18 Haziran 2017 Pazar

Kime ne kadar adalet istiyoruz? *

Kimin kuyruğuna basılsa 'Bu ülkede adalet yok, adalet ayaklar altında, tuz koktu artık, siyasetin adalete baskısı var, bağımsız mahkemeler yok...' şeklinde serzenişler duyarız, isyanlara oynarız çoğu zaman.

Bu ülkede ben kendimi bildim bileli adaletimizde sorun var. Adaletten dert yanan herkes haklı. Çünkü adaletimiz hiç gönüllere su serpmedi. Zaman zaman niçin var adalet isminde bir bakanlığımız ve adliye saraylarımız derim. Sahi niçin varlar? Adi suçlarda eh diyebiliriz. Siyasi, örgütlü, organize suçlarda ise maalesef yoklar. Bu tip davalar yıllar yılı devam eder, nedense bir türlü karar verilemez. Onlar karar verinceye kadar yazılı ve görsel medya aracılığıyla siyasiler, akademisyenler vb hemen hemen herkes her şeyi söyler. Onlar susar. Bir iddianame hazırlamak bile ayları hatta yılları alır. Celse üstüne celseler yapılır, hep nabız ölçerler, rüzgara göre hareket ederler, zanlıyı mahkum etmeden ya yıllar yılı içeride tutarlar, ya tutuksuz yargılamak üzere serbest bırakırlar, kamuoyundan gelen tepkilere göre saldıklarını tekrar tutuklama yoluna giderler, nafile turlar devam eder durur. Bir türlü karar çıkmaz. Davalar ya müruruzamana uğrar, ya siyaset hızlandırmak için tutukluluk süresini indirir, ya Anayasa Mahkemesi hak ihlali kararı verir, mahkemelerimiz bundan sonra lütfedip karar verme yoluna giderler. Hızları kaplumbağa hızı bile değil. Ya siyasi iradenin beklentisi doğrultusunda ya da onun muhalifi bir karara imza atarlar. Tartışma karar verdikten sonra da bitmez, ilanihaye devam eder durur. Çünkü karar maşeri vicdanı rahatlatmamıştır. Mahkum olanlar taraftarları vasıtasıyla vaveylayı basarlar: “Mahkemelere baskı var. Hakimlere emir verildi,” diye. Karar kimin işine gelmiyorsa mağdurlara oynanır. Kimse suçunu kabul etmez. Karar, istedikleri gibi çıkanlar ise gece gündüz mahkemelerin verdiği kararları öven nutuklar atar. Ne zaman ki kendi aleyhlerine olan bir karar çıkıncaya kadar yargıya methiyeler düzülür.

Bu ülkede yargının verdiği mahkumiyet kararlarının ya eleştirenleri vardır ya da kararları yerinde bulanlar. Kimse hak yerini buldu demez. Aslında esas sorun da burada. Çünkü kimse şeriatın kestiği parmak acımaz düşüncesinde değil. Herkes adalet denilen şeyin kendilerine doğru yontulmasından yanadır. Zaten bu yüzden yargımız hep evlere şenlik olmaya devam etmektedir. Lehte ve aleyhte verilen kararlar dolayısıyla hakim ve savcılarımız, Yargıtay’ımız hep topun ağzındadır. Kimseyi memnun edemezler. Bu ülkede Allah kimseyi hakim, savcı ve yargı mensubu yapmasın. Adaletten memnun olmayan kimse adalet mensuplarını da kendi halinde vicdanlarıyla karar verecek şekilde serbest bırakmaz. Sürekli bir baskı altındadır. Bu baskı siyasi irade tarafında olabildiği gibi toplumsal da olabiliyor. Sonucunda da verilen kararlardan kimse memnun kalmamaktadır. Çünkü yargımız karar verirken bakası ne der psikolojisini yaşamaktadır hep.

