14 Haziran 2017 Çarşamba

Merkezî sınavlarda MEB, Hanya ise ÖSYM Konya'dır *

Eğitim ve öğretimde sorunumuz var. Sorun çok yönlüdür. Bunlardan biri de iyi bir ölçme-değerlendirme standardına sahip olmayışımızdır.  ÖSYM ve MEB tarafından yapılan sınavlar bile ölçme ve değerlendirmedeki objektif olmayan kriterlerimizi ortaya koymaktadır.

2016-2017 öğretim yılı ikinci TEOG sınavında tüm sorulara doğru cevap veren öğrenci sayısı on yedi bin kişi. Aynı sınavın birincisine giren aynı öğrenciler içerisinde birinci TEOG sınavında tüm sorulara doğru cevap veren öğrenci sayısı ise altı yüz küsur kişi. MEB'in kendisinin yaptığı birinci ve ikinci TEOG sınavında bile ölçme ve değerlendirmede uçurum bulunmaktadır. Normal şartlarda birinci TEOG'da birinci sayısı daha fazla olması gerekirken ikinci TEOG'da birinci sayısı fazla çıkıyor. Çünkü ilk TEOG'da daha az konu varken ikinci TEOG'da öğrencilerin sorumlu olduğu konu sayısı daha fazla. Anladığım kadarıyla MEB, başarı çıtası düşmesin diye ikinci TEOG sorularını alabildiğine kolaylaştırmış. Üstelik birinci TEOG sınavına öğrenciler daha fazla asılırken ikinci TEOG için baharın gelmesiyle birlikte bir duraklama devresine girmesine rağmen ikinci TEOG'da öğrenciler daha başarılı. Sevinen sevinene. Velisinden, öğrencisine, okulundan milli eğitim yetkililerine varıncaya kadar herkes çıkan birincisine sevindi.

MEB'in yaptığı birinci ve ikinci TEOG sınavları ne derece başarıyı ölçer? Bunun mutlaka tartışılması gerekiyor. Fazla değil TEOG puanıyla bir liseyi kazanan bu öğrencilerin dört yıl sonrasında ÖSYM tarafından yapılan YGS ve LYS sınavlarına baktığımız zaman MEB'in başarısının abartıldığını, hormonlu olduğunu anlayabiliriz. TEOG'larda sayısız birincinin yerini YGS ve LYS'lerde birkaç kişiye bırakıyor. Üstelik ÖSYM'nin yaptığı sınavlarda sıfır çeken, puanı hesaplanmayan, barajı aşamayan öğrenci sayısı ise TEOG birincilerinden daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Devletin iki ayrı kurumunun yaptığı sınavlarda bir anormallik var. Ama hangisinde? Ya MEB abartıyor, ya da ÖSYM buduyor/doğruyor öğrencileri. Yapılması gereken sınavların tek merkezden, tek kurumun yapması şeklinde olmalıdır. Hasılı sınavları ya MEB yapsın, ya da ÖSYM. İşte o zaman ülkenin yaptığı sınavlarda eğitim ve öğretim karnemiz tam ortaya çıkar. Görünen MEB'in başarısızlığı kamufle ettiği, ÖSYM'nin ise kapatılan başarısızlığı ortaya çıkardığı şeklindedir.

İki kurumun yaptığı sınavların anormal olduğu, birbirine zıt kuralları barındırdığı görülecektir. MEB'in yaptığı sınavlarda bir soruya iki dakika süre verilirken ÖSYM bir dakikadan az fazla süre veriyor. MEB'de yanlış doğruyu götürmezken ÖSYM'de yanlışlar doğruyu götürüyor. MEB’de sınava giremeyen telafi sınavına girebiliyorken ÖSYM'de ise bırakın telafi sınavını, sınav başlamadan 15 dakika önce sınav yerine gelemeyen kapıdan geriye dönüyor. İki ayrı kurumun yaptığı sınavlar birbirini nakzeder olacağına birbirini tamamlayacak şekilde olmalıdır. Aynı menzile giden yolda bu kadar uçurum olmamalıdır.

