10 Mart 2017 Cuma

Politize olmuşuz **

Bu ülkede hiç olmadığı kadar siyasete zaman ayrılır, nerede bir iki kişi görseniz konuşmaları arasında mutlaka siyasete yer vardır. Bu topraklarda 7 gün 24 saat, 365 gün, ömür boyu siyaset konuşulur dense abartmış olmayız.

İşin garibi herkes politize olmuş durumda. Bir partinin üyesi, delegesi, ilçe-il başkanı, encümen, milletvekili gibi profesyonelce siyaset yapanların yanında partide hiçbir görevi olmadığı halde yediden yetmişe amatörce siyaset yapanları da vardır. Bu işi amatörce yapanlar görevi itibariyle siyaset yapanlardan daha fanatik bir şekilde siyasetin içinde. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de. Çoğu zaman da kırgınlık ve küskünlüklere sebebiyet vermektedir. Maalesef toplumca politize olmuş durumdayız. İşin garibi faydası da yok, birbirimizi üzmekten başka.

Siyaset konuştuğumuz kadar, siyasete önem verdiğimiz kadar işimize ve gücümüze yoğunlaşamıyoruz. Siyasete odaklandığımız kadar işimize yoğunlaşsak inanın çözemediğimiz sorun, üretmediğimiz katma değer kalmaz. Öbür dünyada öyle zannediyorum, vaktimizi nerede harcadığımıza dair sorulacak soru bizi epey terleteceğe benziyor. Bu dünyada ise zamanımızı boşa harcadığımıza mı yanalım, tartışırken kalp kırdığımıza mı yanalım, esas işimizi aksattığımıza mı yanalım?

Her gün siyaset yapmak, siyaset konuşmak aslında gelişmişlik düzeyimizi ve çapımızı da göstermektedir. Nietzsche: ‘‘Bir ülkede edebiyat ve sanattan çok siyaset konuşuluyorsa, o ülke üçüncü sınıf bir ülkedir.’’ demektedir. Bu sözden sonra fazla söze ne hacet! Durumumuz ortada maalesef.

Bırakalım siyaseti meslek edinenler yapsın bu işi. Biz de işimize ve gücümüze bakalım. Siyasiler konuşsun. Önümüze sandık konduğu zaman en son biz konuşalım sandıkta. Başkasının fanatiği ve militanı olmayalım. Zaten faydası da yok. Çünkü herkesin safı belli... 10.03.2017

25/03/2017 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Mart 2017 Perşembe

Ankara'nın mezarlarına bak!

İki yıl önce bir dostumun babasının vefatı üzerine Konya'dan dört arkadaşla birlikte Ankara Gölbaşı ilçesine giderek cenaze merasimine katıldık. Şehirde bir caminin havlusunda cenaze namazını kıldıktan sonra mevta,  cenaze nakil aracına kondu. Biz arabamızla kabristana gittik. Buraya kadar her şey normal seyri içerisinde devam etti. Mezara girdiğimiz zaman daha önceden belediye tarafından hazırlanmış çok sayıda mezar yeri gördüm.

Kepçe ile sıradan aynı hizada açılmış mezarların dört bir tarafına beton atılmış. Hazırlanan bu mezar yerlerinin üstü yine daha önceden hazırlanmış beton kapaklarla kapalı bir şekilde bekletiliyor. Mevtası olan kişi mezarlıklar müdürlüğünden defnedeceği mezarın numarasını alıyor. Çünkü her mezara bir numara veriliyor. Sanırım mezar yeri de paralı olsa gerek. Cenaze namazı evine yakın bir camide kılınıyor. Ardından  defin için belediyece belirlenmiş mezar yerine getirilerek hazır mezarın kapakları açılıp cenaze konduktan sonra hazır betondan yapılmış, kulplu üç kapak üstüne konuyor, beton kapağın üzeri kenarındaki az miktardaki toprakla kapatılıyor. Okunan Kur’an ayetleri ve yapılan duadan sonra işlem bu şekilde sona eriyor. Mezarlıktaki düzen ve tertip mükemmel denebilir. Fakat bana garip geldi. Demek ki Gölbaşı'nın defin işleri geçmişten günümüze bu şekilde devam ediyor diye düşündüm.

