19 Mart 2017 Pazar

Çanakkale Ruhunu Kaybetmemek *

Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti Makedonya, Romanya, Kafkasya, Irak, Filistin-Suriye, Hicaz, Kanal ve Çanakkale olmak üzere 8 cephede   Rusya, Büyük Britanya, Fransa, Sırp ve bir kısım Araplara karşı savaşmıştır. 1914-1918 yılları arasında savaş 4 yıl sürmüştür. Cephelerden sadece Çanakkale cephesinde dillere destan bir başarı gösterilmiş, Çanakkale’de düşmana geçit verilmemiştir.

Mondros Mütarekesiyle birlikte ateşkes ilan edilmiş. Almanya’nın yanında savaşa giren Osmanlı;  savaşı kaybetmekle kalmamış, ülkesi İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiş, başlattığı Kurtuluş mücadelesi 11/10/1922 Mudanya Mütarekesine kadar sürmüştür. Giden topraklara mı yanarsın, koskoca devletin yok olduğuna mı? Vatanı korumak için canını ve malını siper ederek şehit düşenlere mi üzülürsün, savaş sonucu sakat kalıp gazi olanlara mı veya mezarı bile belli olmayan kayıp insanlarımıza mı? Bugünden baktığımız zaman I.Dünya Savaşının Osmanlı topraklarını paylaşmak için Batılılar arasında bir danışıklı dövüşün yapıldığı anlaşılmaktadır. Vatan toprağı olarak bugün bize kala kala 783.562 km² bir toprak parçası kalmıştır. Vahşi Batı, ölümü gösterip sıtmaya razı etmiş bizi.

TC kurulduktan sonra kaybettiğimiz topraklara ve  insanına sırtımızı dönerek yönümüzü Batı ile ilişkileri geliştirip onların değerlerini almak için çaba sarf etmişiz. Yine bugünden baktığımız zaman bize küçücük bir toprak parçasını reva gören Batı, değerlerimize de yabancılaşmamızı sağlamıştır. Amacım geçmişi eleştirmek, yapılanları övmek ve yermek değildir. Bir tespitte bulunmaktır. Dilipak’ın dediği gibi: “Tarih bir övgü ve yergi değildir. Bir milletin tecrübesidir.” Önemli olan geçmişten ibret almak ve geleceğe emin adımlarla ilerlemektir. Bu ülke için emek sarf eden insanlara, ölümü göze alanlara, yaralanıp sakat kalanlara minnet borcumuz var.

Her yıl 18 Mart geldiği zaman “Çanakkale Deniz Zaferi” ile ilgili anmalar yapılır. Bu vatanı bize bırakmak için göğsünü siper edenlerden sitayişle bahsederiz. Nedense gündemimizde sadece Çanakkale var. Diğer cephelerden pek bahsedilmez. Birkaç yıldır Irak Cephesinde İngilizlere karşı gösterilen ‘Kût'ül-Amâre’ başarısından bahsedilmekte. Yani demek istediğim diğer cephelerin pek esemesi okunmaz bizde. Tarihimizi hatasıyla sevabıyla bilmemizde fayda var diye düşünüyorum. Öncelikle eğri oturup doğru konuşalım. 8 cephede yedi düvele karşı mücadele eden Osmanlı, Çanakkale Cephesi dışındaki cephelerde mağlup olmuştur. Düşmana geçit vermediğimiz Çanakkale’de -askeri kaynaklara göre- 56 bin 643 şehit vermişiz. 97 bin 7 sakatımız, 11 bin 178 kaybımız olduğu belirtilmektedir. Teşbihte hata olmaz biliyorsunuz. Bu, şu demektir: Bir maç düşünün. 8 gol yemişiz, bir gol atmışız. Sonuçta 8’e 1 mağlubuz. Bugün maçın tümü üzerinde değil sadece maçın belli bir anında gösterdiğimiz başarıdan övgüyle bahsediyoruz. Attığımız şeref golü var sadece. Kaybettiğimiz toprak parçasını da büyük bir hipermarkete benzetirsek, babadan miras kalan koca bir işletme, miras üzerine konan üç evlat sayesinde iflas ettirilmiş, bize kala kala bir bakkal dükkanı (783.562 km² bir toprak) kalmıştır.

