi inançta, hangi görüşte olmaları önemli değildir. Bunlar bağnazdır, kendi düşüncesinden başka bir görüşe kapalıdır antenleri. Hazımsızdır. Ön yargılı olduklarını zaten söylemeye gerek yok böylelerinin. Kendisinden başka bir düşünceye asla tahammülleri yoktur. Elinde imkan olsa kendi gibi düşünmeyenlere hayat hakkı tanımaz. Boğar onları. Etlerini lime lime eder. Gücü yeterse diri diri ateşte yakar. Hiçbir şey yapamazsa ülkeyi dar eder onlara. Hep ajite eder. Hayatı zindan eder. Gücü yetmiyorsa içine atar, fırsat kollar. Bakışlarından anlarsın böylelerini.

Mektebi yoktur fanatikliğin. Bir ayrık otu gibi içimizde yetişir. Bu tipler hemen hemen her alanda, her kesimde, her yerde vardır. Futbolda, partide, dinde, mezhepte, cemaatte, herhangi bir izmde rastlarsın böylelerine.

Seninle yanyana gelmezler. Arkadaş hiç olmazlar. Sosyal medyada bile sanal arkadaşlık yapmana tahammülleri olmaz. Kazara arkadaşlığını kabul etse bile paylaşımlarını görünce kırmızı görmüş boğa gibi olur. Fırsatını bulduğu ilk anda seni arkadaşlığından çıkarır. Seninle fikir tartışmasına girmez, girerse de kavgayla biter pamuk ipliğine bağlı arkadaşlığınız. Derinlemesine düşünme melekeleri yoktur, ya da gelişmemiştir. Sloganik yaşar, yeni bilgi almaz. Zira yeni ve farklı fikre kapalıdır. Geçmişte ne öğrenmişse ya da öğretilmişse hep o kovanın içinden konuşur, yazar, çizer. Aynı zamanda düz kontaktır. Kafası başka bir şeye çalışmaz. Gözü vardır görmez, kulağı vardır işitmez. Derviş gibidir, fikri ne ise zikri de odur. Ne bugüne kadar bir kişiyi fikrine çeker, ne de başkasının fikrine girer. Ot gelmiş ot, ya da odun gelmiş odun gider bu dünyadan.

Her fikrin kendilerini böyle ölümüne destekleyen ateşli savunuculara ihtiyacı vardır. O yüzden böylelerini besler. Ağızlarına biraz bal çalmak veya az bir iltifat, enerji olarak onlara yeter. Kudururlar da kudururlar.

İçimizde neşvünema bulan bu tiplerin özellikleri saymakla bitmez. En iyisi böylelerinden uzak durmak, Rabbimin onlara fırsat vermemesi ve karşı karşıya gelmemek için dua etmektir. Sağlığını bozmaktan öte hiçbir hayırları yoktur. 30.08.2017

Vatanla Yatıp Vatan'la Kalkıyoruz Bugünlerde

Vatan ŞAŞMAZ bir otel odasında görüştüğü manken tarafından öldürüldü. Ardından kadın kendine de sıkarak hayatına son verdi. Vatan ŞAŞMAZ'ın cenazesi bugün yakın akrabası ve sevenleri tarafından gözyaşlarıyla defnedildi. Ölen ve öldürülen kim olursa olsun mutlaka herkesi üzer. Hiçbir haklı neden adam öldürmeyi gerektirmez ama burası Türkiye. Alıştık artık böylesi haber ve havadislere. Beterini korusun diyoruz sadece.

Ölen ve öldüren her ikisi de gitti, üzüntüsü tarafların ailesine kaldı. Üçüncü şahıs olarak bizler ölüm ve öldürme üzerine günlerce basın ve medyayı meşgul edecek şekilde yorumlar yapıyor, boy boy fotoğraflarını yayımlıyor, geçmişte hangisi ne demiş, ne paylaşmış onları çıkarıp geliyoruz. Kah sevgiliydi, kah platonik aşkla seviyordu, kah borcu vardı, ödemedi, eşinden ayrılıp benimle evlenecek dedi gibi senaryoları yazıp çiziyoruz. Gazete köşelerinde konu ele alınıyor. Herkes olay yeri polisi gibi cinayeti çözmeye çalışıyor.