Hasılı, öğrenci MEB’in sınavlarında sevindirilirken dört yıl sonrasında ise ÖSYM ile üzüntüye gark oluyor. Madem bir sevindirilip bir üzülecekse o zaman öğrenciler ilk önce üzülsün, sonra sevinsin. Çünkü ilk önce üzülen tedbirini alır, kendisine bir yol haritası çizer. 18’ine gelmiş bir genci üzdükten sonra o gencin kendisine yeni bir yol haritası çizebilmesi mümkün değildir, okumaktan ve üniversiteyi kazanmaktan başka çaresi de yoktur. 14/06/2017

Not: Bu yazı kaleme alındığında TEOG adı altında bir sınav vardı. Şimdilerde bu sınav kaldırılarak yerine konacak model üzerine çalışılıyor. Umarım MEB’in sınavlarıyla ÖSYM’nin yaptığı sınavlar arasındaki uçurumları kaldıran bir model gelir. TEOG’un yerine konacak ölçme ve değerlendirme çocuklarımızın gerçek başarısını ölçen bir sistem olur.

* 23/09/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


FETÖ davaları Ergenekon ve Balyoz davaları gibi olursa hiç şaşırmayalım! ***

Türkiye'yi iç karışıklık girdabına sokmak isteyenlerin giriştiği 15 Temmuz kalkışmasını ülke olarak ucuz atlattık, verilmiş sadakamız varmış. Ülke bu darbe artıklarından kurtuldukça inşallah bizi iyi günler bekliyor diye düşünüyorum. Menfur darbeye millet olarak destan yazdık. Uçaklar, tanklar, silahlar vız geldi bize. İnşallah ülke olarak bir daha böyle ihanet şebekelerinin giriştiği nahoş durumlarla karşı karşıya kalmayız. 

Dıştan emir alan içimizdeki hainlerin kalkıştığı bu darbe teşebbüsünün seneyi devriyesine az bir zaman kaldı. Hazırlanan iddianamelerle mahkemelerimiz yargılamaya başladılar. Her ilde kurulan komisyonlar vasıtasıyla FETÖ denilen terör örgütüyle bağlantısı tespit edilenler kamudan ihraç edildi; halen de ihraçlar, tutuklamalar, tutuklanıp salıvermeler devam ediyor. Halihazırda ihraç edilenlerin sayısı yüz binleri buldu. Hala da açığa alma ve ihraçlar devam etmektedir. Nereye kadar, kime kadar uzanacağı belli değil. Kimi tutuklu, kimi ise ihraç edilmiş haliyle aramızda gezmektedir. İhraç edilenlerin ne kadarı suçlu ne kadarı masum belli değil ama kamuoyunda cereyan eden konuşmalara bakınca işini gücünü kaybeden mağdur kimselerin sayısının azımsanamayacak kadar çok olduğu anlaşılmaktadır. İşin garibi ihraç edilenlerin hepsi de okumuş insanlar. Bu ülkenin kaderi olsa gerek. Yüzyıl öncesinde Çanakkale'de bu ülkenin okumuş insanları vatanı korumak  uğruna şehadet şerbetini içti, bugün ise ülke okumuş insanların isyanıyla karşı karşıya. Yani okumuş insanları heba ettik. Biz onlara sahip çıkamadık. Biz sahip çıkamayınca başkaları onları bize karşı kullandı. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez. Sen doldurmazsan bir başkası doldurur maalesef. 

FETÖ yargılamalarını ve ihraçları düşününce aklıma Ergenekon ve Balyoz benzeri yargılamalar geldi. O zaman bürokrasi, yargı, emniyet ve askeriyeye hakim olan adına cemaat denilen kişilerin başı çektiği yargılamalar bir müddet sonra suçlu-suçsuz herkese dokunmaya/had bildirmeye başlamıştı. Çoğuna yargılamalar sonucunda cezalar bile verilmişti. Fakat cezalar kesinleşmemiş, yargı süreci tamamlanmamıştı. Devlet cemaat eliyle bir kumpasın kurulduğunu anlayınca Ergenekon, Balyoz türü yargılamalardan ceza alanlar ve haklarında ceza verilmemiş tutukluların hepsi serbest bırakıldı. Suçlu-suçsuz dışarıya çıktı. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Devlet mağdurlara tazminatlar ödedi, çoğunu görevine geri iade etti. Artık gündemimizde bu tür yargılamalar kalmadı.

