6 Haziran 2017 Salı

Teravihe gitme geleneğimiz yok olmaya doğru gidiyor **

Ramazanın 12.teravihini eda etmek için mahalle camisine gittim. Hani şu imsakta üç dakika önce ezan okumaya başlayan, iftarda ise vaktin gelmesinden sonra ezan okumak için bir dakika bekleyen imamın camisine. Kare şeklindeki küçük camimizde 2 saflık bir cemaat vardı. Şaşırmadım değil. Çünkü geleneklerimizde farz olan beş vakit namaza gitmesek de sünnet olan teravih namazını kılmak için camilerimiz hınca hınç dolardı. Nedense camide normal cami cemaati vardı.

Geleneğimizdeki teravihe gitme alışkanlığı, yerini diğer günlerdeki cami mahzunluğuna bırakmıştı anlaşılan. Ramazan ayında şenlenen camilerimiz diğer aylardaki garip duruma düşmüştü. Sorun imamda mı acaba dedim. İmamın namaz kıldırışında bir sorun görünmüyordu. İki rekatta bir selam verdi teravihlerde. Her rekatın kıyamında alışa geldiğimiz namaz süreleri dışında Kur'an'dan birer ikişer ayet okudu. Her dört rekatta bir salavat getirildi hep birlikte. İmamın namaz kıldırışında görünürde bir sorun olmadığına göre cemaatin azalmasındaki sorun ne olabilir? Milletin namaza mı ilgisi azaldı? Yoksa her ramazan önümüze ısıtılıp ısıtılıp konan 'Teravih namazı diye bir namaz var mı/ yok mu tartışmaları hedefine mi ulaştı? Vatandaş, madem ki böyle bir namaz yok. O halde kılmama gerek yok, canıma minnet mi demektedir. Ya da benim bilmediğim imama karşı bir tepki mi var? Acaba başka camiler nasıl? Çoğu camiyi bilmiyorum ama daha önce gittiğim daha büyük bir camide de cemaatin toplamı dört safı geçmiyordu.

Sebebi nedir bilmiyorum. Ama teravih namazında cemaatin azalmasının nedeni araştırılmaya değer mutlaka. Bunun için iyi bir saha araştırılması yapılmasında fayda var. İlahiyat fakülteleri bu konuya eğilmeli. Bilimsel bir araştırma yapmalı. 06.06.2017

** 08/06/2017 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

Bugünün anne ve babaları huzurevinden yer ayırtmayı ihmal etmeyin!

Günümüzde geleceğimizin teminatı olarak yetiştirdiğimiz nesle yaşına göre sorumluluk vermediğimiz ve onu sürekli koruyup kolladığımız müddetçe çocuklarımız adına da daha fazla çalışacağız demektir. Çünkü yaşına uygun olarak vermediğimiz sorumluluk onu sırtımızdan indirmeyecektir. Bu demektir ki hem kendimiz hem de çocuklarımızı mutlu etmek için iki kat çalışacağız demektir.

Bu çağın anne ve babalarının çocuk yetiştirmedeki en büyük sorunu kendi anne ve babalarının kendisine verdiği sorumluluğu kendi çocuklarından esirgemeleridir. Yani aşırı korumacılık hastalığıdır, onlara kıyamamaktır. Öncelikle biz anne ve babaların, "Geçmişte ben çok çektim, çocuğum çekmeyecek; ben çok özlem duydum, onlar özlem duymayacak; ben neyi göremediysem çocuğum onu görecek. Asla ezilmeyecek..." hastalığından kurtulması gerekiyor.

Çocuklarımıza vermediğimiz sorumluluktan dolayı onları mutlu edebilecek miyiz? Sanmıyorum. Hiç mutlu olmazlar/olamazlar. Çünkü  onları mutlu etmek amacıyla her istediklerini yapmak, her istediklerini almak onları doyumsuz isteklere gark edecektir. Emek sarf edilmeden elde edilen şeyler onları hazıra konmuş mirasyedi evlat yapar. Yapacakları basit işleri bile kendimize havale etmek onları hazır yiyici yetiştirecektir bir defa. 

Okumanın dışında hiç sorumluluk vermeden üniversite mezunu yaptığımız çocuğumuz hayatın yükünü çekmeye hazır olur mu acaba? Olamaz. Çünkü 24-25 yaşında ilk defa sorumluluk alacak olan çocuk yüzme bilmeden denize açılan kimseye benzer. Ya girer boğulur, ya da boğulma endişesiyle denize girmez. Halbuki hayat bir deryadır. Onun şartlarına göre insan manevra yapamazsa hayatın içinde kaybolur gider. Burada yok olup gidecek nesilden bahsetmiyorum. Onlar yine yaşamaya devam edecekler. Ama hiç kendileri olmadan. Yine anne ve babasından bekleyecek her şeyi. Anne ve baba ona hep verecek, o ise hiç onlara bir şey vermeyecek. 

Hayatın yükünü tam üstlenemeden ya sizin başınıza bir şey gelirse ne olacak? Çocuğunuz nasıl yaşayacak? Bu durumda hayata alışması zor olacak. Haydi sizin başınıza bir şey gelmedi. Pekiyi, çocuğunuzun size bir faydası olur mu? Hastalansanız, yatalak durumuna düşseniz, bakıma muhtaç olsanız size bakabilecek mi? Bakmaz, bakamaz. Bu durumda sizin gidebileceğiniz en iyi yer huzurevi olacaktır. Başkası da paklamaz. Siz de çocuğunuza yük olmak istemezsiniz zaten. Kendiniz tıpış tıpış huzurevinin kapısını çalarsınız. Çünkü uçan kuştan korudunuz onu. Kem gözlerden sakındınız onu. Hayatın içinde hiç yoğurulmayan size nasıl bakacak? Bu, tabiatın ruhuna aykırıdır. Eğer evlenir, çoluk-çocuğa karışır, evliliğini devam ettirebilirse kendine ve çocuklarına bakıp onları büyütebilirse büyük başarıdır.