Bazı insanlar niyet okumayı iyi bilir. Sakın bu kalan toprak parçasını küçümsediğim anlamı çıkmasın. Savaşın bir cephesinde gösterdiğimiz başarıyı gündeme getirirken diğer cepheleri göz ardı etmemek lazım. Bugün artık övgü-yergiden ziyade tecrübelerimiz konuşmalıdır. Zira sadece övgü ve yergi bize zaaftan başka bir şey vermez. Koca bir vatan toprağını hangi emellerle, kimler sayesinde kaybettik? Tekrar gafil durumuna düşersek bugünkü küçük toprak parçasını da arayacağımız işlenmelidir. Yeni yetişen nesle vatanı uğrunda şahadeti göze alabilecek Çanakkale ruhunu vermek lazım. O ruhun yaşadığına inanıyorum. Nitekim aradan 100 yıl geçmiş olsa da 15 Temmuz 2016’da bunu bu millet gösterdi. Sadece zayiat farkı var. Çanakkale’de 56 bin (halk arasında 250 bin), 15 Temmuz’da ise 250 şehit verdik.

2019 yılından 1915’lere doğru göz atarsak Canavar Batı, hala Osmanlı’dan kopardığı toprakların peşinde. Osmanlı’nın bıraktığı yerlerin hiçbirinin yüzü de gülmüyor. Çünkü savaş hala bitmemiş görünüyor. Anlaşılan paylaşım devam ediyor. Gözümüzü açmamızda fayda vardır. 2016’nın 15 Temmuz’unda yeniden yaşadığımız kurtuluş savaşı, unutmaya yüz tuttuğumuz Çanakkale ruhunu yeniden canlandırdı. Bizi birbirimize daha kenetlendirdi. Bu ruhu unutmamamız lazım. Allah, birlik ve beraberliğimizi daim eylesin. Bizi vatansız bırakmasın.

*18/03/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

18 Mart 2017 Cumartesi

MEB'in yaptığı açık lise sınavları *

2017 YGS sınavları yapıldı. Sınava giren iki milyonun üzerindeki öğrenci 160 soruya cevap vermek için 160 dakika ter döktü. Öğrenciler zamanla yarıştı. ÖSYM'nin yaptığı bu tür sınavlarda çoğu öğrenci soruları yetiştiremediğinden şikayetçi olur. Çünkü tüm soruları çözebilmesi için öğrenci dakikada bir soru çözmek zorunda. Öğrencilerin erken bitirme diye bir durumu söz konusu olmaz. Zaten bitirse de 120 dakikadan önce salonu terk edemez. Sınava katılım da yüzde yüze yakın olur.

