22 Şubat 2017 Çarşamba

Kadının çalışma sorunu

Bir toplumun yarısını belki daha fazlasını oluşturan kadınlardan bahsetmek istiyorum bu yazımda. Tarih boyunca kadın için birileri: "Kadınlar okutulmuyor, onlara esir muamelesi yapılıyor, evlere hapsediliyor, hakları verilmiyor, kadına niçin çalışma hakkı verilmiyor, sosyal güvencesi olmayan kadın kocasının elinde eziyet ve işkence görüyor, toplumun yarısını oluşturmasına rağmen kadın yeterince temsil edilmiyor, kadın kendi ayakları üzerinde durabilmelidir..." gibi neden ve bahanelerle kadının dışarı çıkması sağlandı. Kadın her alanda var artık. Eskiden kamuya eleman alımında erkek/kadın olmak gibi şartlar aranırdı. Şimdi artık erkek mesleği denilen yerlerde kadını, kadın mesleği denilen alanlarda da erkeği görmek mümkün. Üstelik birçok alanda kadın lehine pozitif ayrımcılık da yapılıyor.

Geçmişten beri kadına yeterince değer verilmediğini, horlandığını biliyorum. Çünkü erkek egemen bir toplumuz. Burada kadının eziyet görmesinin nedeni kadın olmasından değildir. Gücü elinde bulunduranın şiddet uygulamasından ibarettir. Kadın da kendinden zayıfları ezmeye çalışır. Burada ele almak istediğim konu erkeğin kadını ezmesi değil. Kadınların kendilerine yaptığı eziyeti kimse yapmaz. Kadınlar normalinden fazla çalışmak ve efor sarf etmek durumunda bugün.

İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu andan itibaren yapılacak işler için bir işbölümü yapılmıştır. Kadın ev işleri, hamilelik, doğum, çocuğuna bakma vb. işleri gibi durumlarda görev alırken erkek ise evin ve ailesinin geçimini karşılamak, onları korumak gibi işlerde görev almak suretiyle görev almıştır. Daha çok değil 20-30 yıl öncesine kadar evin geçimini sağlayan her evde sadece erkek var iken şimdi kadın da evin geçimini sağlamak için dışarıda çalışmak durumunda bırakılmıştır. Bu durumda ev işleri ve çocuğa bakma kısmı ise ya ilave olarak kadına artı olarak yüklenilmiş, ya bakıcı bulma yoluna gidilmiş, ya da karı-koca müşterek çalışma yoluna gitmiştir. Ne kadar paylaşılırsa paylaşılsın yükün büyüğü kadının üzerine binmektedir. Çünkü erkek ne kadar maharetli olursa olsun kadının anladığı kadar ev işleri, temizlik, yemek yapma ve çocuğa bakma gibi durumlarda kadının eline su dökemez. Hani derler ya: “Elinden kör eşek yemek yem yemez” diye. İşte öyle bir şey.

Kadının evini ihmal etmek suretiyle dışarıda her alanda çalışmaya başlamasıyla birlikte İslam'ın miras taksiminde koyduğu ölçü toplum tarafından anlaşılamaz duruma düşmüştür. İslam erkeğe iki, kadına ise tek pay taksimi koyarken erkeğe fazla vermek suretiyle iş kurma amacını gütmüştür. Bugünkü durumda ise kadın da çalışan bir birey olması sebebiyle kendisine erkeğinden düşük pay verildiğinde "Ben de çalışıyorum, bu taksim adil mi" eleştirisi getirme durumu ortaya çıkmıştır.

Kadının bugünkü mevcut yapısıyla en büyük sıkıntılardan biri de çocuğun ihmal edilmesi. Çocuğa kim bakarsa baksın, bir annenin vereceği terbiye ve eğitimi veremez. Ayrıca çocuk ergenlik çağına gelinceye kadar kendisini anneye muhtaç hisseder. Her türlü imkanı karşılanan çocuk anne şefkatinden mahrum kalabilmektedir. Bir başka olumsuz yön, çalışan kadın çocuk sayısında sınırlama yoluna gitmektedir. Bu da, nüfusun yerinde saymasına hatta gerilemesine sebep olabilmektedir.

