19 Şubat 2017 Pazar

Bazılarımız işitme-engelli olsaydı ne iyi olurdu!

Türkiye gibi gruplaşmanın bol olduğu, ön yargının hakim olduğu, düşünce-fikir ve vicdan hürriyetinin olmadığı, görüş bildirenlere belden aşağı vurularak konuşup konuşacağına pişman edildiği, prensiplerin değil kişilerin konu edinildiği, gücü eline geçirenin muhaliflerine tokmak vurduğu, başarı gösteremeyip hep muhalif kalanların kendini anlatma yerine saldırıya geçtiği, farklı görüşün dışlandığı, insanın iliklerine kadar baskı hissettiği  ülkelerde acaba dilsiz olmak daha mı iyi olurdu diye düşünmeden edemiyor insan.

Dilsiz olunca zaten duyamıyorsun da. Kimin ne dediğini işitmiyorsun. Kimse senin görüşünü de sormaz. Yapılan kayıkçı kavgalarından haberin olmaz. Ne üzülür, ne de üzersin. Gül gibi geçinir gidersin. Ülkeyi düzeltme, yanlış yolda gidenleri yola getirme gibi bir derdin de olmaz. Kendi halinde hayat mücadelesi verir gidersin.

Birbirimize karşı hazımsız, tahammülsüz ve hasmane tavırları göre göre bir gün gelip işitme-engelli olanlara gıpta edeceğim hiç aklıma gelmezdi. Beş duyu organlarımızdan kulak ve dil gibi iki önemli organımızın çözüme katkı olacağı yerde bir gün sorun haline gelebileceğini hiç hesaba katmamıştım. Hatta acırdım bu şekil engele sahip olanlara. Halbuki acınası bir halde olan kulak ve dile sahip olanlarmış da farkına varamamışım.

Lal olsaydık hiç olmazsa Yunus'un dediği gibi: "Dövene elsiz gerek/Sövene dilsiz gerek" derdik. Dünyaya nizamat vermek için başkasına had bildirmeye kalkmaz, haddimizi bilirdik. Engelli olsaydık öbür dünyada hesabımız da  ona göre olurdu. Birbirimizin dedikodusunu yapmaz, iftira atmazdık. Kul hakkımız da olmazdı. 

Sahi, duyma ve konuşma fonksiyonu olmadığı için engelli sayılan işitme-engelliler mi özürlü, yoksa işitme ve konuşma özelliği olup da amacı dışında kullanan bizler mi? 

Allah'ın verdiği bu iki nimeti yerinde kullananlara ne mutlu! 19.02.2017


"Bunca yıl boşuna mı okudum? Emeğime yazık!

Başka ülkeleri bilmem ama bizde kamuda bir iş bulmak, masa başında çalışmak, 08.00-17.00 mesaisine tabi olmak, bedenen çalışmamak, sosyal güvence ve geçimimizi sağlayacak bir ekmek kapısı bulmak için okunur. Milyonlar üniversite kapısında ter döker her yıl. Olmadı mı bir daha denenir, bir daha denenir. Üniversiteyi bitirip iş bulunca hedefimize ulaşmış oluruz. Okuma işi de biter. Çünkü amaç hasıl olmuştur.

Hepimizin hayalidir bir bordro mahkumu olmak. Aslında devlette çalışmayı istemek; ben ne uzayacağım, ne de kısalacağım. Kendimi de geliştirmeyeceğim, bir şey üretmeyeceğim, ayağımı maaşıma göre uzatıp gül gibi geçineceğim demektir. Okuyup da devlette görev almayanların sayısı çok azdır. Görev alıp da istifa edenlerin oranı da aynı şekildedir. 