Bu ülkede adaletin hakim olması isteniyorsa tarafların yargıyı rahat bırakmaları gerekiyor. Yargı mensuplarına diyecekleri tek söz var: “Elinizi vicdanınıza koyun, kınayanın kınamasına aldırmayın, kimseyi gözetmeyin, suçluya suçunu verin, mağduru kurtarmaya bakın” denmelidir. Yoksa kendimize doğru yontmasını istediğimiz adaletten hiç hayır gelmez bu ülkeye.

Bugün adalet isteriz diyenlerin samimiyetlerini şiir okuduğu için ceza verildiğinde veya Meclis yeter sayısının 367 nitelikli çoğunluk olması gerektiği şeklinde karar verdiği zamanlarda görmek isterdim. Dün, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, rakibimin haddini bildiriyor…” denmeyip mağdurların yanında saf tutulsaydı bugün çığlıklarına cevap bulabilirlerdi.

Adalet isteyelim istemesine. Çünkü çözüm mercii orası olmalıdır. Ama istediğimiz adalet bizi koruyan rakibimize diz çöktüren adalet olmamalıdır. Önce rakibimize yapılan haksızlığa karşı çıkarsak adalette mesafe kat edebiliriz.  Gelin önce bu konuda samimi olalım. İnanın samimiyet her şeyi çözer. Gerisi boştur. 18/06/2017

* 07/07/2017 tarihinde anadoludabugun.com'da ve 08/07/2017'de Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


16 Haziran 2017 Cuma

İster misiniz tacı tahtı bırakıp hep yollara kan revan olsun!

Yıllardır ana muhalefetin liderliğini yapan ama bir türlü gündem oluşturamayan siyasimiz sanırım gündemin başköşesine oturdu. Üstelik ünü ülke sınırlarını da aşmış durumda. Böylesi duruma kedi olalı bir fare tuttu denir bizde.

Malumunuz partisinin bir milletvekilinin Yargıtay'da onanmamış 25 yıl bir hapis cezası alması dolayısıyla “kendim için bir şey istiyorsam namerdim” misali siyasimiz iki gündür yollara düştü. Hedefinde İstanbul Maltepe var. Belirlenen süre 28 gün. Siyasette partisine pek bir katkıda bulunamasa da bakarsınız  'adalet yürüyüşü' kendisine ve partisine bir ikbal getirebilir. 

İki gün oldu yürüyüş startını vereli. İhtiyar delikanlı gibi maşallah! Günümüz gençlerine taş çıkarırcasına yorulmadan, usanmadan yürümeye devam ediyor. Üç-beş kilometre yolu yürümekten aciz gençlerimize örnek olsun siyasimizin bu davranışı. Dile kolay 450 km yürüyecek. Elinde 'adalet' yazılı pankartı bana ilkokul çocuklarının 23 Nisan yürüyüşünde ellerinde taşıdıkları "Bugün 23 Nisan/ Nasıl sevinmez insan" yazılı pankartları hatırlattı.