Toplumun değer yargısının bu şekilde değişmesiyle birlikte okuduktan sonra dışarıda çalışmayıp çocuğunu en güzel şekilde yetiştirmeyi düşünen bir kadın: " Çalışmazsam talibim gelmez, evde kalırım" endişesini taşımak zorunda hissedebiliyor kendini. Çünkü eşlerde aranan şartların başında bugün 'çalışan eş' olma başı çekmektedir. Bugün kadın, erkek ve ailelerde mutlu bir ailenin temellerini atalım, evliliğimiz ilanihaye devam etsin, geleceğimizin teminatı çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştirelim düşüncesinden ziyade bir eve birden fazla maaş gelirse kısa zamanda her türlü ihtiyacımızı karşılayarak mutlu olacağımız düşüncesi hakim olmuş durumda. Yani insanlar iyi bir eş adayından ziyade bankamatik memuru temin etme yoluna gitmektedir.

Çalışmayı seçen kadınlardan bazıları da ileride eşimden ayrılma gibi bir durum ortaya çıkarsa sosyal güvencem olsun, ayaklarım üzerine durabilmeliyim düşüncesine sahipler. Eşi çalışma dese de çalışmaya devam etmektedir. Ya da kadın çalışmayı bırakmak istese de eve girecek maaş da azalma olacağı düşüncesiyle kocası ayrılmasına razı olmamaktadır. Bir başka durum ise, karı-koca karar verip kadının çalışmamasını uygun görse bile kızın anne ve babası, tanıdıkları; onca yıl okudun, boşu boşuna mı okudun diyerek kadını ajite etme yoluna gitmektedir.

Maddi kaygı veya bir başka nedenle kadınlarımız çalışmaktadır. İsteyen çalışmayı seçer, dileyen de ev hanımı olmayı. Ev hanımı olmak küçümsenmemeli. Hemen kadın eve kapatılıyor diye düşünenler çıkabilir. Kadın çalışacaksa full time değil, part time çalışmalıdır. Çalışırken kesinlikle çocuğunu ihmal etmemelidir. Bir çocuğun dünyayı değiştirebileceğini göz önüne almak lazım. Sağlıklı nesiller için bu mutlaka gerekir. Kadın bilgi ve birikimini; günlük, haftalık evinde veya dışarıda uygun ortamlarda başkalarıyla paylaşabilir. Hayır kuruluşlarında, vakıf ve derneklerde görev alabilir. Pekala etrafındaki insanlara ışık olabilir.

Kadının çalışması hesaba katılırken aile mefhumunu, aile ortamını mutlaka hesaba katmak gerekir. İstatistikleri bilmem ama öyle zannediyorum çalışan eşlerde ayrılma oranları daha fazladır diye düşünüyorum. Baktılar ki olmuyor, eşler birbirine eyvallah diyerek evliliği bitirebiliyor. Kadının çalışmasının teşvik edilmesinden ziyade ailenin korunması için teşvik edici tedbirler almakta fayda vardır.

Elinin emeğiyle bünyesine, mesleğine uygun bir ortamda çalışan emekçi kadınların Allah yardımcısı olsun. İnşallah ev ve iş arasında koşuşturmaktan çatlayıp ölmezler, sağlıklarını bozmazlar. Çalışıyorum diyerekten evinin mutfağına yabancılaşmazlar. Evi sadece otel gibi kullanmazlar. Aynı zamanda iş için evini, evi için de işini inşallah ihmal etmezler.