TEOG, MTSK ve AÖL gibi sınavları da MEB yapar. Bu sınavlar ise ÖSYM'nin yaptığı sınavların tam tersi olur. Özellikle açık lise sınavlarına katılım yüzde yetmişlerde kalır. Yani öğrencinin en az dörtte biri sınava girmez. Her sınavda öğrenci en fazla altı dersten sınava girer. 120 soruya 180 dakika süre verir. Öğrencinin her bir soruya ayıracağı cevaplama süresi 1,5 dakikadır. İlk yarım saat öğrencinin salonu terk etmesi yasaktır. Sınava giren öğrencilerin en az yarısı ilk yarım saatin bitmesini iple çeker. 120 soruyu hızlı bir şekilde cevap kağıdına desen çizer. İlk 20 dakika içinde yapar bunu. Geriye kalan 10 dakikayı da dinlenerek geçirir. Çünkü yorulmuştur. İlk yarım saat dolar dolmaz salonun yarısı boşalır. Geriye 5-6 öğrenci kalır. İkinci yarım saatte de 2 kişi hariç diğerleri sınavı bitirir çıkar. Geriye salonda iki öğrenci, iki de görevli kalır. Öğrencilerden biri bitirse de dışarı çıkamaz. Çünkü diğer öğrenciyi beklemek zorundadır kural gereği. Sınavını bitiren oflasa, sızlasa, homurdansa çare yok. Mecburen bekler. Sınav olan öğrenci ise 2 görevli ve bir öğrenciyi bekletmekten dört köşe olur. MEB'in kendisine verdiği bu sınırsız hakkı kullanır. Herkesin kendisini beklediğini hissetse de rahatsız olmaz. Hatta soruları bitirdikten sonra tekrar geriye döner, bir de kontrol eder. Çünkü zaman sınırı yok. Ara sıra görevliye ne kadar süre kaldı demesi ise patlamaya hazır üç kişiyi çıldırtmaya yeter. Ama görevlinin görevidir ne kadar süre kaldığını söylemek. Görevliler beklemekten dokuz doğururken sınav olan tek kişi dokuz takla atar. Böyle bir durumda görevliler sabır sınavına tabi olurken adayımız ise değerli olduğu hissine kapılır. Öyle ya...kendisini kaç kişi bekliyor? İki sınav görevlisi, üç sınav komisyonu, sınavda görevli emniyet görevlileri, il temsilcisi, kurye, yardımcı personel vs. Acaba MEB, bu öğretmenler sınavdan çok para alıyor, erken çıkarlarsa aldıkları parayı hak etmemiş olurlar diye düşünüp her sınavda bu şekil öğrencileri özellikle seçmiş olmasın(!)

Anlatmak istediğim MEB'in sınavlarında bir dengesizlik ve anormallik var. Açık lise sınavlarında katılım niçin yüzde yüz olmaz? Çünkü MEB sınavı ücretsiz yapıyor. Öğrencilerden sadece dönemlik 15-20 lira gibi bir kayıt yenileme ücreti alıyor. Niye girsin ki öğrenci sınava. Çünkü girdiği sınav ÖSYM'nin sınavları gibi tuzlu değil. Derse ciddi asılıp mezun olayım, kısa zamanda bitireyim derdi olmaz.

Sınavın süresi zaten anormal. Toto oynayanlarla ciddi asılanlar gibi iki zıt kutup aynı salonda. Üstelik sınav ÖSYM sınavlarına göre daha kolay. Verilen süre fazla. İçinizden: “Görevlisiniz, parasını alıyorsunuz, bekleyeceksiniz” diyebilirsiniz. Görevliler beklemeye bekleyecek. Bunda sorun yok. Tüm öğrenciyi beklemek var, bir de sadece bir kişiyi beklemek var. MEB'in örgün eğitime devam edemeyecekler için getirdiği bu sistem çok güzel. Okumak isteyen, diploma almak isteyen için yaş sınırlaması olmadan bir imkan veriyor. Sınav için epey masraf ediyor.

Sınavlardan verim elde edilebilmesi için MEB süre sınırlaması getirmeli, öğrenci zamanla yarışmalı, sınava müracaat ettiği halde geçerli mazereti olmadan girmeyenlere yaptırım uygulamalı. Öğrencinin sınava katılımını sağlamak için girdiği sınav başına ücret almalı. Belirli bir sürede dersleri veremeyenin ilişiği kesilmeli. 18.03.2017

* 20/03/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


"Bu kadar yetki peygamberi bile bozar" *

Referandum öncesi siyasiler meydanlara indi. Önünde halkı ve canlı TV kanalını gören galeyana gelip coştukça coşuyor. Hepsi de dürüstlük abidesi bir görüntü çiziyor. Kimi niçin 'evet' denmesi, kimi de niçin 'hayır' denmesi gerektiğini anlatıyor meydan ve salon konuşmalarında. Verdikleri örneklerle kimi isabet ettirirken kimi de pot kırıyor.

