25 Ağustos 2017 Cuma

Türkçe Yazmanın Zorluğu

İki-üç yıldır duygu, düşünce ve dert edindiklerimi kah sosyal medyada, kah gazetede, kah kendi blogumda (dilinkemigiyok.blogspot.com) kendi bakış açımla ifade etmeye çalışıyorum. Bazen gündemle ilgili, bazen gündem dışı konulara yer vermeye çalıştım. Zaman zaman mizahi bir dil kullandım, bazen ironi yaptım, bazen konuya tersinden, bazen düz girdim. İçimden geçenleri becerebildiğim kadarıyla yazıya aktarmaya çalıştım. Seçtiğim konuya doğaçlama girdim dense yeridir. Yazı yazarken bir planlama yapmadığımdan olsa gerek yazılarımı kısa yazmayı, tadında bırakmayı beceremedim. Belki de kelamı kibar olmadığımdandır.

Yazarken ne kim ne der dedim. Konuyu değerlendirirken farklı üsluplar kullansam da yazımı okuyanlar yanlış anlar düşüncesine kapılmadım. Hatta “alay etme, hafife alma, küçümseme, inanmama, kinaye anlamları katan parantez içi ünlem işaretine (!) kolay kolay belki de hiç yer vermedim. Ne kastettiğimi okuyanım siyak ve sibaktan bulsun istedim. Hasılı, ne konu sıkıntısı çektim; ne ifadede, ne de üslupta zorlandım. Ama yazım ve imla kurallarında zorlandığım kadar hiçbir şeyde zorlanmadım. Bu bir itirafsa -evet- itiraf ediyorum. Zira Türkçemizin yazım kurallarından sınıfta kaldım. Çünkü ne Edebiyatçıyım ne de Türkçeci. Adım olmasa da göbek adım Hıdır, elimden gelen budur. Zira koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali, benim yaptığım tam bir Abdurrahman Çelebiliktir.

Yazım dili ile konuşma dili farklı mı farklı. Bir Türkçe öğretmenimiz konuşurken yanlış ifade edilse bile maksat anlaşılmışsa o doğrudur, demişti. Ama gelgelelim yazı dili öyle değil. Bizim yazım ve imla kurallarımız sanki uygulanmak için değil, uygulamamak için icat edilmiş. Zira akılda kalması mümkün değil, kılı kırk yararcasına konmuş kurallarla dolu. Kelime birleşik mi yazılacak, yoksa ayrı mı, hangileri birleşik, hangileri ayrı yazılır? Noktalama işaretlerinde ise buraya nokta mı uygun, yoksa virgül mü, ya da noktalı virgül mü? İki nokta hangi yerlerde konur? Ya ünlem işareti…çık işin içerisinden çıkabilirsen. Bazen bir başlık koyarım yazıma. Noktalamada tereddüdüm olursa Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerine sorarım. Çoğu zaman farklı noktalama tavsiye ettiklerine şahit oluyorum. Başka dilleri bilmiyorum ama herhalde bizdeki kadar kuralın bol olduğu, istisnaların çok olduğu bir başka dil yoktur. Yazımı yazdıktan sonra bazı vurgulu cümleleri değiştirmişimdir çoğu zaman. Çünkü hangi noktalama işaretini koyacağıma karar veremediğim, bir de farklı Türkçecilerden değişik cevaplar aldığım için.

Çoğu zaman da bildiğimiz yazım ve imla kurallarına uygulamada yer vermiyoruz. Hatta şu kelime yanlış, bu noktalama farklı olacak dendiği zaman “Aman hocam, sanki dersimiz Türkçe dersi mi” cevabı alırız. Kuralı çiğnediğimizi bile bile yine aynı yazım hatalarına yer verebiliyoruz. Mesela yazım kurallarına göre makalelerin başlığının her bir kelimesinin ilk harfi büyük yazılması gerekirken gazetelerdeki köşe yazılarına bir göz atarsak bu kurala riayet edenin sayısı o kadar az ki! Çoğu ilk kelimenin ilk harfi hariç genelde küçük harfle yazıyor. Galatı meşhur bir durum. Kelli-felli yazarların başlıklarını göre göre göz o kadar aşina oluyor ki kurala uygun yazılan başlıklar sırıtıp kalıyor yanlışların arasında. Nedense çoğu bu kurala riayet etmediği gibi TDK da “Türkçeyi katlediyorsunuz” diyerek sesini çıkarmıyor. Ben Türkçeyi çok iyi biliyorum diyenin yazısı incelense çok sayıda yazım ve imla hatasını bulmak mümkün. İşin garibi yazım ve imla hataları yazının içinde sırıtınca anlamayı bırakıp gözümüz kurallara kayıyor. Bu da bizi içerikten uzaklaştırıyor.

