6 Haziran 2017 Salı

Eğitim ve öğretim üzerine öneriler -I-

Başta eğitim ve öğretime yön veren siyasiler olmak üzere hepimizin malumudur ki eğitimimizi sos veriyor. Yapılan onca sistem değişikliğine rağmen ileriye gideceğimiz yerde gerisin geriye gidiyoruz. Toplum olarak yerinde saymaya bile razıyız. Eğitim ve öğretimin lise bitinceye kadar ücretsiz ve zorunlu olduğu ülkemizde hem devlet hem de veliler olarak dişimizden tırnağımızdan artırdığımızı eğitime harcıyoruz. Sonuç sıfır elde var sıfır bile değiliz. Sıfır elde eksilerdeyiz.

Başta yetkililer olmak üzere yediden yetmişe eğitim ve öğretimin iyileştirilmesine odaklandık, maalesef bu kadar iyi niyetin bol olduğu bu ülkede bu alanda bir arpa boyu yol alamadık. Denemediğimiz yol, metot, sistem; harcamadığımız para kalmadı. Dolduruyoruz olmuyor, boşaltıyoruz olmuyor. Onca çabaya rağmen ne yaptığımızı bilen varsa beri gelsin. Hiç olmadığı kadar aciziz bu konuda. Eğitim konusunda ortaya koyduğumuz değişimin meyvelerini yemeden akşamdan sabaha yeni değişikliklerle uyanıyoruz durmadan. Yarım mürekkep yalayan herkesin söz söylediği eğitim konusunda yarım bile yalamamış biri olarak bu konuda görüşlerimi ifade etmek istiyorum.

·  Çocuğun başarısında, ona kişilik verilmesinde birinci faktör sınıf öğretmenidir. MEB sınıf öğretmeni seçiminde küçük dimağların seviyesine inebilecek, onları işleyebilecek kalifiye sınıfçılar yetiştirmeli ve çocuklarımızı onlara emanet etmelidir.

·  Ortaokul ve lise eğitim ve öğretim arasındaki uçurumlar yok edilmelidir. Zira öğrencilerin bozulmaya yüz tuttuğu yerler ortaokullardır. İlkokulda tek öğretmeni olan çocuk ortaokula gelince aynı anda 10-12 öğretmenle karşılaşıyor. Hayatında ilk defa böyle bir şeyle karşılaşan çocuk ‘Ne oluyorum’ demeye başlıyor. Çocuk ortaokulda sahipsiz kalıyor, yeterince ona rehberlik yapılmıyor, ağır ders yükünün altında eziliyor; yalanı, dolanı, sahtekarlığı, kopya çekmeyi, devamsızlık yapmayı, okuldan kaçmayı burada bulduğu boşluktan öğreniyor. Yeterince sorumluluğunu üstlenemiyor. İlkokulda görmediği ve yapmadığı kadar sınavı ortaokulda görmeye başlıyor, TEOG’da ihtiyaç olacak diye notlar alabildiğince şişiriliyor. Veli-öğrenci-okul yönetimi notların yükseltilmesi peşinde. Bunu gören öğretmen alabildiğine notları şişiriyor. Böylece kimse çocuğun seviyesini öğrenemiyor. Yapılan merkezi sınav alabildiğine kolaylaştırılıyor ve 17 bin birinci çıkıyor. Herkes mutlu mu mutlu! TEOG sınavına giremeyen öğrenci bir başka zaman telafi sınavına alınıyor, öğrenci sınava gelmediği zaman öğretmen mazeretine bakmaksızın peşinden koşarak sınavını yapmaya çalışıyor. Takdir almayan öğrencinin sayısı bir sınıfta neredeyse yok gibidir. Hiç belge alamayan teşekkürle yetiniyor.

Çocuk liseye gelince derslerin çeşidi ve haftalık ders yükü biraz daha artıyor, devamsızlık mazeretsiz on güne iniyor, ortaokulda aldığı yüksek notların yarısını almaya başlıyor öğrenci. Bu sefer veli ve öğrenci yine “Ne oluyor” demeye başlıyor. Öğretmeni, yönetimi ve okulu suçlamaya başlıyor. Düşük notu gören öğrenci ve veli derslere takviye amaçlı başka yollara tevessül ediyor. Lise üçüncü sınıftan itibaren geleceğine yön verecek seçmeli dersleri seçmeye başlıyor. Kimse yeteneğine ve yapabileceğine uygun seçmeli dersleri seçmiyor, herkes gelecek vadeden seçmeli dersleri seçiyor. Öğrenci kakalamaca okulu bitiriyor. Önce YGS, ardından LYS sınavlarına giriyor. Bu sınavlara giren öğrenci sınav başlama saatinden en az 15 dakika önce sınav yerinde olmak zorunda. Olamadıysa hiçbir mazeret kabul edilmez. İştah ve hevesini önümüzdeki yıla saklar. Sınava giren çoğu öğrenci boyunun ölçüsünü alır, TEOG’da sayısız birincinin yerini birkaç birinci alır. Çoğu kimse barajı geçemez, TEOG birincisinden fazla sayıda öğrenci sıfır çeker. Çünkü burada ortaokulun zıddına dört yanlış bir doğruyu da götürmektedir. Anlatmak istediğim ilkokul, ortaokul, lise okuma ve değerlendirme arasında uçurumlar vardır. Basitten zora doğru azar azar sorumluluk verilerek makas daraltılmalıdır.

