17 Şubat 2017 Cuma

Üst yöneticiler ne kadar yöneticilerinin arkasında?

Okulun kantincisi küçük çocuğunu okula getirir. Çocuk bu! Yerinde durur mu? Az sonra sıkıldıktan sonra kapısı açık olan okulun her odasına girip çıkmaya başlar. Merakını gidermek için çocuk müdür yardımcısı odasına girer. Sağı-solu karıştırırken dosya dolabıyla oynamaya başlar. Koca dolap çocuğun üzerine düşer. Okulun kantincisi, yöneticileri soluğu hastanede alırlar. Çocuk bir taraftan tedavi olurken diğer taraftan polis tutanak düzenler. Adliye boyutu da işin içine girer.

Okulun müdürü, çocuğun yoğun bakımda yatmasına mı üzülsün, adliyelik olduğuna mı? Olayı ve içeriği hakkında bilgi vermek için bağlı bulunduğu müdürlüğü arar, durumu en üst amire birinci elden haber verir. Amiri: "Hocam, tutanağı bize gönder, bizim de size bir soruşturma açmamız lazım" cevabı vererek açık desteğini bu şekilde izhar eder.
***
Ortaokulun birinde 8.sınıf bir öğrenci ders öğretmenine saldırır. Olaya muttali olan okul müdürü, öğretmeni odasına çağırarak, dilekçe verip öğrenciden şikayetçi olmasını ister. Öğretmen şikayetçi olmak istemese de müdürünün: "Bu öğrenci yaptığı bu hareketinden dolayı okulda kalmamalı, yoksa diğer öğrencilerin hakkından gelemeyiz" şeklinde ısrarı sonucunda öğretmen şikayet dilekçesi verir. Az sonra milli eğitimden şube müdürü arar, çünkü veli milli eğitimi boylamıştır. "Müdür bey, o çocuk o okulda kalacak, bize dosyasını gönderme, çocuk TEOG sınavına girecek, moral ve motiveye ihtiyacı var" diye talimat verir. Okul müdürü olayla ilgili dosyayı hazırlayarak dosyayı bağlı bulunduğu müdürlüğe gönderir. İlçe disiplin kurulunda dosya karara bağlanır; iki ret, bir kabul oyu ile çocuk okulunda kalır.

Kararın bu şekilde çıkması sonucunda mağdur olan öğretmen: "Hocam, bu durumda ben bu okulda çalışmayayım, geçici görevlendirme ile bir başka okula gideyim" diyerek dilekçe verir. Dilekçe sonucunda öğretmen bir başka okulda görevlendirilir. Milli eğitim bu meseleyi de tere yağından kıl çeker gibi halletmiş olur.
***
Okuluna gelir getirsin diye okul müdürü, okul aile birliği tarafından alınan karar gereğince okulunun salonunu düğün, nişan, kına vb etkinlikler için kiraya verir. Bir akşam salon kına yapacaklar tarafından kiralanır. Kınaya gelen misafirlerden birine ait 15-16 yaşındaki bir çocuk, telefon görüşmesi yapmak için okulun yanında bulunan inşaata çıkar. Çocuk telefonla görüşmeye kaptırdığı esnada ayağını dalgınlıkla boşluğa bırakır ve düşer. Çocuk ölür. Çocuğun ailesi 800 bin liralık tazminat davası açar. Kime mi? Kime olacak? Okul müdürüne. Gerekçe ise, okulun yöneticisi olarak gerekli tedbiri almamak. Görünmez kaza dedikleri bu olay bundan sonra okul müdürü için mahkeme salonlarında devam edecek. Mahkeme okul müdürünü suçlu bulur mu/bulmaz mı zaman gösterecek. Olur ya mahkeme ceza olarak bir para takdir ederse paranın ödenmesi konusunda üst düzey amirleri destek olabilecekler mi? Müdür için bir avukat tayin edecekler mi? Dava esnasında müdürünün yanında yer alacaklar mı? Bunu da zaman gösterecek. Ama bilinen bir şey var. Bundan sonra okul müdürünün zamanının büyük bir çoğunluğu adliyede geçecek. Allah vere de davasının görüldüğü gün amirleri kendisini izinli saysalar bari. 17/02/2017



16 Şubat 2017 Perşembe

MEB niye başarılı olsun ki?

Hükümetin icraatlarını değerlendirirken bazıları, " Bütçeden en fazla pay ayırmasına rağmen hükümet eğitim ve öğretimde sınıfta kaldı ve başarısız" der. Haksız da değiller. Hükümetin kendisi de aynı kanaatte

Yeni dersliklerin yapılması, binaların iyileştirilmesi, okulların teknolojik alt yapıları hemen hemen tamam gibi. Okullar yakıt parasından da kurtuldu. Çünkü okulların giderlerinin ekseriyeti karşılanmaktadır. Boş geçen dersler de yok. En azından ücretli de olsa verebiliyor MEB. Müdürleri ve yardımcılarını kendisi seçti. Yani neredeyse MEB, okullar için saçını süpürge etti. Fakat her ne hikmetse eğitim ve öğretimde istenen başarı bir türlü yakalanamadı.

