15 Şubat 2017 Çarşamba

İl müdürleri ne iş yapar?

Fazla merak iyi değildir ama hep merak etmişimdir, il müdürleri ne iş yapar diye. Baktım kimseden hayır yok. İş başa düştü. Bir an için kendimi il müdürü olarak atadım. Sonra başladım icraata.

1.İlk önce atandığım il müdürlüğü makamımı yeniden tefriş ederim.
2.Makam şoförümü ve özel kalem müdürümü değiştiririm.
3.Kendimden yukarıdaki makam sahiplerini ziyaret ederim.
4.Hayırlı olsuna gelen yetkili kişilerin getirdiği çiçekleri odamda sergilerim.
5.Dairemde iş bölümü yaptıktan sonra ziyaretlere vakit ayırırım.
6.Sürekli protokol takılırım.
7.Ziyaretime gelen üst amirlerime veya arkası güçlü iş ve siyaset adamlarına kapımı her daim açık tutarım.
8.Emrim altında çalışan personelden veya öğretmenlerden herhangi biri bir durumunu anlatmak için makamıma geldiği zaman kapıcıma "yok" dedirtirim.
9.Kendi makam katımı herkesin ulaşamayacağı şekilde bir duvar örerim.
10.Fazla yakıt yakmasın diye kendi özel aracıma binemediğimin özlemini devletin bana tahsis ettiği makam aracından alırım. Her yere giderim, Özellikle yemekli ziyafetleri kaçırmam. Zaten sadece çay ikramının olduğu yerlere de gitmem. Çünkü çay dairemde de var.
11.Emrime tahsis edilen şoförün mesaisine riayet etmem. İşim ne zaman biterse, keyfim ne zaman git derse o zaman gönderirim.
12.Evden işe gidebilmek için iş yerime yakın bir yerde ev tutmam. Nasılsa ulaşım derdim olmaz. Şoför ve araç zaten emrimde. Şoförün işi varmış demem. Zaten ne iş yapıyor ki. Sadece beni taşıyor. Taş atıp de elimi ağrıyor. Üstelik benimle olduğu için hayatı boyunca yiyemediği kadar yiyor.
13. Üst seviyedeki makam sahiplerine, iş ve siyaset dünyasına karşı sıcakkanlı ve iş bitirici olurum. Onlara gereken ilgi ve alakayı gösteririm. Personelim, müdürüm ve öğretmenlerime karşı aynı hoşgörüyü gösteremem. Çünkü şımarırlar. İstekleri hiç bitmez o zaman. Yüz verirsem astarını isterler.
14. Eli uzun, nüfuzlu kişilerin bir dediklerini iki etmem. Mevzuata aykırı bile olsa kılıfına uydururum. Onlar için kaz gelecek yerden tavuğu esirgemem. Çok basit isteklerini hallederim. Mesela nüfuzlu birinin bir yakını bir okulumda öğretmenlik yapıyorsa müdür denen densiz onun programını okula gelmeyecek şekilde yapmıyorsa önce il-ilçe şube müdürlerime takip etmelerini, müdürü aramalarını söylerim. Baktım müdür ağırdan alıyorsa direk telefondan kendim arar, gerekli talimatı verir, programı yaptıktan sonra getir göreceğim diyerek  o müdürün ağzının payını veririm. Orta yerde ganimet gibi müdür var. Gerekirse görevden alır, yerine yenisini atarım. Ben yeni bir müdür bulurum da nüfuz sahibi, hatırlı kişileri bir daha bulamam.
15.İlde yapılan tüm sınavlardan pay alırım. Çünkü tüm bunlardan ben sorumluyum.
16.Eski dostlarım "Efendim aramaz oldunuz" diye telefon açarlarsa "İnanın o kadar yoğunum, başımı kaşıyacak zamanım yok. Sizleri, eski günleri çok özledim, eğitim ve öğretim ihmale gelmez, benden önceki müdür de durmadan yatmış, buranın skalasını yükseltmeye çalışıyorum, en kısa zamanda ziyaretinize geleceğim" diyerek savuştururum.
17. Geldiğim bu makama birilerinin himmetiyle geldim diye hiç kendimde suçluluk psikolojisi hissetmem. Zira hak ettiğim bir makam burası benim. Sonra geçmişte benim de sıkıntı çekmişliğim var. Ne demişler "Sabreden derviş muradına erer" misali ben de sabrın meyvelerini yiyorum. Aslında bu kapasitemle daha yukarılarda olmam lazım ama ne yaparsın ki görülmüyorum. O zaman kendimi göstermek için hatırı sayılır, eli güçlü insanlarla ilişkileri sıcak tutmam lazım. zaten öyle yapıyorum. Buradan bir de siyasete atlarsam deme keyfim gitsin. Sonra yakışır da. Boy, bos, tip, karizma o biçim zaten. Benden iyisini mi bulacaklar?