İlkokulda alabildiğine verilen geniş alan, biraz daraltılarak ortaokulda devam ediyor, lisede ise tamamen sıkboğaz etme yoluna gidiliyor. Ortaokulda çocuğun gerçek başarısı ve yeteneği ölçülemediği için veli, çocuğunun lisede değiştiğini sanıyor. Halbuki, esas çocuğun kendini ve sorumluluğunu kaybettiği alan ortaokullardır. İşin garibi çocuğa sorumluluk verilecek yer olan ortaokulda çocuklara rehberlik yapabilmek için 8.sınıf hariç müstakil bir ders saati bile yoktur. 8.sınıf ve lisede yapılmak istenen rehberlik en fazla ihtiyaç duyulduğu 5.6.7.sınıflardan esirgenmektedir.

Ortaokulda ders çeşitleri ve haftalık ders yükü azaltılma yoluna gidilebilir. Devamsızlık için bir süre belirlenebilir, Beden Eğitimi gibi öğrenciyi rahatlatacak, oyun isteğini giderecek derslere haftalık ders saatinde daha fazla yer verilebilir. Belirli bir not ortalamasını yakalayamayan öğrencinin sınıf tekrarı yapılmasına imkan verilebilir, ŞÖK ile öğrenci geçirme yöntemi kaldırılmalıdır. Özellikle ortaokullarda getirilecek eleme usulü eğitim ve öğretimde başarıyı yakalayacak düşüncesindeyim.

Kangren haline gelmiş eğitim ve öğretimi birkaç öneri ile halletmek mümkün değildir. Başka yapılması gereken hususlar da vardır. Ama ne yaparsınız ki tüm bunları yazmaya bizim sayfamız yeterli gelmez. Bu yüzden önerilerimi burada noktalamak istiyorum. 06/06/2017

5 Haziran 2017 Pazartesi

Ramazan ve ben *

Geçen yılın ramazan başlangıcı olan 6 Haziran aynı zamanda benim doğum günümdü. Ramazanda doğduğum zaman ailem isim bulmada zorlanmamış, birçok ailenin yaptığı gibi, “Bunun adı ramazan olsun” demiş. Geçen yıl ramazanın başlangıcı dolayısıyla kendi sayfam olan blogspotumda (http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/06/ramazann-ilk-gunu-ben.html) ramazanla ilgili yazdığım yazıdan bir kesit paylaşmak istiyorum:

06/06/2016 tarihi itibariyle 219.213 kişi Ramazan ismini kullanıyormuş. Türkiye'de en fazla kullanılan 58.isim. Sözlüklere göre ‘ramaz’ kökünden türemiştir. Yanmak manasına geliyor. Güneşin sıcaklığının şiddetinden gayet kızmasıdır ki böyle pek kızgın yere ‘ramda’ denir.  Bu aya ‘Ramazan’ denmesinin bir sebebi; bu ayın günahları yaktığıdır. Elmalı Hamdi Yazır'a göre bu ayda açlık, susuzluk hararetinden ıstırap çekilir. Veyahut oruç hararetinden günahlar yakılır.  Ayrıca yaz sonunda güz mevsiminin başlangıcında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen ‘ramadiyun’ mastarından gelir. Bu yağmur yeryüzünü yıkadığı gibi şehr-i Ramazan da ehl-i imanı günahlardan yıkayıp kalplerini temizlediği için bu isim ile isimlendirilmiştir. 

Özetlersek Ramazan: Yanmış, kızarmış, kızgın, yağmur anlamlarına geliyor. Bugün malumunuz Ramazan ayının ilk günü idi. İlk günde yakmadı. Hava bulutlu ve hafif rüzgarlı idi. 17 saati aşkın oruçlu olduk, ilk gün  teğet geçti, halen yakmadı. Susatmadı. Başı rahmet deniyordu. Bu akşam rahmetine de kavuştuk. Teravihe giderken ıslattı bizi.  İnşallah rahmeti daim olur bizlere.

