26 Nisan 2017 Çarşamba

Evet oyları niçin beklentilerin altında gerçekleşti?

Referandum öncesi kamuoyunda evet oylarının yüzde 60’lar civarında olacağı şeklinde bir beklenti vardı. Sonuç, halk sistem değişikliğine yüzde 51,40 ile onay verdi. Bunun sebepleri üzerine kamuoyunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Ben de acizane evet oylarının beklenildiği gibi olmadığının nedenleri üzerine kafa yormak istiyorum.

1.Kamuya eleman alımında, yönetici ve öğretmen atamasında sözlü mülakata yer verilmesi.
2.Halk arasında FETÖ soruşturması çerçevesinde kamuda açığa alınan ve ihraç edilenler arasında masumların olduğu kanaatinin olması, ihraç ve açığa almaların nerede duracağının kestirilememesi, kurulan komisyonlarda bazı komisyonların kraldan daha fazla kralcı kesilmesi,
3.FETÖ ile ilgili temizlik hareketinin aşağıyla sınırlı tutularak yukarıya özellikle üst bürokrasi ve siyasilere dokunulmaması.
4.Okullara görevlendirilen müdür ve yardımcılarının ağırlıklı olarak bir sendika üyeleri arasından seçilmesi,
5.Proje okul kapsamına alınan okullara öğretmen alımında objektif bir kriterin olmaması ve bu okullarda çalışan öğretmenlerin tedirgin olması,
6. Günümüz gençliğinin Türkiye’nin 2002 öncesi şartlarını bilmemesi,
7.Sistem değişikliğinin sırf Erdoğan için yapıldığı algısının oluşturulması, Erdoğan sonrasının muamma olduğunun pompalanması,
8.Ekonomik verilerin iyiye gitmemesi, piyasada bir durgunluğun olması, enflasyonun çift hanelere çıkması, gıda vb ürünlerdeki fiyat artışları,
9.Taşeron işçilere kadro sözünün yeterince yerine getirilmemesi,
10.Referandumun sistem değişikliğinden ziyade Erdoğan severler ve nefret edenler şekline dönüştürülmesi, tek adamlığa gidiliyor propagandası, bir kişiye verilen yetkilerin fazla olduğu fikrinin empoze edilmesi,
11.Yargının daha da bağımlı hale geleceği korkusu,
12.Evet kampanyasında teşkilatların yeterince ağırlığını koymaması, teşkilatlarda ve vekillerde nasılsa bizim adımıza meydanlarda Erdoğan var rehavetine kapılması,
13.Mahalli idarelerde birçok belediye başkanının yeni bir icraat ortaya koymayıp kendini tekrarlar duruma gelmesi, halkın içerisine girmemesi, kalıcı hizmetlere yönelmemesi,
14.Bazı danışmanların eyalet sistemini dillendirdiğinin iddia edilmesi,
15.Anayasa değişikliğinin referanduma götürülmesinde aktif rol alan partinin kendi teşkilatına yeterince hakim olamaması,
16.Propagandanın başlarında hayır oyu vereceklerin bölücü terör örgütlerinin ekmeğine yağ süreceği şeklindeki açıklamalar,
17.Referandum atmosferinde yapılan mitinglerde getirilen yeni sistem anlatılacağı yerde sürekli ana muhalefet liderinin eleştiri konusu yapılması,
18.Referanduma az bir zaman kala evet oylarının yüzde 60’lar civarında olacağı şeklinde açıklanan anketlerin evet oyu vereceklerde bir rehavete dönüşerek sandığa gidilmemesi,
19.Referandumda hayır oyu vereceğini açıklayan bazı kişilerin işlerini kaybettiğinin kamuoyunda dillendirilmesi,
20.Geçmişte birlikte çalışılmış yol arkadaşlarının basındaki bazı kalemşörler tarafından ciddi bir eleştiri bombardımanına tabi tutulması, yukarının bunlara sessiz kalması, 26/04/2017

Dört doğruya bir doğru da bizden

Türkiye sınav ülkesi dense yeridir. Ortaokulu bitirince başlayan merkezi sınav maratonu üniversiteye girme, sonrasında da devlette bir işe girmek için KPSS ile devam eder. Sınavların genelinde dört yanlışın bir doğruyu götürmesi şeklinde bir sistem uygulanır. Bildiğim kadarıyla bunun tek istisnası TEOG sınavıdır. Bu sınavda yanlışlara verilen cevaplar doğruyu götürmüyor.