Kadının çalışmasını, sosyal hayatın içerisine girmeyi teşvik etmekten ziyade hepinizin malum olduğu üzere ülkemizde istihdam daralması var. İşsizlik oranları resmi olarak yüzde 20’leri geçmiş durumda. Allah kimseyi aç ve açıkta bırakmasın, işsizlikle imtihan etmesin, namerde muhtaç etmesin. Bugün birçok eve iki maaş girerken belki bazı evlere hiç maaş girmemektedir. Kız çocukları okumada ve sınavlarda erkeklere göre daha başarılı, daha hırslı ve daha sorumlu. Kızlarımız görev alabiliyorken erkeklerimiz hoydur hoydur gezmekte, üniversiteyi bitirdiği halde kaldırım mühendisliği yapmaktadır. İstihdam için önceliğin erkek çocuklarına verilmesinde fayda mülahaza ediyorum. Bugün işsiz insan bir başkasının oyuncağı, maskarası olabilir. Ülkemizi kana bulayan teröristlerin genelinin erkek olduğu göz önüne alınırsa öncelik olarak erkek istihdamında erkekleri tercih etmek daha uygun olur kanaatini taşımaktayım. Toplum iş bulamadığı için evinde oturan kızı garipsemez ama evde veya kahvehane köşelerinde ömür tüketen işsiz erkeklere tahammül etmez. Yine iş bulamadığı için evinde oturmak durumunda kalan kızın aileye fazla bir masrafı olmaz. Ama işsiz erkeği akşama kadar evde durduramazsın. Her çarşıya çıkışı masraf demektir.

Elinin emeği ile işini düzgün bir şekilde yapan alın teri ile evine ekmek götüren kadınları tenzih ederek burada bir başka konuya daha değineceğim. Bir kısım kadınlarımız maalesef erkeğin, paranın oyuncağı olacak şekilde ortamı müsait olmayan yerlerde istihdam edilmektedir. Bu tip yerlerde genelde kadın vitrinlik  olarak kullanılır, sanki teşhir amaçlı gibi. Genelde fizik ve bünyesi düzgün olan albeni dağıtan kadınları maalesef birileri  paravan olarak kullanmaktadır. Genelde buralarda çalışan kadınlar giyim-kuşam yönünden daha açık giyinmek suretiyle vücudunu teşhir edebilmektedir. Yine istisnalar kaideyi bozmaz ama fiziğinden, güzelliğinden başka hiç mahareti olmayan bu tip kadınlar erkeğin veya patronunun elinde oyuncak olabilmektedir. Kanaatimce bu tip kadınlar kendini kullandırmamalıdır. Değilse hem kendilerine, hem ailelerine, hem de topluma zarar vermiş olurlar.

Son söz olarak kadınlara şunu söylemek isterim. Okuyun. Hatta en iyisini okuyun. Toplumu değiştirecek şekilde kültürlü ve birikimli birer birey olun. Okuduktan sonra mümkün olduğu kadar kamu veya özel sektörde çalışmak için görev almayın. Size talip olacak kişi sizin maaşınıza değil kişiliğinize saygı duyarak talip olsun. Sizi alacak kişi sizin geçiminizi sağlamayı taahhüt ederek talip olsun. Aranızdaki bağ paradan ziyade sevgi ve saygı olsun. Ömrünüzü çocuğunuzun yetişmesine ve birikimlerinizi çevrenizdeki insanlara aktararak harcayın. Size ve çocuğunuza bakamayacak erkek sizden uzak dursun. Çoğunuzun babası çalışırken evdeki tüm fertlerin geçimini sağlayabiliyordu. Bırakın şimdiki eşler de sağlasınlar. 22/02/2017

21 Şubat 2017 Salı

Erkekler konferans salonlarında niçin yoklar?

21.02.2017 günü Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Fakültesi bünyesinde bulunan Erol Güngör Konferans Salonunda "Yakın Tarih Okumaları" adı verilen  2.5 saatlik bir konuşma etkinliğine katıldım.

Konuşmacılardan Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil "II. Abdülhamid ve Dönemini," Doç.Dr. Ömer Akdağ "Cumhuriyetin Kuruluşu ve Lozanı," Abdurrahman Dilipak ise, " Adnan Menderes ve Turgut Özal Dönemlerini" konu alan birer sunum yaptılar. "Biz katılamadık, neden bahsetti, biraz bahseder misiniz" derseniz "Tekkeyi bekleyen içer çorbayı" derim.

