5 Haziran 2017 Pazartesi

"Büyük mü, küçük mü?"

Belediyelerimizin hizmetlerinden birisi de tuvaletlerin bedava olması. Çarşının birçok yerinde görebilirsiniz. Yan tarafta gördüğünüz resmi bugün Zafer Meydanında çektim. Epeydir geçmiyordum oradan. Ne zaman yapıldı bilmiyorum. Ama o bölgedeki insan yoğunluğunun ihtiyacını giderecek türden bir yer olmuş. Belediyelerimizin yeni hizmet anlayışında wc'lerden para almak yok artık. Üstelik içerisi de bakımlı mı bakımlı.

Çok değil 8-10 yıl öncesinde Konya'daki tuvaletlerin Çıkrıkçılar içindeki wc hariç çoğu paralı idi. Vatandaş ihtiyacını karşılamak için mutlaka para ödemesi gerekiyordu. Çünkü her tuvaletin girişinde tuvaletin temizlik işlerine bakan kişi oturur olurdu. Çıkışta parasını alırdı. Bazıları kolonya tutar ve peçete verirdi yaptığı hizmete karşılık. 

Tuvalet ihtiyacından sonra ödenen paranın bir ehemmiyeti yoktu.  Ama kiminin parası vardı, kimin yoktu. Kim akıl ettiyse para alınmaktan vaz geçildi. belediyeleri bu hizmetinden dolayı tebrik etmek lazım. Belediyeler bu şekilde amme hizmeti verirken biz bu hizmeti takdir ederken üzümünü yediğimiz bu bağ kimin diye sormazken belediyelerimiz kaz gelecek yerden tavuğu esirgemediğini de düşünmek lazım. Bize buraları bedava yapan belediyelerimiz evlerde kullandığımız suların yanında aldıkları yüksek atık-su bedelleri onlara yeter de artar bile. Neyse bu konu ayrı bir konu.

Ben bugün Zafer'deki ücretsiz wc levhasını görünce çocukluğumdaki ücretli wc'lerin kapısında yazılı olan wc fiyatları aklıma geldi. Gerçi paramız 8-10 yıldır epey değişti ama bugünün parasıyla söyleyelim. "Büyük 1 TL, Küçük 50 Kuruş" yazılı idi. Yani tuvalet ihtiyacının büyüğünün fiyatı ayrı, küçüğününki ayrı idi. Bugün çoğumuzun Teksas Durağı diye bildiğimiz Alaaddin otobüs duraklarının karşısında bugünlerde olmayan bir tuvalet vardı. Orada yazıyordu fiyat listesi. Bazı yerlerde yazmazdı ama görevli çıkarken sorardı: "Büyük mü, küçük mü" diye. Söylediğine göre fiyatını keserdi.

Bugün hatırlamadığımız bu "Büyük mü, küçük mü" sözünü her tuvalete girişimde hatırlarım. Garibimize gitse de mantık doğru idi. Çünkü büyüğün temizlik masrafı ile küçüğünki bir olur muydu?

Sahi büyük mü yaptınız, yoksa küçük mü? 05/06/2017

Belediyeler asli vazifesini yapmalı!

Çocuklarımızı camiye çekmek amacıyla Türkiye çapında zaman zaman kampanyalar düzenlenmektedir. Her bir kampanyaya da ödül verilmekte. Bu sene bu kervana Selçuklu Belediyesi de katıldı. Kampanyanın adı: "Güle oynaya camiye gel...40 gün camiye gel, bisikletini al!"

Yan taraftaki afişte gördüğünüz gibi kampanyanın hangi tarihlerde olacağı, başvuruların nereye, hangi tarihte yapılacağı yazılı. 7 ve 17 yaş aralığını kapsayan kampanyada 40 gün boyunca sabah namazına gelen çocuğumuz Belediyemiz tarafından bisiklet ile ödüllendirilecek.