Bugün milyonlarca ortaokul öğrencisinin ter döktüğü TEOG sınavları yapılıyor. Bir gün öncesinde televizyonlarda ne var ne yok diye kanalları gezinirken sahasında uzman biri sınavla ilgili öğrenci ve anne-babalara tavsiyelerde bulunuyordu. Biraz dinleme imkanım oldu. Konuşmasının sonlarına doğru “Bu sınavda dünyada bir ilk olarak yanlışlar doğruyu götürmüyor. Yani yanlış yapmanın öğrenciye bir zararı yok. Öğrencinin boş bırakmamasını öneririm. Yapamadıklarını rastgele atmaktan ziyade doğru yaptıkları seçeneklere bir göz atmasında fayda var. Diyelim ki öğrenci en fazla işaretlediği doğru seçenekler  A ve C seçeneklerinde yoğunlaşmış ise boş bıraktığı seçenekleri B ve D seçeneklerine paylaştırması yerinde olur. Çünkü üç aşağı beş yukarı doğru seçeneklerin dağılımında bir oran vardır. Doğru olarak tutturma ihtimali daha yüksek…” şeklinde tüyolar veriyordu. Bu şekil kopyayı vermek için işin uzmanı olmak gerekmiyor. Bizde zaman zaman öğrencilere bu şekilde yol gösteriyoruz. İşin garibi buna yol gösterme diyoruz. Atmanın ve sallamanın mantıklıcası da denebilir buna.

İşin uzmanı olanların veya uzmanı geçinenlerin gösterdiği bu yöntemi görünce doğruyu bulma yöntemlerimize şaşırmadım değil. Maalesef eğitimde geldiğimiz nokta bu. Doğruyu bul da nasıl bulursan bul. Atmanın acaba başka yöntemi olamaz mı? Aşağıda sanal alemden alıntıladığım fikir babasının kim olduğunu tespit edemediğim bir öneri var. Üzerinde düşünmeye değer. “Neden sınavlarda ‘4 yanlış bir doğruyu götürür’ şeklinde bir uygulama ile
öğrenciler cezalandırılırlar da; ‘4 doğru bil, bir doğru da bizden’ şeklinde bir kampanya başlatılıp zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?” Öneriyi nasıl buldunuz bilmiyorum ama kanaatimce uygulanmaya değer. Çünkü bilinçli yapan, doğru yapacağım diye kendini riske atan öğrenciye bir ödül söz konusu burada. Öğrenci boş bıraktıklarını rastgele işaretlemektense bilerek işaretlemesine bir katkı var. Tamam, yanlış yapan öğrenci yaptığı yanlıştan dolayı cezalandırılmasın. Ama atmaktan ziyade “Ben bu soruyu bilmiyorum” diye boş bırakmasında fayda var. Çünkü bilmiyorum demek ilmin yarısı denir bizde. Kişinin kendisini bilmesidir bu. Hatta “Lâ edri” diye ifade edilir çoğu kimse tarafından.

“Dört doğruyu bil, bir doğru da bizden” uygulaması puan eşitliğinin de önüne geçebilir. Öğrenci merkezi sınavlarda 100 tam puan alacaksa bu şekilde 125 tam puan almış olur. Eğitim sistemimizde uygulamadığımız sistem kalmadı. Bir de bunu uygulasak sanırım kıyamet kopmaz. Eksileri çıkarsa atarız çöpe. Yerine yeni bir sistem buluruz. Bu konuda çok tecrübeliyiz değil mi? 26/04/2017


Endişenizde haklısınız bayım! *

Hepimiz biliriz ki Kandil PKK'nın yuvalandığı yer. PKK şimdi ikinci bir karargah için Sincar'ı üst seçmiş durumda. Türkiye, PKK'nın ikinci bir yerde yuvalanmasının önüne geçmek için hava harekatı düzenledi. ABD Dışişleri Bakanlığı, “TSK'nın Sincar'a yaptığı operasyon sonrası endişeli olduğunu” belirten bir açıklamaya yer verdi.