Bakarsınız bu yürüyüş siyasi parti liderimizin aynı zamanda bir yol haritası olur. Bu uzun maratonu azim ve gayretle bitirebilirse belki siyasimiz tasını, tarağını toplar, bundan sonra yollar yürünmekle aşınmaz diyerek sadece Ankara-İstanbul arası ile yetinmez, tüm Türkiye'yi dolaşmaya kalkar. Hatta dünyaya açılabilir. Siyaseten aldığı müzmin muhalif unvanından sonra 'yürüyen adam' namıyla müşerref olur. Sonra iki günlük iradesinden ben bunu görebiliyorum kendisinde. Onda bu irade var. Yürüdükçe iyice pişer. "Bir lokma bir hırka" diyerek derviş misali dünyayı ve dünyalık işleri elinin tersiyle iter; "Mal da yalan, mülk de yalan" der, tüm dünyayı arşınlar. İki gündür yollarda gösterdiği efor göz kamaştırmadı değil hani. İster istemez acaba yanlış meslek mi seçti, kendisinden iyi bir atlet olurmuş, dedirtti herkese. Demek ki insan zorda ve darda kalmaya görsün kendisinde gizli kalmış cevherleri bir bir ortaya çıkarabiliyor. Yeter ki insan azmi elden bırakmasın, araya araya buluyor muradını. Zaten bizim kültürümüzde bunun yeri var. Malumunuz Belh Sultanı İbrahim Ethem ismini duymuşsunuzdur. O, kuş tüyü yatağında yatarken damdan gelen tıkırtı ile uyanır. “Kim var orada?” diye seslenir. Damdaki adam, “Kaybettiği devesini” aradığını söyleyince sultan, “Behey gafil, damda deve mi aranır?” deyince adam, “Damda deve aranmaz da kuş tüyü yatakta Cennet nasıl aranır” cevabı verir. Bunun üzerine İbrahim Ethem tacını tahtını bırakarak sultanlığa veda eder ve kendisini ilme verir. İbrahim Ethem sultan olarak kalsaydı diğer krallardan biri olarak tarihteki yerini alıp unutulup gidecekti. Ama tahtından feragat edince adı ve sanı günümüze kadar gelmiş biri oldu. Sayın ana muhalefet lideri de öyle zannediyorum İbrahim Ethem’in yolundan gidiyor. Ankara’da makamında oturup sıcak yatağında yatmaya devam etseydi diğer muhalefet liderlerinden biri olarak bilinip tarihteki yerini alacaktı. Ama adaleti ve hak aramayı yatağında arama kolaylığını bırakarak yollara kan revan olması onu bugüne kadar olduğundan daha fazla meşhur edeceğe benziyor.

Hasılı, siz ne derseniz deyin, ana muhalefet liderimiz doğru yolda. Beğenseniz de beğenmeseniz de çıktığı bu adalet yürüyüşünde Nirvana’ya ulaşacağa benziyor. Bakarsınız günümüz Gandi’si olur. Yürü müzmin muhalifimiz! Seni kim tutar? Kınayanların kınamasına aldırmadan hızını alamayıp tüm ülkeyi arşınla. Bak, hiç olmadığı kadar görsel ve yazılı basın senden bahsediyor. Günlerce millet seni konuşuyor, ekranlardan seni seyrediyor. Analar çocuklarına ileride seni anlatacak bir yürüyen adam vardı diye. Yolun açık olsun! Umarım bu yürüyüşün ülke adaletine bir katkısı olur. 16/06/2017

Öğretmen mi Olmak İstiyorsun? O Zaman Gör Gününü!


Türkiye’de çok az kişinin dışında kahir ekseriyet gönülden yapabileceği mesleği seçmez. Herkes gelecek vadeden mesleklerde  kendine bir yer kapmaya çalışır. Sonunda içimize sinse de sinmese de rüzgârın sürüklediği yerde tutunmaya çalışırız.

Öğretmenlik çoğumuzun istemeden de olsa yapmak zorunda olduğu mesleklerden biridir. Bir zamanlar okuduğu okuldan mezun olunca iş alanı olmayanların bile göz kırptığı bir meslektir öğretmenlik. “Hiçbir şey olamasa öğretmen bari olur” denilen meslek yani. Bu düşünceye sahip olanlar çok da haksız sayılmazlar. Çünkü öyle dönemler geldi ki öğretmen ihtiyacını karşılamak için boşta bulunan herkesin istihdam edildiği geniş bir alandır. Bunun için kah lise mezununu 45 gün eğitimden geçirerek enstitü mezunu yapıp öğretmen olarak atadık, kah alanında görev alamayan fakülte mezunlarını okullara öğretmen olarak verdik. Hemen hemen  herkes öğretmenlik yaptı bu ülkede. Hiç öğretmenlik yapmadım diyen ücretli veya vekil öğretmenlik yaparak  okuduğu okullarda öğretmenlik yaptı ya da öğretmencilik oynadı. Yine öğretmen ihtiyacını karşılamak için fakülteler bünyesinde ikinci öğretimler açıldı. Hala da birçok fakülte bünyesinde ikinci öğretimler mezun vermeye devam ediyor.  Seri mal üreten bir fabrika gibi eğitim fakülteleri bol bol mezun verdi. Sonunda mevcut öğretmenlerin alternatifinin alternatifi öğretmen adayları atanmak için gün sayıyor, kimi umutla kimi de ümidini yitirerek. Olan da öğretmenlik mesleğine oldu. Bu meslek grubu hem içeriden hem de dışarıdan gelen etkenlerle itibar kaybetmeye devam ediyor. Eğitim ve öğretimde istediğimiz başarıyı yakalayamama sebebi olarak da hem devlet nezdinde hem de vatandaş nezdinde öğretmenler ordusu görülmektedir.