Kayseri’de okurken Arapça dersimize Ezher mezunu bir hoca girmişti. Adam çatır çatır Arapça konuşurdu. Ama konuşurken harekelere dikkat etmezdi. Arapçayı sadece sarf ve nahivden ibaret gören bizler adamı, Arapçayı bilmiyor diye ayıplardık kendi kendimize. Halbuki bir dilde asıl olan o dili konuşabilmek, yazılanı okuyup anlayabilmek olmalıdır. Kurallara takılıp kalınca ne dil öğrenilebiliyor, ne de o dil konuşulabiliyor. Biz, ömrün yarısı kabul edilen nahvi(Arapça gramer bilgisi) biliyorduk bilmesine ama konuşamıyorduk. Çünkü Arapça kuralların içerisinde boğulup kalmıştık.

Hasılı, Türkçemizde yazım ve imla kuralları olsun olmaya. Ama uygulanılabilir bir şekilde sadeleştirilmesinde fayda var. Kuralı ne kadar azaltırsak öğrenme ve uygulama o derece doğru olur kanaatini taşıyorum. Yoksa yazım ve imla kurallarıyla uğraşmaktan esas sadede gelemeyeceğiz bu gidişle.

Hali pürmelalim bu iken cahil cesaretiyle sizlerin hoşgörüsüne sığınarak yazmaya devam ediyorum. Tek umudum ve yegane mutluluk kaynağım, bir gün yazdıklarım bir arada derlenir, kitap haline gelirse Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimizin bol miktarda yazım ve imla yanlış örneklerimi göstermeleri için öğrencilerine benim kitabımı veya yazılarımı tavsiye etmeleridir. Hatta yazım ve imla hatalarımın çokluğundan dolayı olur ya biri bir iyilik yapar, ödül alması için kitabımı/yazılarımı Oscar’a aday gösterir. Düşünebiliyor musunuz, tüm ortaokul, lise ve üniversite öğrencilerinin tavsiye üzerine benim kitaplarımı aldığını. Köşeyi dönerim, aynı zamanda meşhur da olurum. Önemli olan da meşhur olmak değil mi? Ha olumlu yönden ha olumsuz. Ne fark eder?

Size yazılarımda iyi yazım ve imla hataları bulmalar! Sayın bakalım kaç tane bulacaksınız? 25/08/2017

24 Ağustos 2017 Perşembe

Kadınların topuklu ayakkabısı

Malum bugün benim dışarı günüm. Çünkü evde kadınların günü var. Yolum, zaman zaman eş-dostla oturduğum çay ocağına düştü. Çayımı yudumlarken bir taraftan da cep telefonum marifetiyle blogumda yazı karalıyorum. "Tak tak tak" sesiyle başımı kaldırdım, baktım önümden bir hanımefendi geçiyor. Sesin ne olduğu, nereden ve kimden geldiği belli oldu. Gelen ses bayanın  ayakkabısındandı.
Baktım yürümekte zorlanıyor, onu yürümekte zorlayan topuklu ayakkabıdan başkası değildi. Parmaklar yere yapışık, ökçeleri ise topuk ebatında yukarıda idi. Kaç cm idi bilmiyorum topuğun yüksekliği.

Kadın geçti gitti. Beni aldı bir düşünce. Acaba topuğun yüksekliği kaç cm diye. Merakımı gidermek için "Hanımefendi topuğunuz kaç cm desem” ayağıma mı bakıyordun sapık! Şimdi de giydiğimiz ayakkabıya mı karışacaksınız” der miydi, derdi. Zira bugünlerde “Kim, neyime karışır” moda biliyorsunuz. O yüzden neme lazım. En iyisi yazı konusu edineyim bunu dedim. Başlığı ilk önce “Başın cezasını ayaklar çeker” koydum. Sonra şimdiki başlığa döndürdüm.