Öğrenciliğimde gittiğim bu salonu çok büyük olarak görmüştüm. Şimdi gittiğimde ise salonun çok da büyük olmadığını anladım. Salon hıncahınç dolu idi. Salon; geçiş basamaklarından, koltukların arka taraflarına varıncaya kadar konuşmacıları ayakta dinleyenlerle doluydu. Ayakta yer bulabilen şanslı kişilerden biri idim. İki saate yakın ayakta dinledikten sonra işi dolayısıyla kalkan az sayıdaki kişilerin boşalttığı koltuklardan birinde kendime yer bulabildim. Son yarım saat oturarak dinleme şerefine mail oldum.

Dinleyici kitlesinin üniversite öğrencilerinden olduğunu söylememe gerek yok. Kitlenin cinsiyetini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Salon % 90 oranında kız öğrencilerden oluşmuştu. Kızlarımız yerlerini kapmış, ellerine ajandasını ve kalemini almış, notlar alırken bizim erkekler neredeydi gerçekten? Şaşırmamak elde değil. Sanırım erkeklerin çoğu kafe vb. yerlere giderek laklak yapmakla meşguldü. Kızlar "Yakın Tarihi Okumaya" çalışırken... Sonra kalkıp kızlar erkeklerden niçin başarılı, diye sorarız zaman zaman. Görünen köy kılavuz istemez... Erkekler niçin başarılı olsun ki? Kızların başarılı olmaması için bir neden mi var? Allah kızlarımızın ve az sayıdaki bu sorumlu erkeklerin yolunu açık etsin. Erkekler de duvar kenarlarında, kafe köşelerinde memleketi düzeltme muhabbeti yapmaya devam etsinler.

Konuşmacıları dinledikçe 90’lı yıllara gittim. Aynı atmosferi yaşadım. TV’lerin yaygınlaşması ile birlikte konuşmacıların ekranda boy göstermeye başlamasıyla salonları ben de boşaltmıştım. Biz öğrenci iken gittiğimiz konferanslara daha önce bilet alır da girerdik. Yazar Mehmet Doğan’ın konuşmacı olarak geleceği bir konferansa Devran Ajanstan bilet alarak katılmıştım. Fakat yazarın gelememesi dolayısıyla bilet paralarımız geri verilmişti. Konuşmacıyı dinleyemediğime üzülmüştüm.

Abdülhamid’i anlatırken Şimşirgil: “Abdülaziz Döneminde Osmanlı’nın 12 milyon km2 vardı. Devlet borç batağı içerisindeydi, neredeyse iflas etmişti. Abdülaziz’i çıldırtıp Abdülhamid’i Meşrutiyet’i ilan etmesi şartıyla başa getirdiler. Hüseyin Avni ve Mithat Paşa gibileri “Kinim dinimdir” mantığından hareketle Abdülhamid’i Rusya ile savaş yapmaya zorladılar. İstememesine rağmen 93 harbini yapmak zorunda kaldı. 33 yıllık padişahlığının 3 yılı Meşrutiyet Dönemine saymak lazım. Osmanlı’nın yıkım fermanı idi. Çünkü toprağımız 7 milyon km2’ ye inecekti. Abdülhamid’den sonra toprağımız yedi milyondan bir milyona indi, o da düşman ayağına düştü…Abdülhamid’in eğitim seferberliği başlattığını, Osmanlı’nın borçlarını ödemek için çaba sarf ettiğini, karayolları ve tren yollarına önem verdiğine işaret etti. Kendisini düşmanları anlamadığı gibi bizden olan Mehmet Akif, Said Nursi ve Elmalı’nın da anlamadığına değindi. Osmanlı’yı yıkma fermanının Tanzimat Fermanı ile birlikte verildiğini, 15 Temmuz’un başlangıcının 12 Eylül olduğunu, 28 Şubatın ise ülkeyi FETÖ’ye otoban yaptığını, Abdülhamid'in 1909'da indirildiği zaman Osmanlı Devletinin yıkıldığını, indirilirken 'Bu devleti 20 yıl idare etsinler, 100 yıl idare ettiklerini sansınlar' dediğini ekledi.

