3 Ağustos 2017 Perşembe

"Ne yedim ki iki dıkım bişi"

Kadın oturdu sofraya, kimseyi beklemeden başladı yemeye. Bir ondan, bir bundan götürdü bir bir. Konuşmaya fırsat buldukça "Ben açlığa dayanamam, hemen birden acıkıyorum" dedi ardından. Sofradan ne zaman kalktı, sofrada ne bıraktı bilinmez, çünkü herkes bir bir kalkarken o hala oturuyordu sofrada.

Az sonra girdi, çıktı. Çıktı, tekrar girdi. Oturdu. Rahat edemedi bir türlü. Kalktı buz gibi pet şişeyi dikti kafaya, bir yudumda içti. Kendisiyle birlikte ozanların atışması gibi sofrada yemesine eşlik eden kocası, "Ne oldu?" diye sordu. "Karnım şiş, rahat edemiyorum" dedi. Ardından "Bu evde gazoz yok mu" dedi. Sordu kocası "Gazozu ne yapacaksın" diye. "Karnımın şişini indireceğim," dedi. "Sen soda istiyorsun o zaman? Ha az yeseydin" dedi kocası. "Ne yedim ki iki dıkım bişi yediğim" dedi. "Bu nasıl iki dıkım böyle?" dedi. Ardından soda getirildi. Sodayı içti, gıvcınması biraz durdu. Hele şükür ki soda onun hazımsızlığına merhem oldu. Yoksa toku ağırlamak zordur biliyorsunuz.

Yesin yemeye. Üstelik doyuncaya kadar yesin hem de. Haydi canın çekti şekerim var demedi; yedi, içti, sildi, süpürdü. Ardından soda içmek de ne? Yemeğin ardından soda içmek pişmiş aşa su katmak gibi bir şey. Madem karnı şişiyor derdine ne oldu bu kadar yiyecek? Sonra acelen ne? Sindire sindire yese ya. Sonra insanın midesine bu kadar düşmanlığı nereden geliyor? Ayrıca Konya düğün yemeği mi yiyor da gözünü doyurmaya çalışıyor? Neyse haydi yedi, karnını tıka basa doldurdu, ardından gözünü de doyurmaya çalıştı, olmadı sodadan aldı hıncını. Bari kabul etse çok yediğini, hiç gam yemeyeceğim. Onu da kabul etmedi asla. "Birden şişiyor benim karnım" dedi. Nasıl mideyse. Kızgınlığı midesine gayri. Neyse afiyet olsun!

Anlaşılan şeker yediriyor. Perhizine de dikkat etmeyince yedikçe yediriyor. Hele bir de içtiği çaya şeker atması yok mu? Bu nasıl şeker hastalığı böyle? Normal insanlar çaya şeker atmayı bırakıyor, bu ise attıkça atıyor çayın içine şekeri. Ben çayı şekerle içerken fazla atıyorsun, zarar diyenlere, “Ben çayı şekeri için içiyorum” derdim bozuntuya vermeden. Sahi bu ne iş böyle?

Sonra bu soda ne menem bir şey ki her derde deva! Fazla yiyip hazımsızlık çeken de içiyor. Bir de kan verince Kızılay yetkilileri soda ikram ediyor. Belki de Kızılay elde olandan veriyordur.

Biliyorum yazıyı okuyan bazıları kim bu kadın diyecek? Kimse kim! Ne yapacaksınız? Sonra benim işim, biliyorsunuz kişi ve şahıslar değil. Sen de böyle yapıyor musun? Ona bak! Sonra ayıplama! Dur bakalım, sen ihtiyarlayınca ne yapacaksın?  03/08/2017

Bir umut idi benimkisi hep! *

Ne zaman nerede bir koltuk boşalsa hep bir beklenti içerisine girdim. Bir zamanlar cumhurbaşkanlığı çatı adaylığı gündeme gelince üzerimde anlaşırlar beklentisi içerisine girdim. Olmadı. Ne zaman kabine açıklanacak veya değişikliği olacak dense içim kıpır kıpır oldu. Son kabine değişikliğinde de ismimi göremedim. Derken DİB Başkanının emekliliği gündeme düştü. Neden olmasın dedim. Bu arada gözüm boşalan yeni koltuğa ilişti. Milli Takım Teknik Direktörlüğü.

Neden olmasın dedim kendi kendime. Hiç bir şeye yakın hissetmedim milli takımın teknik patronluğunu düşündüğüm kadar. Umut dünyasıydı benimkisi. Gerçi Yılmaz VURAL, bekleye bekleye koruk oldu ama neyse. Hazır Terim boşaltmışken benden iyisini mi bulacaklardı? Beklemeye aldım kendimi yine her boşalan koltukta olduğu gibi. Üstelik Şenol GÜNEŞ de olmayacak gibi. Ben böyle düşünürken Galatasaray’a geldi gelecek denilen LUCESCU milli takımlar teknik direktörü olmaz mı?