Başlığımdaki cümle bir zamanların müzmin ama muhalefet liderine ait. Gelen tepkiler üzerine herhangi bir peygamberi kastetmedim açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Aklı sıra yeni anayasa değişikliğinde evet çıktığı takdirde cumhurbaşkanına verilen yetkilerin fazla olduğuna işaret etmek isterken verdiği örnek, kaş yapacağı yerde göz çıkardı. Güya bu yetkilere peygamber bile sahip değildi. Şayet yetkisi sınırsız olsaydı bozulurdu, demek istedi. Maksadını aşan bir benzetme ve örnekleme idi. Düzeltmesinde Hz Muhammed'i kastetmediğini, herhangi bir peygamber açıklaması da yeni izaha muhtaçtır. Çünkü hiçbir peygamber kendi başına buyruk değildir. Allah'a karşı sorumluluğu vardır. Onlar sorumluluk çerçevesinde hareket etmiş, kendi nefsine uymamışlardır. Toplum nezdinde sınırsız bir yetkiye sahip olsa da Allah'a karşı sorumluluğu olduğundan kavmine karşı astığı astık, kestiği kestik şeklinde bir davranış içerisine girmemişlerdir. İşlediği günahlar varsa -ki biz bunlara zelle diyoruz- Allah tarafından hemen uyarılmıştır. Hatası söylenir söylenmez 'Sem'an ve tâaten' diyerek tövbeyi istiğfarda bulunmuşlardır.

Eski Genel Başkan Peygamberin veya peygamberlerin misyonunu biraz bilmiş olsaydı böyle bir örnekleme yoluna gitmezdi. Çünkü hiçbir peygamber makam-mevki, şöhret ve koltuk peşinde koşmamıştır. Varsa yetkisi?  Onlar, yetkisini Allah'tan almıştır. Çok öteye gitmeye gerek yok. Peygamberlik iddiasından vazgeçmesi için Mekkeli müşrikler amcası Ebu Talib'e gelmişler: Hasta ise tedavi ettirelim, para istiyorsa paraya boğalım, evlenmek istiyorsa en güzel kızla evlendirelim, başımıza başkan seçelim, demişlerdi. O ise, değil bunları; bir elime Ay’ı, diğerine Güneş'i koysalar ben bu davadan vazgeçmem, diyerek vaat edilen dünyalık her şeyi elinin tersiyle itmişti. Çünkü O, tıpkı diğerleri gibi karşılığını hep Allah’tan bekledi, kimseden bir beklenti içerisine girmedi. Sonra peygamberlerin tarihinde hiç diktatör peygamber örneği var mı? Kimse var diyemez.

Siyasiler mikrofonu görünce kendilerinden geçmemeli, ağızlarından çıkanı bilmeliler. Bin düşünüp bir konuşmalılar. Siyasi konuşmalarında mümkün olduğu kadar dini söylem kullanmamalıdırlar. Şayet kullanacaklarsa –kendileri bilmiyorsa bile- en azından yanlarında bu işleri iyi bilen bir danışman bulundurmalarında fayda vardır. Çünkü siyasi hayatımız gaflarla doludur. Her gaf rakibine malzeme verir. Ava giderken avlanma durumuna düşer. Kendini ve görüşünü anlatacağı yerde savunma yapma durumuna düşer.

Siyasiler de görüşlerini açıklarken rakibinin gafı üzerine siyaset yapmamalıdır. İrticalen konuşan bir insanın sürç-i lisanı olarak değerlendirmeli. Rakibini alt etmek için balıklama atlamamalıdır. Konuştuklarında halkı doğru bilgilendirme yolunu seçmelidir. Rakibini ezerek oy almaktan ziyade kendi görüşünü söyleyerek halkı ikna etme yoluna gitmelidir. Yapılan gafı sürekli gündemde tutmamak gerek.

Siyasete giren, siyaset yapan kişilerin de halkın değer yargılarını, dini hassasiyetlerini bilmesinde ve gözetmesinde fayda vardır. 18/03/2017

* 22/03/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.