Un var, şeker var. Nedense ortaya bir helva çıkmıyor. Eğitimde başarısızlığın sorumlusu kim o zaman? Bu da soru mu şimdi? Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Suçlu öğretmenler. Çünkü tam görevlerini yapmıyorlar. Halkın ve yetkililerin büyük bir kısmının bilinçaltında bu var. Yani eğitim ve öğretimdeki başarısızlığın faturası öğretmene çıkarılıyor. Suçu bulmuş, suçluyu da tespit etmişsek keyfimize diyecek yok milletçe. 

Soruyu MEB niçin başarısız diye soracağımıza MEB niye başarılı olsun şeklinde sormak lazım. Önce ben niye başarılı olamıyorum diye Bakanlık kendi kendine bu soruyu sormalı. Ciddi bir öz eleştiri yapmalı. Kanaatimce Bakanlık tıpkı bugünün velileri gibi davranıyor. Velilerde nasıl ki çocuklarına karşı aşırı bir korumacılık varsa, çocukları için saçını süpürge ediyorsa, çocuğuna hiçbir sorumluluk vermiyorsa, çocuğunun yapabileceği şeyleri bile kendisi yapıyorsa, onun her dediğini alıyorsa Bakanlık da aynısını yapıyor. Kitabını kendisi veriyor, yardımcı kaynağı yasaklıyor, okullarda sınav yapmayı zorlaştırıyor, veliden alınacak yardım/bağışa karşı çıkıyor, basın aracılığıyla tatilde öğrencilere ödev vermeyin diyor, (sanki ödev veren varmış gibi) okullarda hiçbir amaca hizmet etmeyen ücretsiz takviye kurslar açıyor, kalma ve eleme yok, düşük not verme yok, çocuk okulun altını üstüne getiriyorsa bir müeyyide yok, veli ve öğrenciden bir şey çıkmayacak şekilde Bakanlık kendisi karşılıyor. Veli ve öğrenci öğretmeni şikayet etmişse –veli ve öğrenci  haksızsa bile- yüzde 100 veliyi haklı buluyor. Başarısızlığın hesabını okullardaki idareci ve öğretmenden soruyor. Nedense veliye “Sen ne yaptın, öğrenciye; neyin eksikti, niçin başarılı olamadın” diye sormuyor. Bakanlık ve veli tereyağı gibi her defasında üste çıkıyor. Çapraz ateşle vurun abalıya dercesine öğretmene atış yapıyor. Her ikisi de biz ne yaptık demiyor. Çünkü olması gereken her şeyi biz yaptık. İş öğretmende bitecek beklentisi var.

Öncelikle başarı ve başarısızlıkta okulla ilgili olan tüm iç ve dış paydaşların az veya çok sorumlulukları vardır. Bugün sorumluluk tamamen kamu çalışanına yüklenmiş, veli ve öğrenciye ise herhangi bir sorumluluk verilmemiştir. Bakanlık, “Senden hiçbir şey almadan ben sana hizmet edeceğim. Dağıtacağın paran varsa git özel kurslara dağıt, ben her şeyi bedava halledeceğim. Çünkü ben babayım” demeye getirmektedir işi. Bakanlık okullardan verim almak istiyorsa hiç vakit kaybetmeden sorumluluk ve yetki alanlarını belirlemeli, performansa dayalı bir sistem getirmeli, tatilde öğrenciye ödev vermeyin demekten ziyade çocukların kapasitesinin üstünde olan haftalık ders saati azaltma yoluna gitmeli, eleme/kalma sisteminin yolunu açmalı. Okullarda kurs açmamalı, açacaksa da kursun ciddiyetinin anlaşılması ve verim elde edilebilmesi için mutlaka veliden ücret alınmalı.

İstediği başarı gelmediği takdirde tüm bileşenlerden sorumlulukları çerçevesinde hesap sormalı. Yoksa daha çok arayışlara gideriz, her bir modelden de kısa zamanda hevesimizi alır, bir başka modele/sisteme geçeriz. 16/02/2017


15 Şubat 2017 Çarşamba

Bazı İkramların Bir Bedeli Olabiliyor

Karşılıksız izzet-ikram yapanlar, Allah rızası için yardım edenlerimiz az da olsa var aramızda. Çoğunluk itibariyle genelde yapılanlarda mutlaka bir beklentinin olduğu daha sonra ortaya çıkabiliyor. Yani çoğumuz karşılığını ahirette görecek şekilde davranmıyoruz. Öyle zannediyorum bu konuda anlatılacak anekdotlarımız da vardır.