İçinizden geçeni siz söylemeden ben söyleyeyim. Ne anlarsın sen futboldan diye düşünebilirsiniz. Zamanında az mı oynadım mahalle maçlarını, az mı maç izledim ekranlarda maçları eskiden naklen, şimdilerde canlı canlı. İzlediğim maçlardan sonra teknik heyetin açıklamasını dinledim. Televizyonlarda yapılan yorumculara kulak verdim. Bir iki defa da futbol ile ilgili yazı kaleme aldım. Baktım donanım olarak hazırım gibi. Sadece teknik heyet veya antrenörlük yapacak belgem yok. Onu da alırım. Niye olmasın. Bu yaşta nasıl belge alacaksın denebilir? Daha yaşım 54. Sayın LUCESCU, 72 yaşında milli takımın başına getirildiğine göre belgeyi aldıktan sonra kullanma imkanım var. Kim derdi ki 72’lik ihtiyar delikanlı takımın başına gelecek diye. Türkiye burası. LUCESCU’nun bile aklında olmayanı/gelmeyeni bizimkiler düşünüp uygulamışsa bu şans dönüp dolaşıp beni de bulabilirdi. Ama olmadı.

Haydi hepsi tamam, teknik heyet olarak takımın başına geçtin nasıl oynatacaksın denirse bu da laf mı? Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok. Modern futbolda denenen modeller belli. Sırasıyla onları uygulardım. Zaten seçilen futbolcular üç aşağı beş yukarı belli. 1+3+4+2+1’i uygulardım ilk önce. Başarı gelmezse 1+4+5+1+1’i denerdim. Yine olmazsa 1+5+5 derdim. Döner döner denerdim hepsini. Her maçtan sonra basının karşısına çıkar: “Futbolcular motive olamadı…rakip takım çok güçlüydü…sahaya yabancı kaldılar bizimkiler…futbolcularıma buranın havası iyi gelmedi…mağlubiyette futbolcularımın suçu yok, tüm suç benim…gibi gerekçeler sıralardım. Her başarısızlıkta basının ve kamuoyunun ‘istifa, istifa’ seslerine kulak vermez, Federasyonun beni almasını/görevime son vermesini beklerdim. Kovulmaya üzülmez misin denirse niye üzüleyim sevinirim bile. Çünkü sözleşme gereği sözleşmem feshedilirse işimden oluyorum ama geri kalan ömrümde kendimi, ailemi, hatta sülalemi besleyecek tazminat ve maaşımı almaya devam ederdim.

Gördüğünüz gibi milli takım da olmadı. Ama bu demek değildir ki umutlarım tükeniyor. Türkiye’de her geçen gün yeni koltuklar boşalıyor. Bunların her biri ilgi alanıma girse de girmese de benim için bir umuttur. Zaten  bu umutla yaşıyorum, dinçliğimi de buna borçluyum. Üç günlük dünyada karamsar olmaya, dövünmeye gerek yok. Bu yaşında LUCESCU’ya gülen şans neden bana gülmesin bir gün. Sonra ben birileri gibi oturduğum koltuğa yapışma gibi bir niyetim yok. İstersen teknik direktör olduğum ve sözleşme imzaladığım gün hiç çalışmadan işime son versinler. Böylece hiç maça çıkmadan kovuldu denerek Türkiye gündemine otururum, ayrıca yarışmalarda “Milli Takımla sözleşme imzaladıktan sonra hiç maça çıkmadan görevine son verilen teknik direktör kimdir” soruları sorulduğunda hep ismim zikredilecek. Hasılı hep gündemde kalacaktım. Bir de işsizlik parası alacaktım sürekli.

Milli takım adına tek endişem ihtiyar delikanlının bir an için kendini Romen milli takımı direktörü sanıp milli takımımıza Romen futbolcu seçmeye kalkması. Tek üzüntüm uyanık iken aklıma gelen bir yerlere gelme fikrinin rüyalarıma girmemesi. Halbuki girse birkaç saniye de olsa nasıl havalanırdım. Ama rüyalarımdan da umutluyum. Günlük hayatta olmazsa da bakarsınız bir gün rüyalarıma girer. 

Ben böyle hayal aleminde kendi kendime gelin-güvey olurken sevincim fazla uzun sürmedi. Zira oğlan telefon açtı, "Baba! Senin kaportacının yeri neredeydi" diye. Gelip biri vurmuş arabaya. Neye yanayım koltukların bir bir altımdan kayıp gitmesine mi, arabaya vurulmasına mı? Neyse vardır bir hayır! Ne diyelim? hele şükür ki vuran bu sefer kaçıp gitmemiş. Tek tesellimiz bu...03/08/2017

* 5/08/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Öğretmenlerin tatilini gören, Meclis'in tatilini niçin görmez?