Ha benimki züğürt tesellisi. Hayali olarak başladığım müdürlüğe kaptırdım gidiyorum. İyi de gidiyor. Sanırım becerecek gibiyim. Gördüğünüz gibi işler de yoğun. 15/02/2017

Kime vefa? ***

Nedir vefa diyerek sözlüklere baktım. Nedense böyle bir sözcük TDK’da yok. Onun yerine vefakar kelimesi çıkıyor. Vefa: Borcunu ödeme,  sözünü yerine getirme, sözünde durma; sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat,  sevgide bağlılık gibi anlamlara geliyor. Görüldüğü gibi kendi küçük ama anlamı büyük bir kelime.

Günlük hayatta çok kullanırız. Hatta ‘Ahde vefa kalmamış’ efkarlanınca ‘vefa kalmamış hiç’ deriz. Yanımızdaki muzip biri de ‘Vefa İstanbul’da bir semtin adı’ diyerek pişmiş aşa su katmaya çalışır. İlçelerin çoğunu bile bilemezken hepimiz,  bu semti görmese de  İstanbul’da olduğunu bilir.

Ne kadar vefalıyız? Başkası ne kadar vefa gösteriyor? Vefayı hak ediyor muyuz? Adına ‘Vefa’ denilen gecelerde ne kadar vefa var? Vefa kime var? Vefanın içi dolduruluyor mu? Yoksa boşaltılmış mı? İçi boşaltılıp yerine yenileri mi dolduruluyor? Adına uygun bir gece mi? Biz soruyoruz da esas bunun anlamını geceyi düzenleyenler bilir. Kalbini yarıp bakma imkanı yoktur. Biz burada geceyi düzenleyenlerin samimi niyetini sorgulamayalım. Onları içten kabul edelim. Biz kötü niyetle yazmaya devam edelim.

Geceye davet edilenler kim acaba? Davaya ilk gününden itibaren emek vermiş, çile çekmiş, dirsek çürütmüş kişiler mi yoksa makam sahipleri mi çağrıldı?  Vefa, makama mı, makam-mansıp sahibine miydi? Ta kuruluşundan beri hiçbir menfaat beklemeden koşturan kimselere plaket verildiyse isabetli olmuş demek lazım. Fotoğraf karelerine bakıldığı zaman masayı dolduranlar içerisinde azımsanamayacak şekilde yeni yüz, yeni makam sahibi veya üst düzey yönetici ve bürokratlar göze çarpmaktadır. Emeği geçenlere plaketin verildiği yerde bu hareketin geri planında kalmış, kabuğuna çekilmiş neferler niye yok? Niçin davetiye tüm üyelere gitmedi? Bu davet herkese açık olmalı değil miydi? Burada eski hizmet etmiş, davanın çilesini çekmiş insanlara plaket verilirken ileride bayrağı devralacak yeni üyeler ve çile çekmemiş neferler de olsaydı hizmetin devam etmesi bakımından daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Çünkü çile çekmemiş üye diyecek ki: "Ağabeylerimin çabası sayesinde bu bayrak buraya geldi, şimdi onlara vefa gösteriliyor, ben de görev alırsam ileride bana da vefa gösterenler çıkar diye düşünecektir. Hatta plaket takdimi esnasında çile çekmişler hayatlarından bir kesit anekdot da anlatarak geceye bir anlam katabilirdi. Fakat davetiye maalesef tüm üyelere gitmedi.