Günümüzde FETÖ davalarında sanık durumunda olan kişilerin sayısı Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sanıklardan kat kat daha fazladır. Üstelik yargılaması yapılanların ipe un serercesine adaleti yanılmak için aralarında anlaştığı gözlemlenmektedir. Diğer taraftan kamudan ihraç edilenlerin durumlarını görüşmek üzere kurulan OHAL Komisyonuna gelen dilekçelerin sayısı yine yüz binleri geçmiş durumdadır. Komisyonlar, mahkemeler bu işin içerisinden nasıl kalkacak? Beni bu düşündürüyor şimdi. Bugüne kadar mahkemelerimizin örgütlü suçlarda isabetli karar veremedikleri göz önüne alınırsa yargılama ve ihraçlarda Türkiye'yi iyi günler beklemiyor demektir. Türkiye, kendisine biçilen iç karışıklıktan kurtuldu kurtulmaya. Fakat yargılama ve ihraçlardan dolayı Türkiye'nin başı ağrıyacak kanaatini taşıyorum. Mahkemeler ve komisyonlar sağlam ve somut deliller ortaya koyamadan mahkum ettiklerinden veya ihraç ettiklerinden dolayı Türkiye yüklü tazminatlar ödemekle karşı karşıya kalabilir. Nasıl ki Ergenekon ve Balyoz davalarında suçlular var idiyse ve onların hepsi çıkabildilerse bugün FETÖ'den dolayı yargıladığımız ve ihraç ettiğimiz kişiler de aynı durumla karşı karşıya kalabilirler. Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi, büyük bir iştahla iç hukukun tüketilmesini bekliyor.

Ergenekon ve Balyoz davalarının sonucuyla karşılaşmamamız için yargılamaların somut delillere dayalı olarak hızlı ve ciddi bir şekilde yapılması, gerçek suçluların ortaya çıkarılması ve hak ettikleri cezaya çarptırılmaları gerekmektedir. Kamudan ihraç edilenlerin durumunun ivedilikle kurulan komisyon tarafından incelenmesi ve mağdur olanların suçlular içerisinden ayıklanıp görevlerine iade edilmesi elzemdir. İhraçların içerisindeki masumları tez elden tespit etmekte fayda vardır. Zira bu kişiler suçsuz ise karar geciktikçe bunları kaybetmekle karşı karşıya kalabiliriz. Bu yüzden adaletin kestiği parmak acımayacak şekilde en doğru  kararların ivedilikle verilmesinde toplumsal barış için ihtiyaç vardır. Son günlerde olduğu gibi güçlü olanların, arkası olanların, dayısı olanların elini-kolunu sallayarak çıktığı bir yargılama toplum nezdinde kabul görmez. 

Temennim odur ki FETÖ davası, Ergenekon ve Balyoz davaları gibi olmaz. Bu işte görev alan sorumlu kişilerin ellerini vicdanlarına koyup yoğurdu üfleyerek yemelerinde fayda vardır. Ülkemizde adalet hakim olsun. Kamu vicdanında tereddüt kalmasın...13/06/2017

*** 15/06/2017 günü ladik.biz'de yayımlanmıştır.


13 Haziran 2017 Salı

Bu Hafta da Tırnaklarımı Kesebildim

Yaşlanıp güç kuvvet ve takattan kesilince vücut fonksiyonlarını tam yetine getirememeye başlar. Yürümede zorlanır, eğilemez, kulak işitme kaybına uğrar, dil eskisi gibi harfleri net çıkaramaz, göz yeterince görmemeye başlar. Vücudun herhangi bir yerinde ağrı, sızı eksik olmaz. Kendimizi dinler dururuz.

Yaş ilerledikçe birçok işi yapmakta zorlanırız. İşte tırnak kesme de onlardan biri. Tırnağını kesmek için hem kuvvet gerekli, hem de özellikle ayak tırnaklarını kesebilmek için eğilmek gerekiyor. Çünkü göz de yakını görmemeye başladığı için uzaktan seçemezsin. Acaba tırnak bıçağını tırnağıma denk getirebildim mi diye. Hele bir de kilolu isen nasıl eğileceksin tırnağı kesmek için. Zor mu zor! Güç bela kesince 'Hele şükür!' der şükredersin. Çünkü kimseye muhtaç olmadan yine kesebilmişsindir. Ya kesemeyip bir başkasını yardıma çağırsan, kimi çağırabilirsin? Ya gelmezse...Haydi geldi diyelim, kestirebilecek misin? Haydi, mecburiyetten bir başkasına kestirmeye kalktın. Biri keserken 'Artık işe yaramıyorum, bir tırnağımı dahi kesemiyorum' diye ah ve vah etmemek elde değil. Sakal tıraşı olmak da bir mesele. Göz tam görmüyor. Tüm sakalları alabilmiş miyim diye aynaya doğru iyice yaklaşman gerekiyor. Bir taraftan da elini yüzüne sürersin sakallar kalmış mı diye. Neyse baktın olmadı, sakal tıraşı için berbere gidersin. Ama tırnak kesme/kestirme işi bambaşka...