Nasıl ki zenginin parası züğürdün ağzını yoruyorsa hemen hemen herkesin dilinde öğretmenin tatili var. Kimi dört ay, kimi üç ay, kimi beş, kimi de altı ay tatil yapıyorsunuz diye atış yapar. Ne zamanki bir bayram olsa, kar yağsa tatili kaptınız, hiç okula gitmiyorsunuz, öğretmen olmak varmış şu dünyada diye serzenişin, dertlenmenin, hasedin, gıbtanın, kıskançlığın haddi hesabı yok. Bilgisi olsa da olmasa da önüne gelen konuşur bu konuda. Ağzı olan konuşuyor denir ya, öyle bir şey bu. Ne edersiniz ki kimsenin ağzını büzemezsiniz.

Öncelikle şunun bilinmesini isterim ki öğretmenler temmuz ve ağustos olmak üzere yaz dönemi iki ay, on beş günü de şubatta olmak üzere toplam 2.5 ay tatil yapar. Bu tatil de öğretmene verilmiş bir haktan ziyade okullarda öğrenci olmadığı içindir. İşini-gücünü bırakıp öğretmenin tatili ile yatıp kalkanlar şunu bilsin ki dertlenmenin muhatabı öğretmenler değildir. Eğer bu konuda konuşmanın ötesinde bir şey yapmak istiyorsanız bunun çözüm yeri MEB'tir, siyasi iradedir, Meclistir. Mesele edindiğiniz bu konuyu ancak onlar çözer. Tabii Meclisi yerinde bulabilirseniz? Zira Meclis tatilde. Ekime kadar da devam edecek bu. Ne zaman çalışırlar, kaç gün çalışırlar, Genel Kurulda kaç kişi var, ne konuşurlar, bilinmez. Bir bakmışsın toplanmışlar, ardından tatil kararı almışlar. Yaptıkları tatilin haddi hesabı yok, diledikleri kadar da devam etmeme durumları söz konusu. 

Siz en iyisi "Öğretmen olmak varmış şu dünyada" demeyi bırakın da derdiniz tatilse vekil olmaya bakın. Esas tatil cenneti orası. Üstelik imkanları daha geniş orasının. Çalıştığınız zaman üç gün çalışırsınız, o da saat 15'de başlar, tartışırsınız ara verilir, kavga edersiniz Meclis tatil edilir. Seçim öncesi tatile çıkarsınız, seçim sonrası belli bir süre Meclisi açmazsınız...Yediğiniz önünüzde, yemediğiniz arkanızda kalır. İstediğin yere veya seçim bölgene git, el üstünde tutulur, elini cebine atmazsın. Dönüşte de harcırahını alırsın.  Olacaksanız böyle olun. Ne yapacaksınız öğretmen olup da. Bilmem ne kadar tatil yapıyor dediğiniz öğretmenin çoğu evinde tatil yapıyor. Tatili en iyi değerlendiren bir yıl boyunca biriktirdiğini vererek üç-beş günlüğüne tatil yapıp geliyor. Bence amacınız bağcıyı dövme değil de üzüm yemekse tevazuu bırakın, vekil olmaya bakın. Böyle bir yola girerseniz bahtınıza televizyondan duyduğunuz/duyacağınız bakanlık bile çıkar. Yok, bizim derdimiz yukarısı değil, onlara gücümüz yetmez, biz aşağıdakileri ezeriz diyorsanız bu ne kara vicdanlık böyle? Vurun abalıya! 

Sahi bu millet Meclisin yaptığı tatili niçin görüp bununla ilgili üç-beş kelam etmez de hep öğretmenin tatilini gündeminde tutar? Yok bizim derdimiz Meclis ve vekil değil, öğretmen diyorsanız, bir zahmet Meclise uğrayın, oradaki vekillere durumu anlatın, öğretmenlerin tatil yapmasına rızamız yoktur deyin. Onlar da teklif verip öğretmenin tatilini tamamen kaldırsınlar. Böylece elinizdeki emzik alınmış, ülkenin derdi de bitmiş olur; eğitim ve öğretimimiz zirve yapar.

Böyle yapın yapmaya da bunun bir bedeli vardır. Bir defa çocuğunuz sizi düşman beller, tatiller sizin yüzünüzden kalktı diye. Bir de boş ve avarelikten yaptığınız bu öğretmen tatili kalkarsa siz kendinize ne iş bulacaksınız? Haydi durmayın! Yaralı parmağa işeyin. Elinizi taşın altına koyun isterseniz. Sonra tatili daha da uzatmak istersiniz de bu sefer öğretmenler kabul etmez. Zira kendi düşen ağlamaz...
03.08.2017