Görüntü güzel, kampanya güzel, hediye de güzel. Amaç çocuklarımızı camiye alıştırmak. Zira "Namaz müminin miracıdır." Kampanyada süre olarak 40 gün belirlenmiş. 40 rakamı da gereksiz yere seçilmemiş. Zira vücudun yapa yapa alışkanlık haline getirip sürekliliği amaçlamakta anladığım kadarıyla. Fıkra olarak anlatılır. Bektaşi'ye sormuşlar, "Niçin namaz kılmıyorsun" diye. Bektaşi de "Kılasım gelmiyor" demiş. "Sen 40 gün kıl, bir daha bırakamazsın, sürekli kılarsın" dediklerinde Bektaşi, "Siz kırk gün bırakın bakalım, bir daha başlayabilecek misiniz" demiş. Fıkra bu. Olmuş mu olmamış mı bilmem. Ama fıkranın içinde geçen 40 kavramı önemli burada.

Kampanyayı başlatanların iyi niyetinden şüphem yok. Niyetleri, gençleri daha çocuk yaşta iken camiye, cemaate alıştırma olsa gerek. Eğer kampanyanın bitiminde çocuklarımız yine camiye gelmeye devam ederlerse kampanya amaca hizmet etmiş olacaktır. Kampanyada niyet halis, inşallah sonucu da hayır olur diyelim.

İzin verirseniz iyi niyetle başlanacak olan bu kampanyayı eleştirmek istiyorum. Kampanya için konan ödül yüksek bir defa. Burada manevi değeri büyük sembolik hediye ve ödüller tercih edilebilirdi. Zira mevzu bahis olan namaz ve bisiklet. Bir menfaat ilişkisi söz konusu. Son zamanlarda yapılan yarışma vb etkinliklerde ödülün çıtası epey yükseltildi. Aynı amaca hizmet eden farklı STK'lar hatırı sayılır bir şekilde birbirleriyle yarışırcasına ödüllü kampanya ve yarışmalar düzenlemeye başladı. Hepsinin hitap ettiği alan ise öğrenciler. Yarışmayı gören öğrenci, "Ödülü ne" diye sormaya başladı. Hediyesi düşük olan yarışmalara pek itibar etmedi anlayacağınız. Öğrenci yarışmalara kendini yetiştirmekten ziyade ödülü kapmak için girer oldu. Ödülü düşük olan yarışmaları es geçer oldu. Burada bir menfaat ilişkisi ön plana çıkmaya başladı. Ödül yoksa ya da ödülün maddi değeri yüksek değilse pek itibar görmüyor. Belediyenin başlattığı kampanyada da ben böyle bir sıkıntı görmekteyim. Yarın çocuğumuza namazını kıl desek belki de çocuğumuz, "Karşılığında ne ödül var" diyecek. Çocuk yapacağı işte -tabir yerinde ise- bir rüşvet bekler duruma gelebilir.  Anlatmak istediğim ödülün çıtası yüksek olmamalı.

İkinci bir eleştirim, kampanyanın belediye tarafından organize ve finanse edilmesi. Bu işi -eğer illaki yapılması gerekiyorsa- belediyeler yapmaktan ziyade STK'lar yapmalı diye düşünüyorum. Belediyeler asıl vazifelerini yapmalı, belediyenin imkanlarını bu şekilde harcamamalı diye düşünüyorum. Belediyeler yapacağı etkinlik, düzenleyeceği kampanya ve yarışmalarla haber olacağına asıl vazifeleri olan şehir planlayıcılığı üzerine eğilseler daha iyi olur. Şehrin yeni yollara ihtiyacı var mı, alt yapımız tamamlandı mı, trafiğin akışı nasıl, şehrin su ve ulaşım durumu nedir, niçin yaptığımız asfalt uzun ömürlü olmuyor, neden sık sık kaldırım taşlarını değiştiriyoruz..gibi konulara kafa yormalıdır. Bize yaşanabilir sorunsuz bir şehir bırakmanın ve ölmez eserler vermenin yollarını aramalıdır.

Hani bir şemsiye tamircisi, yazdığı şiirleri "Nasıl olmuş, bir inceler misin" diye  ünlü şaire göndermiş, Şair şiirlere bakınca şemsiye ustasına şiirleriyle birlikte bir de not yazmış: "Efendim! Siz sadece şemsiye tamirciliği yapınız, başka bir işe karışmayın" demiş. O hesap belediyelerimiz de sadece kendi işleriyle uğraşsalar daha iyi olur kanaatindeyim. 05/06/2017

Konya'da orucun uğramadığı yer

Konya'da orucun, ramazanın uğramadığı yer desem hemen aklınıza otogar gelir. Hayır, derim. O zaman hastane dersiniz. Yine hayır, derim. O zaman neresidir burası? Sizi oruç oruç fazla uğraştırmayayım: Alaaddin Tepesi.