Nihayet oyun bitti, düşünme zamanı şimdi. Çünkü deniz bitti, kum göründü artık. Devlet öğretmenliğe bir neşter vurma arifesinde bugünlerde. Öğretmeni silkelemeyi, istenen kaliteyi yakalamayı hedeflemekte. “Öğretmenlik Strateji Belgesi” de bu yüzden yayımlandı. Artık bundan sonra hem öğretmen olmak hem de öğretmen olarak görev yapmak iyice zorlaşacak. Kişi öğretmen olmak istese de olamayacak yayımlanan belgeye göre. Çünkü kılı kırk yararcasına konan kriterler her önüne geleni öğretmen yapmayacak görünüyor. Hasılı öğretmenliği yapmak isteyenleri ve öğretmen olmak için eğitim fakültelerini okumayı isteyenleri uzun soluklu bir maraton koşusu bekliyor. İçinizden ben zoru severim, bu işi en iyi yaparım diyenleriniz varsa aşağıda sıraladığım kriterleri yerine getirmesi gerekiyor:

·         Öncelikle üniversite sınavına giren bir öğrenci ilk 240 bin arasına girmelidir. 
·    Eğitim fakültesine kayıt yaptırdıktan  veya bir müddet okuduktan sonra fakülteler bünyesinde kurulan komisyondan ‘Akademik, sağlık ve psikolojik yönden öğretmen olabilir’ onayını almalıdır.
·   “Mesleğe girişte adayların psikomotor ve duyuşsal becerilerinin de göz önüne alan öğretmen yeterlilikleri çerçevesinde seçme sınavları ile lisans başarısı, ürün seçki dosyası, öğretmenlik uygulaması değerlendirmesi, mülakat gibi çoklu kaynağa dayalı değerlendirmelerden atanabilecek puan alabilmelidir.
·  Öğretmen olduktan sonra öğretmen yeterliliğinin ölçülebilmesi için okul müdürü, meslektaş, öğrenci ve veli gibi kişilerin vereceği puanlarla performans göstermelidir.
·      Kariyer basamaklarında ve görevde yükselme, yurtdışında görevlendirilme ve ödüllendirilme için okul müdürü, veli, öğrenci ve meslektaşının vereceği puanlarda başarı gösterebilmelidir.
·  Kariyer gelişimi, terfi ve hizmet puanı alabilmesi için dört yılda bir öğretmen yeterliliğinin ölçülmesi için açılacak sınavda başarılı olmalıdır.
·     Zorunlu yer değişimi denilen rotasyona hazır olmalıdır.

Bunlarda bir şey mi? Bunlar benim için çocuk oyuncağı, bu iş tam bana göre diyorsan hiç durma öğretmen olmak için tüm yollar sana açıktır. “Öyle öğretmenlik yap ki ekmeğini taştan çıkardı, helal olsun desin millet ve devlet sana. Bu şartlarda yapacağın öğretmenlikte yolun açık olsun, iyi nesiller yetiştirmeni temenni ederim. Unutma ki zoru seçeni herkes sever. Ben tüm bunları yapamam, başka bir yol, yöntem yok mu dersen öğretmenliğin dışındaki hiçbir meslek grubunda, iş hayatında böyle kriter yoktur. Seç beğen, hayat senin hayatın… Bil ki kendi düşen ağlamaz. 16/06/2017