Türkiye'nin stratejik ortağını endişelendirmeye hakkı yok diye düşünüyorum. Sonra biz kimiz ki operasyonumuzla dünyaya dizayn veren büyük bir ülkeyi endişelendirmek. Ne haddimize. Derhal Türkiye hava harekatını durdurmalı. Türkiye'nin dostlarımızın midesini bulandırmaya hakkı yok. Yerini ve haddini bilmeli. Stratejik ortağımız az mı çaba sarf etti, az mı masraf etti PKK'yı kurmak, beslemek ve büyütmek için. Sonra insafa sığar mı daha yeni yerleşen örgütü daha tam yerleşmeden bombalamak. Bizde su içerken  bile yılana dokunulmaz.  Ayrıca dostumuza lazım bu örgüt. Onlar oraya iyice yerleşecekler ki efendilerinin hizmetine koşacaklar. Yerine iyice yerleşemeyen amirinden aldığı emirleri nasıl yerine getirecek? Türkiye sınırlarını aştı iyice. Bir defa sınırları dışında bir yere Türkiye’nin operasyon düzenlemesi hoş değil. Bu, Türkiye’nin işi değil. Türkiye’nin işi ülke sınırları içerisine bir terörist girerse ya o teröristi görmezden gelecek, ya “Beyefendi! Lütfen silahını indirir misin,” diyecek. Teröristle asker veya polis arasında çatışma çıkacak. Terörist elindeki silahla karşısındakileri tarayacak. Yeterince güvenlik kuvvetlerimizi öldürdükten sonra canı alınacak. Çatışma sonucunda şehit olan güvenlik güçlerimiz için siyasiler: “Bunun kanı yerde kalmayacak” şeklinde açıklama yapacak. Ardından şehitlerin cenaze törenine katılacak. Yaralı ailesine baş sağlığı dileyecek. Şehit ve gazi ailelerinin özlük haklarını iyileştirecek…Bu, yıllardır böyle idi. Şimdi ne oldu da Türkiye değişti. Hem içerideki teröristlere göz açtırmıyor, hem de ülke sınırları dışarısında operasyona imza atıyor. Bir defa Türkiye çizmeyi aştı. Türkiye’nin görevi pansuman tedbirlerle uğraşmak. Terörü kesin yok etme gibi bir görevi yok. Sonra bir örgüt kolay mı kuruluyor? Maliyetini hiç düşünüyor mu Türkiye. Bu böyle gidemez.

Türkiye kabuğuna çekilmeli, kendi başına ülkesini korumak için inisiyatif almamalı. Başta stratejik ortağımız olmak üzere 1963 yılından beri kapısında beklediğimiz AB ülkelerini endişelendirmeye mahal vermemeli. Hatta gidip Sincar’ın alt yapı vb hizmetlerini kendi elleriyle yapmalı. Attığı her bir bomba, öldürdüğü her bir terörist için binlerce kez özür dilemeli; verdiği zarardan dolayı örgüte, öldürdüğü her bir can için ailelerine yüklü maddi tazminat ödemeli. Bir terörist kolay mı yetişir sanıyor Türkiye. Bundan sonra da bir harekata kalkışmamalı. Eğer iç siyaset için bir operasyon yapacaksa önce stratejik ortağımıza günler öncesinden haber vermeli. Ortağımız da örgütün ileri gelenlerine haber uçurmalı. Örgüt de geçici bir süreliğine Sincar’ı boşaltmalı. Türkiye uçakları da boşaltılmış karargahın taşını toprağını bombalayarak zayiat vermeden geri gelmeli.

Ben bugüne kadar ülkemin başka ülkeden hiç özür dilemesini istemedim. Ama bu defa durum farklı. Türkiye dostlarımıza endişe veren bu haddini bilmez operasyonundan dolayı mutlaka birinci elden özür dilemelidir. Bir defa Türkiye’nin sonuç alma gibi bir görevi yoktur. Önemli olan dostlarımızı memnun etmektir. Hasılı yıllardır peşinden koştuğumuz, bir dediklerini iki etmediğimiz ağabeylerimize karşı çok ayıp etmiş oluyoruz. 26/04/2017



* 29/04/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.