Parmakları yere paralel, ökçeleri ise ayakkabının topuk yüksekliği oranında havaya kalkmış şekilde ayağını görünce hani insan  bir yerde asılı kalır ya, görüntüyü ona benzettim. Siz parmaklar üstünde topuk havada iken ne kadar durabilirsiniz? Arkasında desteği var ama ayağın duruş düzenini değiştiriyor, ayağın ağrımaması mümkün değil. Ayaklar dile gelse neler der, neler! Neye giyerler, niçin giyerler bilmem ama. Yürümekte zorlanan görüntüsü kendisine eziyet ettiği şeklindeydi kanaatim. Zorunluluktan veya zevkine koşmak istese koşamaz, ki topuğunu burkma durumu da her an söz konusu. Yazık o ayaklara gerçekten. Niçin böyle bir ayakkabıyı tercih ettiğini de soramadığıma göre kendi kendime mantık yürüteceğim izninizle… Sahi kadınlar yüksek topuklu ayakkabıyı niçin giyer? Öyle zannediyorum modanın, modacıların esiri olmaları diyeceğim. Çünkü ülkemizde ve dünyada modacılar bayanlar üzerine çalışır, onlara satar. Ürettikleri bugüne kadar da ellerinde kalmamıştır, kapış kapış gider. Kimi de boyunu mesele edinir, zira boyu kısadır. Boyunu birkaç santim daha boylu göstermek için topuklu ayakkabıyı tercih edebiliyor. Zira bizde kadını ve erkeğinde uzun boylu olmak tercih edilir. Divan Edebiyatına bile “Servi boylu” olmak tek başına övgüye mazhardır. Hatta kısa boy tercih edilmediği için “Sırtı yere yakın olandan korkacaksın” bile denir. İşin garibi kimi uzun boylular da boyuna bakmadan yine topuklu ayakkabıyı tercih ederler. Bu durumda o uzun boyuna bir de topuklu ayakkabı eklenince ne eğilebiliyor, ne de kalkabiliyor artık.

Kim ne amaçla giyerse giysin, giyen hoşlanıyor da mı giyiyor bilmem ama gördüğüm kadarıyla bu uzun topuklu ayakkabılar sağlığa elverişli olmadığı gibi aynı zamanda giyene de eziyetten başka bir şey vermiyor. Ama modaysa giyilecek başka çaresi yok. Sonra hangi bir kadın modadan geri kalır. Bu, ona öl demek gibi bir şey. Ayağını acıtsa da, yürürken zorlansa da, düşüp ayağını burksa da başka çaresi yok, giyecek. Haydi tüm riskleri aldılar, giyiyorlar diyelim. O “tak tak tak” sesi de ne Allah aşkına! Gelip geçeni, oturanı sesiyle rahatsız etmekten ne zevk alırlar, bunu da anlamadım gitti. Eskiden ökçeyi korusun diye nalça çakılırdı, şimdilerde yine var mı bilmiyorum. Ama nalça olmasa da yine ses yapıyor sanırım.

Hasılı kadınlarımız bu giydikleri uzun topuklu ayakkabıyı ne kadar dert edindiler bilmem ama gördüğünüz gibi tasası bana düştü. Üzerime ne vazifeyse? Zira konu kadın ve ne giydiğiyse vardır bir hikmeti! Sonra zevklerle renkler tartışılmaz. Üstelik niçin giydikleri de sorulmaz. Yarın öbür dünyada "Ya Rabbi, biz dünyada bu erkeklerden çok çektik, uzun topuklu ayakkabılarımıza bile karıştı bu erkek kulların" diye serzenişte bulunabilirler.

İçinizden "bunca meselemiz varken şu dert edindiğine bak, başka konu bulamadın mı? Yoksa konu sıkıntısı mı çekiyorsun" diyen çıkabilir. Ben o kadına soramadım, merakım içimde kaldı ama ben böyle düşünceniz varsa hemen söyleyeyim: Konu sıkıntım yok, yazı yazma konusunda da bir plan ve programım yok. Boş bir yer bulmuşsam o anda gördüğümü ya da aklıma gelenler içerisinden dert edindiğimi yazarım. Zaten duygu ve düşüncelerimi yazmaya başlarken "Ne mi yazacağım?" demiştim. O zaman "Neyi dert edinirsem onu" demiştim. Hâlâ aynı yol üzereyim. 24.08.2017

Not: Topuklu ayakkabı fotoğrafı internetten indirilmiştir, gördüğüm ayakkabı değil.