Baştan söyleyeyim, kimsenin oruç tutup tutmadığında değilim. Tutan kendisine tutar, tutmayan da kendine tutmaz. Kimseyi ayıplayacak değilim. Ne tutan benim sevabıma ortaktır, ne de tutmadığı için sevabını almayan kişinin ecri bana yazılıyor. O zaman derdin ne derseniz? Benimki bir merak daha doğrusu. Birkaç yıl öncesinde yanıma iki arkadaşı alıp yıllardır çıkmadığım Alaaddin Tepesine çıktım bir ramazan günü. Mevlana Türbesine batan tepeden çıktım, tepenin zirvesinde biraz oturdum, sonra İnce Minare tarafından indim, uzaklaştım. İstisnalar kaideyi bozmaz ama ne kadar kişi görmüşsem ya sigara içiyor, ya bir şeyler yiyor gördüm. Anlaşılan ramazan uğramamıştı bunlara ve buralara. Çarşını ortasında olmasına rağmen çoğu kimsenin uğrak yeri değil burası, etrafında döner, işini halleder, çeker gider. Tepe, ipini koparmış kimselerin daha rahat hareket edebileceği zula bir yer olmuş. Her bir tarafı lalelerle süslü tepe bu tiplere hizmet ediyor. Herhangi bir değişiklik var mı diye bugün o değilden İnce Minare tarafından yukarıya doğru bir çıktım, zirveye varmadan geri döndüm. Zira birkaç yıl öncesindeki gördüğüm manzaradan farklı bir durum yoktu. Yayılmış yine birileri. Kimi aşk-meşk peşinde, kimi vakit geçirmeye çalışıyor. O güzelim tepe bu tiplerin tekelinde.

İyiler veya bir memleketin dokusunu oluşturan, kültür ve geleneğini oluşturan insanlar nereyi terk etmişse tabiat boşluk kabul etmez misali boşluklar birileri tarafından doldurularak sahipleniliyor. Artık gerçek sahiplerine yabancılaşıyor buraları. Şehrin gerçek sahipleri buraları terk edince ipi kopuk insanların meskeni haline geliveriyor hemen. benim bu değerlendirmem sadece Alaaddin Tepesiyle sınırlı değil. Konya'nın merkezi sayılan Arapoğlu Makası, Şems civarı artık bir başkalarının elinde. Ne buralarda kalan var, ne de uğrayan. kazara işi olan varsa hızlı bir şekilde işini halledip uzaklaşıyor buralardan. Artık buralar her türlü kötülüğün yeri oldu denebilir. Konya'nın dokusunu değiştirecek kişiler cirit atıyor buralarda. Hem gece hem gündüz. Bizler kafamızı gömüp şehrin dışını mesken edindik. Şehrin dışında temiz hava bol gıda alıyoruz almasına. Ama Konya'nın can damarı denilen mevkiler kaybedilmiş. Kendimizi kurtardık diye şükrediyoruz.

Dışarıdan Konya'yı görmeye gelen birinin uğrak yeridir Alaaddin tepesi ve Şemsi Tebrizi Türbesi civarı. Şehrimize misafir olarak gelen kişiler bu kişilerle muhatap oluyor, memleketine döndüğü zaman Konya'yı anlatırken bu bölgelerde gördüğüyle anlatacak şehrimizi. Şehri dokusunu değiştiren bu görüntüler öyle zannediyorum hiçbirimizin hoşuna gitmez.

Çok değil, çoğumuzun  çıkıp çay içtiğimiz, çekirdek çitlediğimiz, manzarasını seyrettiğimiz ve hatıra olsun diye fotoğraf çektirdiğimiz Alaaddin tepesini başı boş insanlara terk etmememiz gerektiğini söylüyorum. Konya'nın hassasiyetlerine uygun davranan kişilerin toplu halde buralara çıkıp eski hatıralarını canlandırmasını istiyorum. Çıkalım ki bize yabancı olan kişiler bizim varlığımızdan rahatsız olsun. Ama tek başına çıkmayalım, çünkü tek kişiye zarar da verebilirler. Belediye, zabıtası vasıtasıyla, polis de asayişiyle buralarda sık sık kontroller yapmalı diye düşünüyorum. 05/06/2017