Türkiye'de günde mutlaka bir cinayet vakası olur, bu kadar yer kaplamaz haberlerde. Çünkü adı-sanı belli olmayan birileridir ölen ve öldüren. Mevzubahis olan sanatçı ise, ünlü biriyse artık günlerce onlarla yatar, onlarla kalkarız. Çünkü sanatçıdır bunlar, podyumlarda mankenlik yapmıştır, sunuculuk yapmıştır ve dizilerde oynamıştır. Nedense sanatçıların yaşantıları da hep gündemimizde, gördüğünüz gibi ölümleri de. Bu da bizim bilinçaltımızı, neye önem ve değer verdiğimizi göstermektedir.

Konu enine boyuna konuşulsun, iyice irdelensin, haklı-haksız tespit edilsin. Kimsenin buna bir itirazı yoktur. Bu olay hakkında enine boyuna yorumlar yapılırken nedense kimsenin aklına "Evli barklı adamın kendi başına kalan bir bayanın oteldeki odasında ne işi var? Onun oraya gitmesi doğru mudur? Bu aile yapımıza uygun mudur?" gelmiyor. Sanatçı olması her şeyi mübah mı kılıyor? Onlar sanatçıdır, ne yapsa yeridir mi diyoruz. Eğer böyle diyorsak tarafların aileleri bunu makul görüyorsa gelin o zaman aile yapımızı, değerlerimizi, örf ve adetlerimizi yeniden gözden geçirelim. İslam hukukunda  “halvet” denen konuyu nereye koyacağız?

Sanatçılarımızın çoğu maalesef giyim-kuşamlarıyla, aile yapılarıyla bize örnek olmuyor. Kimi soyunuyor, kimi yeğeni ile ensest ilişkiye giriyor, kimi nikahsız aynı evi paylaşıyor yıllarca. Adına da biz sadece arkadaşız diyor. Akşam bulduğu sevgilisini sabahleyin bir başkasıyla değiştiriyor. Harcadıkları paranın zaten haddi hesabı yok. Yedikleri önlerinde, yemedikleri arkasında. Modernliği de kimseye bırakmıyorlar, konuştukları zaman vatanı sevmede üstlerine yoktur. Birbirleriyle evlenip boşanmaları bir oluyor, evli iken eşini aldatıyor, kimi eşine şiddet uyguluyor ve hepsi sayısız kanalımızda kimi şarkı söyleyerek, kimi podyumlarda boy göstererek, kimi denizde bikinili fotoğrafını paylaşarak televizyon ve magazin vasıtasıyla evimize misafir oluyor. 

Günümüz yeni yetme sanatçılarını görünce eski sinema ve ses sanatçılarımızı mumla arıyorum. Onlar sadece rollerinde kendilerini gösterir, özel hayatlarını kimse bilmezdi. Onların da bizim aile yapımıza uygun bir aile ortamları vardı. Gerçek sanatçılarımız onlarmış meğer. Bu yenilerin çoğu hormonlu sanatçı dense yeridir. Nasılsa nereden, ne kazandın, nereye harcadın, bu giyimin kuşamın ne? Boy boy fotoğraflarınızı sanat adına teşhir ederken aslında siz vücudunuzu teşhir ediyorsunuz, bu ne iş? Sanat bunun neresinde? Aile yapınızla bu millete kötü örnek oluyorsunuz, diyen ne devlet var, ne Aile Bakanlığı var, ne de millet sesini çıkarıyor. Zaten kazara söyleyen çıkarsa özgürlüğümüze karışıyorlar, bu ülkede sanatımı icra etmemize izin vermiyorlar diyerek kıyameti koparırlar.

Hasılı bizim ülkemizde, bize benzemeden, bize ait olmayan, bize yabancı icraatlarıyla bizden kazandıkları paralarla günlerini gün ediyorlar. Biz de hayret ve ibretle ağzımızı açıp onları dinliyor, izliyor ve seyrediyoruz.

Büyükler! Biz geçtik de bu tipler aile yapımıza dinamit koyuyor, gençlerimiz bunları örnek alıyor. Gelin ölen öldü, kalan sağlar bizimdir. Yeni cenaze ve cinayetlerimiz olmadan nasıl bir tedbir alacaksak el birliğiyle buna yönelelim. Yoksa biz böyle sessizlere oynarsak daha çok ensest ilişkilerle, cinayetlerle, aldatmalarla karşı karşıya kalırız. Tedbir alalım ki su testisi su yolunda kırılmasın! 30/08/2017