Bugün yine bir cenazeye katılmak üzere yolumuz Ankara Polatlı'ya düştü. Zira bir meslektaşımızın annesi vefat etmişti. Altı arkadaş Konya'dan Polatlı'ya gittik. Cenaze namazını kıldıktan sonra Polatlı Kabristanına gittik, cenazeye son görevimizi ifa etmek için. İki  yıl önce Gölbaşı Mezarlığında gördüğümüz manzaranın aynısıydı Polatlı’da da yapılan. Bu şekil mezar hazırlama ve mezarın dört bir tarafını betonla çevirme işi sadece Gölbaşı'na değil, tüm Ankara'ya ait bir gelenek dedim kendi kendime.

Defin işini hallettikten sonra mezarlığın içine yapılmış taziye evine gittik. Okunan aşırı şeriften sonra cenaze sahiplerine taziyelerimizi dileyip ayrıldık. Konya kültürüne göre farklı bir mezar kültürü vardı Ankara’nın...bunu öğrendik. Bir başka daha ayrıntı varmış benim farkına varamadığım. Onu da daha kabristandan ayrılmadan yol arkadaşlarımdan öğrendim: “Ceset kokusu geliyor” dedi hem de biri değil, birkaç tanesi birden. Esen rüzgarla birlikte ceset kokusu her yeri sarmış vaziyetteydi. Arkadaşlarım: “Cesetlerin kokması normaldir. Çünkü defnedilen cenazeler betonun içinde kalıp toprakla temas etmiyor. Toprakla temas etmeyince cenaze iyice çürüyünceye kadar koku devam eder” şeklinde bir açıklama getirdi. Yine yol arkadaşlarımızdan branşı Tarih olan meslektaşım: "Bunlar mezar değil, lahit" dedi. Gerçekten bu şekil bir mezar işini kim başlatmışsa hangi akla hizmetle başlattı, niyetleri nedir? Anlamak zor. Ankaralılar bu durumdan rahatsız değiller mi? Belediye bu hizmeti(!) değiştirmeyi düşünmüyor mu? Biliyorsunuz değer verdiğimiz cenazelerimizi toprağa gömme işini biz kargadan öğrendik. Karga zeki bir canlıdır. Yüzyıllardır gelen bu  toprağa gömme işini betonun içine gömme kimin aklı acaba? Yine biz biliyoruz ki ceset toprağa karışır. Çünkü topraktan geldik, yine toprağa gideriz. Her şey aslına döner misali. Sonra niye cenazeleri gömmek için acele ederiz? Beklerse kokmaya başlar, etrafı kötü kokular alır diye. Kanaatimce Ankara Belediyesi tertip ve düzen hizmetini bir tarafa bıraksın, bu yanlış uygulamadan vazgeçsin. Bu betona gömme fikrini ortaya atan kimse aklını kendine saklasın. Bizim eskiden beri gelen geleneğimiz yerinde kalsın. Haydi kokudan geçtik. Eskiden mezar soyguncuları vardı. İnanın bu şekil bir mezarı açmak, içinden cesedi kaçırmak daha kolay. Çünkü üzerine doğru dürüst toprak atılmıyor. Kötü niyetli biri geceleyin gelip mezarın üstündeki kapağı zorlanmadan bir harekette kaldırıp cesedi kaçırabilir.

Biz Müslüman’ın Müslüman üzerindeki haklarından biri olan farzı kifaye  ibadetimizi icra ederek  yolcu yolunda gerek diyerek yola koyulduk, Ankara’dan uzaklaştık. Cesetlerin kokusunu da almaz olduk. Yolda gelirken ilkokulda çokça söylediğimiz bir türkü aklıma geldi: “Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak” şeklinde. Ankara dendi mi, taşı aklıma gelirdi küçüklüğümde, görmediğim bu şehrin. Çünkü türküden biz öyle öğrenmiştik. Mezarlarını görünce türküyü: Ankara’nın mezarlarına bak/Gözlerimin yaşına bak” şeklinde dillendirmeye başladım. Gösterişli bir şekilde mermerden yapılmış mezarları söylememe gerek yok. Zaten bunu biliyorsunuz… 09/03/2017

ÖSYM kriterleri *

Bir ara kopya skandallarıyla bir darbe yemiş olsa da ÖSYM'nin yaptığı sınavlar sınav öncesinden, sınav esnasına ve sınav sonuna kadar her şeyiyle düzen ve tertip çerçevesinde yürüyor. Bu tür sınav sistemine eleştirel bakmakla birlikte milyonlarca kişinin sınavını binlerce görevli bir orduyla tereyağından kıl çeker gibi sorunsuz yapması takdire şayan gerçekten.