Ömer AKDAĞ ise Lozan’a gitmek için işin uzmanı olarak belirlenen Rauf ORBAY’ın, Kazım KARABEKİR’in ve Yusuf Kemal’in değiştirilip İsmet İNÖNÜ’nün, Rıza Tevfik’in gönderildiğini bunların da işten anlamadığını, Lozan’ın, köpürtüldüğü kadar olmadığını, çünkü milli mücadeleyi kazanan bir ülke gibi davranmadıklarını, diğerleriyle eşit bir şekilde oturmayı kabul ettiklerini, Misakı Milli’nin ilk maddesi: “30 Kasım 1918 itibariyle ordunun fiilen veya hukuken olduğu yerler misakı millidir” denmesine rağmen Trablusgarp, Kıbrıs, ve Adaların maalesef verildiğini ifade etti. DİLİPAK ise, “Tarih övgü ve sövgü değildir. Bir milletin tecrübesidir” dedi. Menderes ve  Celal BAYAR ikilisinin “Türkiye’yi  ABD tarafından küçük Amerika yapmak amacıyla getirildiğini, dini alanda biraz rahatlama yapılarak halkın teveccühünün kazanılmasının hedeflendiğini, arkasında halk desteği olan Menderes’in raydan çıkmaya başlamasıyla birlikte 60 ihtilalinin yapıldığını ve ardından darbeler döneminin başladığını, ABD’nin Menderes ile yapamadığını 1960’larda FETÖ’nün temellerini atarak 15 Temmuz’da harekete geçirdiğini, darbe başarılı olamayınca ABD ve tüm Avrupa’nın bir ay kendine gelemediğini” ifade etti.

“Yakın tarih Okumaları” isimli konuşma etkinliğinden bu kadar bilgi vermekle yetineyim. İnşallah konuşmacıların hilafına bir şey söylememişimdir. Güzel bir programdı, faydalandığımı söyleyebilirim. Programı düzenleyen Genç Girişimciler Derneğine teşekkür ederken çoğu misafirin yer yokluğundan geri döndüğü göz önüne alınarak bundan sonra yapılacak bu tür programlar için daha geniş salonları tertiplemelerini canı gönülden arzu ediyorum. Salon büyük olursa erkek dinleyicilerde belki  biraz daha katılım olur. 21/02/2017

20 Şubat 2017 Pazartesi

Her şeyde bir hayır vardır

Bir şeyi normalinden daha fazla büyütmemizde üstümüze yoktur. Yeri geldi mi deveyi pire, pireyi de deve yaparız. Şimdi gündemimizde hepinizin malumu anayasa referandumu var. Cepheler belli. Kılıçlar çekildi. 'Evet diyeceğim' diye görüş bildireni bir kesim göklere çıkarırken diğer cephe onu anasından doğduğuna pişman etmek için uğraşıyor. Biri de 'hayır diyeceğim' şeklinde bir görüş bildirirse bu sefer diğer cephe harekete geçiyor, adamı yerin dibine batırmaya çalışıyor. Aslında yok birbirimizden farkımız…Tencere-kapak gibiyiz.

Demokrasiyi bir türlü özümseyemedik. Bir şölen havası içerisinde sandığa gitmeyi beceremiyoruz. Mutlaka kıracağız, dökeceğiz. Demokrasilerde bir seçimi kazanmak da var, kaybetmek de. Referandumda 'evet' ve 'hayır' çıkması bir seçenektir, bir tercihtir. Gücü elinde bulunduranlar, gücü eline geçirmeye çalışanlar halkın tercihine saygı duymayı öğrenmeliler her şeyden önce. Ne 'evet' dünyanın yeniden kuruluşudur, ne de 'hayır' dünyanın sonudur. Halkın sağduyusu isabet de eder, yanılır da. Sonunda hayatta kazandığımız ve kaybettiklerimiz hep kendimizin tercihleri sonucunda oluşmuyor mu? Edep dairesinde evet/hayır çıkması için çaba sarf edenlere, çalışanlara, gerekçelerini anlatanlara hiç sözüm olmaz. Görüş bildirenlere de saygım var. Fakat her iki tarafta kraldan daha kralcı olan fanatik militanlar var. İşte bu fanatiklerdir ortamı geren, sandığın içine edenler. Aşırı fanatikliğin kimseye faydası olmaz. Tek faydası görüşünü değiştirmeyecek şekilde rakibini motive eder. Evet çıksa da hayır çıksa da kazanan bu ülke olacaktır. Ama kaybedenlerin evet/hayır fanatikleri olacağını düşünüyorum. Mutlaka evet çıkacak diye fanatiklik yapanlar 'evet' çıkmazsa, mutlaka 'hayır' çıkacak diye militanlık yapanlar 'hayır' çıkmazsa kahrolacaklar, bunu biliyorum. 'Evet'i savunanlar 'hayır'ın çıkabileceğini, 'hayır'ı savunanlar 'evet'in çıkabileceğini hesaba katsalar daha iyi olur. Aslında her iki taraf da "Allah'tan hayırlısı" diyebilse mesele bitecek.