Uluırmak Nuraniye Kur’an Kursunda yaz dönemlerinde öğrenci okuturken Konya’da meşhur kilolu bir hocamız vardı. “Mahmut! Tırnaklarımı kesiver,” diye çağırırdı yanımdaki arkadaşı.

Mübarekler ne de çabuk büyüyorlar öyle. Büyüyen tırnağımı gördükçe yaşım da mı böyle büyüdü acaba diye düşünmeden edemiyor insan. Ne zaman doğdum; ne vakit çocukluğumu, gençliğimi yaşadım anlayamadım. Tarancı'nın ömrün 'yarısı' dediği 35'i devireli zaten çok oldu.

Saçlar dökülmeye başladı, bembeyaz ağardı üstelik. Koşamıyorum eskisi gibi. Zaman zaman ayaklarımı kaldıramıyorum, merdiven basamağına kaldıramayacağım diye düşünüyorum. Diz çökünce acaba yerden kalkabilecek miyim diyorum. Nefes zaten daralıyor, kafada sıkıntı hiç eksik olmuyor. Çünkü çoluk çocuk ne yapacak? Bekarları nasıl evlendireceğim, evli olanlar nasıl geçimlerini yapacaklar diye düşünür durursun.

İdrar eskisi gibi değil, bir bardak su içince sağa-sola bakınıp tuvalet arıyorsun. Kaçırmadan tuvalete atabilirsen kendini dünyanın en bahtiyar kişisi sayarsın.

Dişler zaten işlev görmemeye başlar, daha önceden yaptırdığın dolgular da işe yaramamaya başlar. Çekildikçe çekilir. Kolay kolay her yemeği yememeye başlarsın.

Ölüm yavaş yavaş geliyorum dediğini görürsün bu olup bitenlerden. Ya bir de felç olur, yatağa mahkum olursan, eşe-dosta, ele-güne muhtaç olursan işte o zaman yat ağla, kalk ağla artık! Ölümü bekler durursun yatağın içinde. Haydi, yattın diyelim; yemeni, içmeni nasıl halledeceksin, tuvalet ihtiyacını nasıl gidereceksin. Kim bakacak sana o zaman. Varsa çoluk çocuğun, göreceğin en iyi muamele; seni sıraya bindirirler. Sırasını savan diğer aya kadar rahat bir nefes alır. Çocuklarının bu durumunu gördükçe kahrolur durursun. “Yalanmış dünya dedikleri, oyun ve eğlenceymiş” demeye başlıyorsun. “Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilirsem kardır” diye düşünür durursun yatağın içinde. Artık tüm sevdiklerinin gözünün içine bakıp durduklarını hissedersin, ölümü bir nimet olarak görmeye başlarsın. Ya dünyadaki amelin iyi değilse ölmemek için hayata tutunmaya, gitmemeye çabalar durursun. Çünkü iyi bir son beklemiyor zahir. Daha gitmeden çırpınır durursun. “Ya Rabbi, bana güç kuvvet versen de adam gibi sana uygun bir kul olarak yaşasam diyorsun ama heyhat! Geriye dönüş yok artık.

Bu durumda ölüm hem yatakta yatan, başkasına yük olan senin için hem de sana bakanlar için bir nimettir, bir kurtuluştur. Başa gelen çekilir dersin ölürsün. Daha önce eşin-dostun cenazesine katılmışsan bir vefa olarak son görevini yapmak üzere cenazene katılırlar. Senden kurtulmak için bir an evvel seni geldiğin toprağa gömmek için yarışırlar kendi aralarında. Küreği biri bırakır diğeri alır. Turşunu kuracak değiller ya! Olması gereken de bu zaten.

Defin işi biter bitmez herkes işine gücüne koyulur ve sen sana giydirilen kefeninle beraber kapısı ve penceresi olmayan dört tarafı toprak olan yeni yerinde ebedi istirahgahına çekilirsin. Nefes alamıyorum, ben karanlıktan korkuyorum desen de fayda etmez. Çünkü seni kimse duymaz. Arkalarına bakmadan çekerler giderler ve sen karşında melekler, amellerinle baş başa kalırsın.

Allah herkese hayırlı ömür ve ölümler nasip etsin, ahirette azığı güzel olanlardan eylesin, hesabı kolay verilenlerden eylesin. Kimi kimseye muhtaç etmesin! 13/06/2017