Bu durumda siz en iyisi şimdiden huzurevinden kendiniz için bir yer ayırtsanız iyi olur. Çünkü bu gidişle huzurevine gidecek, orada kalacak kişilerin sayısı her geçen yıl artacaktır. Huzurevinde son günlerinizi yaşarken evladınız dışında sizi ziyaret edecek birkaç kişiyle vakit geçirirsiniz artık. Bu kadar huzur  size yeter de artar bile. Orada günlerinizi geçirirken size sorumluluk veren anne ve babanızı da hayırla yad etmeyi unutmayın olmaz mı? 06/06/2017


Eğitim ve öğretim üzerine öneriler -II-

Beş yıllık zorunlu eğitim önce 1997 yılında 8 yıla, 2012 yılından itibaren de 12 yıla çıkarıldı. Şimdi de zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılması gündemde. Bir filden şikayetçi olan Nasrettin Hoca'nın, Timur’dan ikinci fili istemesine benzer bu durum.

Yetkililerimiz 12 yıllık zorunlu eğitimden ne buldular ki 13 yıla çıkarmayı düşünüyorlar. Baştan söyleyeyim bu ülkenin sorunu yapılan eğitimin yıl bazında az veya çok olmasından kaynaklanmıyor. Amaç sorunu çözmekse eğer, çözümü başka yerlerde aramak lazım. MEB'in çabası "Kellim kellim la yenfeu" olmaktan öte bir amaca hizmet etmeyecektir.

Bizim kültürümüzde "Beşikten mezara ilim öğrenme vardır." bir defa. Öğrenmenin yaşı, başı ve sınırlaması olmaz. Eğitimde yıl dayatmasından ziyade eğitim ve öğretimin belirli bir yaşa kadar örgün, ardından yaygın ve çıraklık şeklinde devam etmesinde fayda vardır. Marifet ana sınıfından alınan çocuğun sene kaybetmeden liseyi bitirmesi olmamalıdır. Burada sorun kapasitesine, yeteneğine bakılmadan aynı yaş grubundaki çocukların aynı ortamda okutulmasının istenmesidir. Nasıl ki beş parmağın beşi de bir değilse kapasite, fıtrat, zeka ve akıl yönünden de çocuklarımız aynı değildir.

Çocuklar ilk kademeyi bitirdikten sonra kapasite ve yeteneklerine göre tasnif edilmeli. IQ-zeka testi çıkarılmalı her çocuğun. Zekasına göre sorumluluk verilmeli. Hangi zeka türünün ne kadar okuyacağı tespit edilmeli. İş şansa bırakılmadan, herkesi aynı torbaya koymadan yol almanın yolları bulunmalıdır. Bazı çocuklar vardır ki ortaokul 6.sınıftan itibaren çıraklık eğitim marifetiyle meslek öğrenme yoluna gitmelidir, bazı çocuklar, ortaokulu bitirdikten sonra yeteneğine uygun iş alanlarını öğrenmek için seçilmelidir. Bazı çocuklar liseyi bitirdikten sonra iş hayatına atılmalıdır. Bazı çocuklar vardır ki üniversiteyi okuması zorunlu hale getirilmelidir. Bazıları vardır ki lisans eğitiminin üzerine yüksek lisans yapma yolu açılmalıdır. Devlet hangi alanda ne kadar elemana ihtiyaç varsa bir fizibilite çalışması yaptıktan sonra zeka testine uygun öğrenci seçerek eğitim ve öğretimde mesafe almalıdır. Her öğrenciye her sınıfı, her dersi okutma modasından vazgeçilmelidir. Çünkü bu iş kapasite meselesidir. Çocuklara kaldırabileceği kadar yük yüklenmelidir. 

Bu ülkenin sadece üniversite mezunlarına değil, hayatın her alanında çalışabilecek insan gücüne ihtiyacı vardır. Çünkü hayat iş bölümünden ibarettir. Liseyi bitirdikten sonra üniversite kapısında öğrencileri bekletmek, onlara zorla üniversite kazanma yolunu dayatmak, üniversiteyi okuduktan sonra alanıyla ilgili iş verememek hayra alamet değildir bilesiniz. Herkesin efendi olmaya çalıştığı bir ortamda hizmet sahasında çalışacak adam bulunamayacak bu gidişle.

İlkokulu bitirdikten sonra her yaş ve sınıf seviyesinde “Ben okumak istemiyorum” diye bağıran çocukları elemek suretiyle okumaya hevesli, belirli hedefi olan çocukların önü açılmalıdır. Elenen çocuk ya kendine gelecek, ya da ekmeğini ve geleceğini kazanacağı bir alana kayacaktır. Devlet, anne ve babalar okuma hedefi olan kişiler üzerine yoğunlaşacaktır. Siz hangi sistemi getirirseniz getirin, eleme sisteminin olmadığı hiçbir sistem bu ülkeye başarı getirmez. Yaptıklarımızla, sarf ettiğimiz gayret ve çaba ile sadece havanda su dövülmüş olur. 06/06/2017