Mantığın kabul etmediği kurallara, sınav komisyonundan; salon görevlilerine, sınava giren öğrencisinden; velisine varıncaya kadar  herkes uyuyor, itiraz da yok: 10.00’da başlayacak sınav için öğrenciler  en geç 09.45’de sınav yerinde olması gerekiyor. Gelemeyen durumuna razı olup boynunu büküp geri dönecek. Sınav esnasında ilk 120 dakika çatlasan da patlasan da salon dışına çıkamıyorsun, sınavın bitimine 15 dakika kala kimse yine çıkış yasak. Sınav esnasında kimse kimseyi rahatsız etmiyor, sınav bitmiştir sözüyle herkes kalemleri bırakıyor. Sınava girerken öğrencisinden görevlisine –neredeyse- elbisesinin dışında hiçbir şey ile giremiyor içeriye. Elimizden düşürmediğimiz, neredeyse yatağa beraber yattığımız cep telefonları bile böylesi sınavlarda saatlerce dinlenmek suretiyle istirahate çekiliyor. Cebindeki bozuk paranla bile giremiyorsun, varın siz gerisini düşünün.

Sınavın sorunsuz olmasının kanaatimce en önemli nedeni kurallarının acımasız olması ve kuralların uygulanıyor olması. Bence esas mesele bu. ÖSYM hangi sınav kuralını koymuşsa, kural mantıklı da olsa mantıksız da olsa uygulama imkanı bulması. Burada kuralları yazıp hem vaktinizi almayacağım hem de sayfamı doldurmayacağım. Hiç sınavla alakası olmayanımız bile sanal alemde kısa bir gezinti yapsa kuralları görür. Her şey yasak anlayacağınız. Hele şükür aldığımız nefese karışmıyor. Eğer ÖSYM aldığımız nefeslerden şüphelense öyle zannediyorum nefes almamızı da yasaklar. Şimdilik böyle bir şüphe yok sanırım.

Şimdi sadede gelelim, derdim üniversite sınavları değil. ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda birçoğu; acımasız, gereksiz ve mantıksız görünen yasaklar uygulanma imkanı buluyor. Genelde bu ülkede her şeyde bir kural vardır. Her şeyin kuralları belirlenmiştir. Kurallar iyi düşünülüp konulmuş ama bir sorun var. Bu ülkede kurallar hep çiğnenir, uygulanmaz. Bizim huzur, refah, düzen ve tertibimiz için konmuş bu kurallara uysak günlük hayatı kendimize ve birbirimize zehir etmeyiz. ÖSYM'nin mantıksız görünen kuralları tıkırında işliyor da diğer kurallarımız niçin çiğneniyor?  Hayatı zindan ederiz kendimize ve çevremize. ÖSYM sınavında görev alanlar, sınava girenler de bu ülkenin insanı. Dışarıdan ithal edilmiş değildirler.  O zaman mesele nedir?

Mesele kural tanımaz aymazlığımızdadır. O zaman ÖSYM bu işi çözmüşse sosyal, siyasal, ekonomik vb hayatın her alanına ait kuralları ÖSYM koysun. Cezaları da tıpkı sınavlardaki gibi ağır olsun. Cezalar mutlaka uygulansın. Bize biraz kural öğretsin olmaz mı? Hatta biz hiç AB ve Kopenhag kriterleriyle uğraşmayalım, hatta adına Ankara kriterleri de demeyelim. (Şimdilerde bu kriterlerden pek bahsedilmiyor artık.) Tüm kriterlerimiz ÖSYM kriterleri olsun, adam gibi uygulansın. Bizim ÖSYM kriterlerimiz dünyaya örnek olsun.

Kurallarla yaşamaya başlayınca bu ülkeye dirlik ve huzur, birbirimize saygı ve sevgi hakim olur. Kurallara uydukça hayatın anlamının olduğunu bir kat daha iyi  anlarız. Çocuklarımıza yaşanılır bir ülke bırakırız. Bilelim ki bu ülkenin sorunu, kural eksikliğinden değil, kurallara uymadığımızdandır. Kural tanımaz tavrımızdandır.  


Yarın  YGS sınavına 2.265.902 kişi katılıyor. Allah gençliğin baharındaki bu gençlerimizin yardımcısı olsun. Hepsine emeklerinin karşılığını versin, başarılar dilerim. 08/03/2017

11/03/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.