Amaç; okuyup iş-güç sahibi olmak olunca okuma bizde ahlakımıza da yansımıyor. Çünkü okulu kültürlü olalım, okumanın en iyisini yapalım, öğrenelim diye bir derdimiz olmayınca okumadan beklenen davranışlar da ortaya çıkmıyor. Çalışıp memlekete ve insanlığa faydalı olalım diye bir düşüncemiz de olmaz. Varsa yoksa kendi rahatımız, terlemeden akşamı yapmak.

Okumayı seçip başarılı olanların çoğu da alt ve orta gelire sahip ailelerin çocuklarıdır. Ailesinin durumu iyi olanların çocuklarının pek okumada gözü olmaz. Ailenin serveti ona yeter de artar bile. Az sayıda okuyan maddi imkanları iyi olan çocuklar da ailesi tarafından özel okullarda okutulduktan sonra aile şirketinin başına geçirilir. 

Dar ve orta gelire sahip ailelerin çocukları okuyup da görev almayınca veya alamayınca bir başka alana da kayıp iş yapma yoluna gitmiyor. Çünkü kendisinde ve ailesinde: "Bunca emeğim var, ben bunca yılı boşu boşuna mı okudum, mesleğimle ilgili çalışmak istiyorum" düşüncesi hakimdir. Kendileri böyle bir psikolojiye sahip olmasa bile etrafından bazı işgüzarlar: "Sen o kadar yılı bu işi yapmak için mi okudun, bu yaptığın işi diploma sahibi olmadan da yapabilirdin" diyerek ajite etmeye devam ederler.

Dar ve orta seviyedeki gelir grubunun çocuklarının okumayı seçmesi, zengin ailelerinin çocuklarının okumada gözü olmamasını değerlendirdiğimiz zaman bizim ülkemizdeki okuma amacına uygundur. Doğru bir düşünce olmasa da ülkemiz insanının bilinçaltını ifade etmektedir.

Ne yapıp ne edip iş bulma gayesiyle okumaya bir son vermek gerekiyor. Okunacaksa eğer mutlaka bir katma değer üretmek, aldığımızdan daha fazla vermek hedefimiz olmalı. İnsanlık tarihinde icat yapan mucitler olarak ismimizi duyurmamız lazım. Çok bilgim yok ama dünya tarihinde bordro mahkumu olup da yeni bir icat ortaya koyan var mı? Hep merak etmişimdir. Olacağını sanmıyorum. Varsa da bu şekil üretici kafanın sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Okunacaksa İmamı Azam Ebu Hanife gibi olmalıdır bizim okumamız. Okuyup kendisini ispatladıktan sonra devlette görev almayan ender kişilerden biridir. Çünkü kendi işini yapmıştır. Hiçbir devlet adamına eyvallah dememiştir. Görev alması için kendisine yapılan baskılara da boyun eğmemiştir. Hem talebe yetiştirmiş, hem ticaretini yapmış. Kazancını da yeri geldiği zaman ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştır. Asırlar geçmiş olmasına rağmen büyüklüğünden hiçbir şey kaybetmemiş, ticaretinden ziyade fıkıh alanındaki yaptığı hizmetlerle anılır olmaya devam etmiştir. Verdiği fetvalarda kimsenin etkisi altında kalmadan inandığı doğruları savunmuştur. Belki de büyüklüğü onun serbest çalışmasındadır. Çünkü şöyle karar verirsem ekmeğim kesilir, baskı görürüm endişesi taşımamıştır.

Okumayıp cahil kalalım iddiasında değilim. Zenginimiz de okusun, fakirimiz de. Okumanın en iyisini, en mükemmelini yapalım.  Hangi gaye ile okursak okuyalım Ebu Hanife'nin okumasını örnek alalım. Sadece sınıf geçmek, iş bulmak gayesi olmasın. Ekonomik özgürlüğünü elde edemeyenler birilerinin mahkumu olurlar, bir şey de üretemezler. Unutmayalım ki rızkın onda dokuzu ticarettedir. Okumayı seçince ticareti, ticareti seçince okumayı ihmal etmeyelim. 19/02/2017


Kimi, kimseye muhtaç etmesin!