219 bin isimden % 90'ı bu ayda dünyaya geldiği için bu ismi almıştır. Diğer 10'luk bir kesim baba ya da dedenin isminin verilmesinden ibaret olsa gerek. Ben de bugün yani Ramazan ayında doğduğumdan bana,  bu isim verilmiş. İsmimle müsemma olmuşum: Yanmış, sararmış, susamış, kızarmış görüntüm tam Ramazan'ı ifade ediyor sözlük anlamı itibariyle. Hatta öyle ki; kimine göre kırmızı, kimine göre sarı, kimine göre turuncu, kimine göre havuç renkli saçlarım alameti farikam olmuştur. Saçlarımın şimdilerde ağarmış olması sizi yanıltmasın... Hatta saçımın rengi yüzüme de vurmuş……Doğum günümle Ramazan'ı karşıladım. Rabbim nefsime ağır gelen nice ramazanlara ulaştırmayı ve bu ayda samimi bir şekilde oruç tutmayı nasip etsin cümlemize.”

Hasılı, siz yılda bir ay ramazanı yaşıyorsunuz. Ben hem ismim, hem ruhen, hem de fiziki yönümle 12 ay bu mübarek ramazan ayını yaşıyorum. Kışın üşür, yazın da yanarım. Hele bir Güneş görmeye görsün yüzüm. Kırmızı yüzüm kıpkırmızı olur. Günlerce yanmış yüzümü iyileştirmek için uğraşırım… İsim olarak sayımız fazla olduğu için bir yerde biri ‘Ramazan!’ diye seslense kime sesleniyor diye en az  birkaç kişi birden bakarız. İsmimi duyan, rengimi gören de aynı zamanda ramazanı yaşamış olur. Bereket, ramazan bu sene tıpkı geçen ramazan gibi serin geçiyor, Güneşiyle fazla yakmıyor. En azından ramazanın şu ilk on günü böyleydi. İnşallah geri kalan günler de bu şekilde geçer. Allah her zorlukla beraber bir kolaylık veriyor. Yeter ki sabretmesini bilelim, böylece muradına ereriz.

Bu vesileyle ramazan; adına uygun olarak verdiği açlık, susuzluk hararetiyle günahlarımızı yakar inşallah! Yağan yağmurlarıyla bizleri günah kirinden temizler! Kalplerimizi iman ile mutmain kılar! 05/06/2017

* 07/06/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

"Büyük mü, küçük mü?"

Belediyelerimizin hizmetlerinden birisi de tuvaletlerin bedava olması. Çarşının birçok yerinde görebilirsiniz. Yan tarafta gördüğünüz resmi bugün Zafer Meydanında çektim. Epeydir geçmiyordum oradan. Ne zaman yapıldı bilmiyorum. Ama o bölgedeki insan yoğunluğunun ihtiyacını giderecek türden bir yer olmuş. Belediyelerimizin yeni hizmet anlayışında wc'lerden para almak yok artık. Üstelik içerisi de bakımlı mı bakımlı.

Çok değil 8-10 yıl öncesinde Konya'daki tuvaletlerin Çıkrıkçılar içindeki wc hariç çoğu paralı idi. Vatandaş ihtiyacını karşılamak için mutlaka para ödemesi gerekiyordu. Çünkü her tuvaletin girişinde tuvaletin temizlik işlerine bakan kişi oturur olurdu. Çıkışta parasını alırdı. Bazıları kolonya tutar ve peçete verirdi yaptığı hizmete karşılık. 

Tuvalet ihtiyacından sonra ödenen paranın bir ehemmiyeti yoktu.  Ama kiminin parası vardı, kimin yoktu. Kim akıl ettiyse para alınmaktan vaz geçildi. belediyeleri bu hizmetinden dolayı tebrik etmek lazım. Belediyeler bu şekilde amme hizmeti verirken biz bu hizmeti takdir ederken üzümünü yediğimiz bu bağ kimin diye sormazken belediyelerimiz kaz gelecek yerden tavuğu esirgemediğini de düşünmek lazım. Bize buraları bedava yapan belediyelerimiz evlerde kullandığımız suların yanında aldıkları yüksek atık-su bedelleri onlara yeter de artar bile. Neyse bu konu ayrı bir konu.

Ben bugün Zafer'deki ücretsiz wc levhasını görünce çocukluğumdaki ücretli wc'lerin kapısında yazılı olan wc fiyatları aklıma geldi. Gerçi paramız 8-10 yıldır epey değişti ama bugünün parasıyla söyleyelim. "Büyük 1 TL, Küçük 50 Kuruş" yazılı idi. Yani tuvalet ihtiyacının büyüğünün fiyatı ayrı, küçüğününki ayrı idi. Bugün çoğumuzun Teksas Durağı diye bildiğimiz Alaaddin otobüs duraklarının karşısında bugünlerde olmayan bir tuvalet vardı. Orada yazıyordu fiyat listesi. Bazı yerlerde yazmazdı ama görevli çıkarken sorardı: "Büyük mü, küçük mü" diye. Söylediğine göre fiyatını keserdi.

Bugün hatırlamadığımız bu "Büyük mü, küçük mü" sözünü her tuvalete girişimde hatırlarım. Garibimize gitse de mantık doğru idi. Çünkü büyüğün temizlik masrafı ile küçüğünki bir olur muydu?

Sahi büyük mü yaptınız, yoksa küçük mü? 05/06/2017