Bizim kültürümüzde olmasını istediğimiz iş için çaba sarf eder, sonunda "Benim için hayırlı ise olsun, hayırlı değilse olmasın" denir. Bunu demek sonucuna katlanmak demektir. İstediğimizin, gönlümüzden geçenin olması değildir. İş, istediğimiz şekilde olmazsa içimizden buruk bir üzüntü duysak da "Demek ki hayırlı olan bu imiş, bunda da vardır bir hayır" deriz. Allah her zaman istediğimizi vermez. Eğer bizim her istediğimiz gerçekleşmiş olsa ele avuca sığmaz, nereye basacağımız belli olmaz, kırmadık yumurta bırakmayız. Şımarır da şımarırız. Bazen "Hayır bildiğimizde şer, şer bildiğimizde de hayır" olabileceğini hesaba katmamız lazımdır. Yazımı, her şeyde bir hayır vardır hikayesiyle bitirmek istiyorum: 

Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Padişah avlanmayı çok sever, sık sık avlanırmış. Padişahın aklı-selim: “Her şeyin hayırlısı, her şeyde bir hayır vardır.” cümlesini dilinden düşürmeyen bir de veziri varmış. Padişahın başına bir şey gelse vezir hep; “Padişahım üzülmeyin her şeyde bir hayır vardır.” dermiş. Padişah da vezire bu yüzden çok kızarmış.

Yine bir gün padişah vezirine “Bugün ava nereye gidelim” diye sormuş, vezir bir yer tarif etmiş. Oraya gitmişler fakat avlanırken padişah elinden yaralanmış, eli kanamış ve elinin yarasını sarmışlar. Padişah vezirine kızmış, “Senin yüzünden oldu” demiş. Vezir yine aynı cevabı vermiş ; “Her işte bir hayır vardır padişahım, üzülmeyin.” demiş.

Bunun üzerine padişah vezire çok kızıp, ben elimi kesiyorum, sen bana “Her işte bir hayır vardır” diyorsun deyip veziri zindana attırmış. Vezir zindana giderken yine “Her işte bir hayır vardır” deyip gitmiş. Padişah yine öfkelenmiş, “Adamı zindana attırıyorum adam yine aynı şeyi söylüyor” demiş.

Padişah avlanmak için az bir adamla başka insan ayağı değmemiş bir yere gitmiş, avlanırken oranın yerlileri bunları faka bastırıp, esir etmişler. Yerliler her gün bir esiri kendi inançları gereği kurban ediyorlarmış, sıra padişaha gelmiş ama onu serbest bırakmışlar. Çünkü yerlilerin inancına göre sakat veya  bir yeri yaralı adamdan kurban olmazmış.

Padişah vezirini düşünüp ona hak vermiş. Hemen ülkesine dönüp vezirini serbest bıraktırmış. Ama yine soruyu sormuş; “Hadi benim elimin kesilmesini anladık, peki senin zindana girmendeki 'hayır' nedir demiş.

Vezir de; “Ben zindana girmeyip sizinle gelseydim, yerliler şimdi diğerleri gibi beni de kurban etmiş olacaklardı demiş.”

Var mı bundan ötesi? Ders alıp, öğüt çıkaranlara ne mutlu! 20/02/2017