 

2000 öncesi Güneydoğu’da bir ilin bir ilçesinde çalışırken 8-10 öğretmen arkadaş bir araya gelerek; aramızda para toplayalım, bu parayla ilköğretim okullarında ayakkabıya ihtiyacı olan öğrencileri giyindirelim" istedik. Her okuldan bir öğretmen aracılığıyla ihtiyacı olan öğrencilerin ayakkabı numaralarını tespit ettik. Ardından birkaç esnafı dolaştık. En uygun fiyatı veren bir esnafta karar kıldık. Niyetimizi anlayınca; "Helal olsun size! Bizim kendi insanımızın düşünemediğini siz düşünmüşsünüz. Size biraz da ben yardımcı olayım" diyerek bizi taltif etti. Alışverişimizi yapıp ücretini ödedik. Her okulda tanıdığımız olan bir öğretmene ayakkabıları öğrencilere teslim etsin diye verdik.

 

Muhabbeti de hoşumuza giden esnaftan sair zamanlarda bizler de kendi ayakkabı ihtiyaçlarımızı gidermeye başladık. Gide gele muhabbeti koyulaştırdık. "Otur hocam! Hemen gitme, bir şeyler içelim, ondan sonra alırsın alacağını, ne içersiniz" demeye başladı. "Çay içelim" dediğimizde, "Hocam! Kola veya ayran içelim" derdi. "Yok çay olsun, size külfet olmasın" dediğimizde, bir gün bize, "Niye külfet olsun, bedeli nasılsa sizden çıkacak. Çay içerseniz, ayakkabıya çayın parasını kola içerseniz onun parasını ilave ederiz" dedi. Bu konuşmaya ancak gülünür. Gerçekler de böyle şaka yollu söylenir.

***

Zaman zaman ilçe müftüsünün yanına ziyarete giderdik. Her gidişimizde sağ olsun, ilgi-alaka gösterirdi. Hal-hatırdan sonra "Ne alırdınız" derdi her defasında. Biz de önce içmeyelim, der. Israr üzerine çay olsun, derdik. "Efendim, çayı her zaman içersiniz. Hava da çok sıcak. İsterseniz kola içelim" diye ısrar ederdi. İkramda sınır tanımayan makam sahibinin bu cömertliği de hoşumuza gitmiyor değildi hani.

 

Bir gün cami imamıyla karşılaştık. Dertli mi dertli idi: "Camim sürekli nem alıyor, üstü açılacak. Açıldığı zaman biraz peşin paramız olsun diye müftülük sitesi ve kurs öğrencileri için camilerde toplanan paraları müftülüğe teslim etmeden önce bir kısmını ayırıp sonra tutanak tutardım. Ayırdığım parayı da değeri düşmesin diye 'Mark'a çevirir, emaneten bir kuyumcuya teslim ederdim. En son toplanan yardım parası 15 milyon toplanmıştı. (2000 öncesi) 14 milyon toplandı diye tutanak hazırladık.  Ben yine her zamanki gibi parayı kuyumcuya teslim ettim. Cuma namazından sonra müftülüğe uğradım. Memur benden aldığım parayı istedi. Ne parası dedim. Hocam biliyoruz aldığın parayı, dedi. Benim niyetimi de biliyorsunuz, siz ne yapacaksınız parayı, dedim. Borcumuz var esnafa, dedi. Müftülüğün esnafa ne borcu olabilir, dedim. "Müftü beyin yanına gelen misafirlerin içtiği çay-kola paraları nereden karşılanıyor hocam, dedi bana. Camiden toplanan paralarla makama gelenlerin ikramının karşılandığını duyunca, "Madem öyle bizim maaşımızdan karşılayalım. Camiden toplanan hayırdan izzet-ikram karşılanır mı dedim, çıkıp geldim" dedi.

***

Birlikte aynı okulda çalıştığım Erzurumlu bir hocamız vardı. Esnafın yanına gittiği zaman çaylarını içmezdi. Hele bir de esnafın çocuğu okulumuzda okuyorsa hiç içmezdi. "Hocam, bu kadar hassasiyet ne? Yemek değil kaçındığın. Altı üstü bir bardak çay. Çayı bugün tanımadığımıza bile ikram ediyoruz" dedim. "Ah hocam ah! Benim dilim yandı. Yoğurdu üfleyerek yiyorum. Kırıkhan'da çalışırken çocuğunu okuttuğum bir esnafın dükkanına ara sıra gider. Hem laflar hem de çayını içerdim. Yıl sonu geldi. Esnaf velim hışımla geldi. Hocam, benim çocuğu bırakmışsın dersten. Sana hakkımı helal etmiyorum dedi. Ne hakkın var dediğimde: "O kadar çay içirdim ben sana, dedi. Oymuş, prensibimdir. Çocuğu bende öğrenci olan esnaftan çay içmiyorum." dedi. 15/02/2017