Bu dünya bizim için imtihan dünyasıdır. Ebedi alemin azığını hazırlıyoruz burada. Yapılan iyilikler kişiyi Cennet'e, kötülükler de Cehennem'e götürecek. Kimse de bir başkasının yükünü çekmeyecek öbür dünyada.

Yatsı namazını kıldıktan sonra okuduğumuz Bakara Süresi son iki ayetin ikincisinde  Rabbimize: "Bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme" diye dua ederiz. Allah insana gücünün üzerinde bir yükler mi? Yüklemez. Çünkü aynı ayetin başında "Allah kimseye gücünün üzerinde yük yüklemez" buyurulmaktadır.

Herkesin imtihanı farklı farklıdır şu fani dünyada. Kimini babayla, kimini evlat ile, kimini fakirlik, kimini de servetle... imtihan eder. Önümüze çıkan her türlü imkan, dert ve sıkıntı da aslında imtihanın bir parçasıdır. Çünkü kimse başıboş yaratılmamıştır. Kiminin ki ağır, kiminin ki hafif. Çünkü herkese ancak taşıyabileceği kadar yük verilmektedir. Bu da adaletin bir gereğidir. Dünya meşgalesi bize bir çok değerlerimizi unuttursa da ebedi alemden kaçış yoktur. Bakmayın siz ahirete inanmıyor gibi yaşadığımıza.

Yan tarafta gördüğümüz ibretlik mezar taşı fotoğrafını Pusulahaber'de Uğur ÖZTEKE paylaşmış. Yazısının adını da "Gıcık bir pazar yazısı" olarak koymuş. Ne denir bu fotoğrafa. Söylenecek çok bir şey yok. Babanın çocuklarıyla imtihanı göze çarpmaktadır. Anladığım kadarıyla dünyada devam eden bu imtihan öldükten sonra da devam etsin istenmiş, acılı baba mezar taşıyla ebedileştirmiştir incinmişliğini. Öyle zannediyorum baba ölmeden önce mezar taşına bu şekilde yazılmasını birilerine vasiyet etmiş olmalı. Yoksa öldükten sonra kendi mezar taşını yazdırıp dikecek değil. Mevta nasıl biriydi, evlatları ise şu anda ne alemdeler, ne durumdalar bilinmez. Ama bildiğim bir şey var Tirmizi'de geçen bir hadisi şerife göre: "Üç kişinin duası geri çevrilmez. Allah katında makbul olur. Babanın (evladına) duası, misafirin duası. mazlumun duası" şeklinde. Baba ile evlatları arasındaki husumet, anlaşmazlık nedir, kim suçludur. Burası meçhuldür. Ne taşa bu şekilde yazdıran babayı, ne de babanın bedduasına maruz kalan evlatları ayıplayacak, kınayacak değilim. Allah kimseyi bu şekil bir imtihanla karşılaştırmasın.

Birkaç yıl öncesinde karşılaştığım yaşlı bir amca ile aramda geçen konuşmayı yazıya dökerek daha önce gazetemizde/blogumda paylaşmıştım. (http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/03/bir-huzurevi-sakini-ile-sohbet.html) 85 başında yaşlı bir amcanın 6 çocuktan sonra soluğu huzurevinde aldığını öğrenmiştim kendisinden. Günümüzde çoluğu çocuğu tarafından bakılmadığı için yolu huzurevlerine düşenleri duyuyoruz da böylesine ilk defa rastladım. Demek ki babanın canına tak ettirmiş evlatları.

Allah hiç kimseye gücünün üzerinde bir yük vermesin. Kimi, kimseye muhtaç etmesin. Herkese İsra 24. ayette dendiği gibi  «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!» diyecek hayırlı evlatlar nasip etsin. Güya onlara "Öff bile" demeyecektik. Öften geçtik, bari beddualarını almasak...19/02/2017