"Şimdi sen bana şitsen de sonra da ben sana şitsem"

Nelere kadir Türkçemizdeki 'şey'

Yan tarafta gördüğünüz kitap siparişi. Yayınevi ve firma adı belli olmasın diye kırptım da kırptım. Konyalı olmayanlar için başlığın açılımı ise: "Şimdi sen bana şey etsen de sonra  ben sana şey etsem= Sen şimdi bana bu istediğimi alıp gönder de ben bir ara sana parasını veririm" demektir. Sipariş-ısmarlama veya borç isteme yani. Gördüğünüz gibi her yerde kullandığımız 'şey' her şeye kadir, neleri çözüyor.

Bizde borç, sipariş veya herhangi bir yük için utana-sıkıla böyle bir yol izlenir. Hele bu iş sürme işini bir başkasının yanındayken yaparsak alabildiğine 'şi'lerin sayısını artırırız. Bu tip istenen borç genelde geri gelmez, verilen sipariş ödenmez. Zira 'Yaz tahtaya al haftaya!" demek gibi bir şey. Buradaki hafta ömürlüktür. Hangi hafta olduğu belli değildir. Çünkü verilen ya da yapılanın fazla bir ehemmiyeti yoktur. Sen bekler durursun; bugün, yarın, hatta yarından da yakın bir zaman diliminde, "Yahu sen bir zaman bize bir yardım etmiştin, bunun hediyesi ne kadar" diye. Sen bekleye dur, sorulmaz artık. Nihayet bir müddet sonra unutulur gider, üzerine bulursan bir bardak su içersin.

Yaptığın bir iyilik, bunu da başa kakma, üç-beş kuruşun lafı mı olur diye düşünebilirsiniz.  Niyetim başa kakma, bu işlerden kaçınma değil. Eşin-dostun ihtiyacını gideririz gidermeye. Ama bir zaman diliminde "Borcumuz ne kadardı, verdik, vereceğiz, veremedik" denmesi. Üstelik bu tip sipariş öyle sadece cebinizden para çıkmakla bitmiyor. Telefonla siparişi alıyorsun, fırsatını bulup çarşıya gidiyor, kitapçığı buluyorsun, orada aradığın sipariş yoksa başka kitapçıya gidiyorsun. Paranın olup olmaması önemli değil, nasılsa ceplerde ay başında ödemek üzere çektireceğimiz kredi kartımız var. Ödemeyi yaptıktan sonra göndereceğin yerin otobüsünün kalktığı yeri öğreniyor, oraya doğru yollanıyorsun. Sonra emaneti verebileceğin bir tanıdık çıkar mı diye garajda beklemeye koyuluyorsun. Bir de otobüsün kalkacağı saati bilmez de erken varmışsan emaneti vereceğim tanıdık bulacağım diye bekle dur. Kimseyi bulamayıp şoför veya muavine vermeye kalksan emanet almaya yanaşmazlar. Nihayet uzak-yakın tanıdık birini bulur da verirsen bir işi daha ağzına-yüzüne bulaştırmadığına şükredersin.

Emaneti birine emanet ettikten sonra sana sipariş vereni arıyorsun bu sefer, "Emaneti falan kimseye verdim" diye. Bunca hengameden sonra telefonda borcumuz ne kadar" denmez, ardından "Abi, yav bizim şu şi vardı ya, onu ne zaman şideriz" diye üzerine bir yük daha yükleyiverir. İşim ne zaten! Böylece üzerime bir yük daha yükleyiverir. Şükür, işin birini bitirdim ya, öbürüne Allah kerim! Bize de bunun mutluluğu yeter. Allah bana güç-kuvvet versin, böyle dostları da eksik etmesin. Allah onlara ellerini cebine atmayı da nasip etsin...

Eğer siz de benim bu yaptığım işten hoşlanır, homurdanmaz; keşke bize de böyle yük ve yükler sürülse diyorsanız bilin ki size bir telefon kadar yakınım. İsterseniz beni bu vesileyle arayanları size şidebilirim. 24.08.2017