İmkan ve yer meselesi denebilir. Bugün büyük kitleleri alabilecek salonlarımız mevcuttur. Niçin oralar tercih edilmez de, otel salonları tercih ediliyor? Sonra her toplantı ve etkinlikte yemek vermek/yedirmek de neyin nesi? Bu paranın kaynağı nereden? Üyelerden gelen aidatlarla veriliyorsa üyeler bu  duruma razı mı? Kimin parasını kime harcıyorsunuz? Aidatın gerçek sahipleri niçin yok orada? Gerçekten öğrenmek istiyorum. Bu işi organize edenlerin mutlaka bir bildiği vardır. 15/02/2017

*** 18/02/2017 tarihinde ladik.biz de yayımlanmıştır.

14 Şubat 2017 Salı

Açığa Alma ve İhraçlarda Hata ve Yanlışlar niNiçin Yapılıyor?

FETÖ adı verilen bir örgütün sinsi, acımasız saldırısını gördü Türkiye. Sayesince yıllardır unuttuğumuz OHAL ile yeniden tanıştık. Devlet bu örgütün darbe girişimini savuşturduktan sonra kamunun her kademesinde bu örgütün elemanlarına karşı bir temizlik hareketine girişti. Kimini içeri aldı kimini görevinden ihraç etti kimini de açıkta bekletiyor. Yeni bilgi ve belge ile karşılaştıkça yeni açığa almalar ve ihraçlar devam etmektedir. Devlet ne kadarını temizleyebildi, bu temizlik daha ne kadar devam edecek, bunu da zaman gösterecek.

Kanun Hükmündeki Kararnamelerle ihraçlar yapıldıkça zaman zaman mağdur olduğunu belirtenler seslerini yükseltmektedir. Hatta yanlış yere atılanlar bir sonraki KHK ile yeniden görevine iade ediliyor. Basından izlediğim kadarıyla mağdur olanlar bitmediği gibi yeni mağduriyetlerin icat edildiği izlenimi ortaya çıkmaktadır. Mağdurların sayısı az veya çok acaba niçin yanlışlık yapılıyor? Bildiğim kadarıyla şüphelenilen kişi ilk önce açığa alınıyor, sonra aylarca hakkında inceleme sürüyor. Bu kadar uzun sürede yapılan inceleme ve soruşturma sonucunda hala hatalı/yanlış kararlar veriliyorsa oturup bir düşünmek lazım. Delillerde mi sıkıntı var, komisyonlarda mı? Usul de mi hata yapılıyor? Ya da bunun altında bir çapanoğlu mu var? Yoksa süreç sulandırılmak mı isteniyor?

Hata/yanlışlar nereden/kimden kaynaklanıyor bilmem. Ama bildiğim bir şey var. Mücadele ettiğimiz örgüt basit bir örgüt değil. Öyle kolay kolay delil bırakan bir örgüt değil. Her işini resmi kılıfa uydurarak yapmış ve devletin her kademesine sızmış bir örgüt var karşımızda. Dikkatimi çeken bir şey var, açığa alınan ve ihraç edilenlerin ekseriyeti memuriyette alt kademelerde olan kişilerden oluşuyor. Nedense üst bürokraside örgütün hiç militanı yok. Yani devletin yukarısı temiz. Sorun hep aşağı birimlerde. Hiç akıl ve mantığımız alıyor mu? Bu sinsi örgüt yukarılarda örgütlenmeden, kadrolaşmadan aşağıda kök salar mı? Sanki birileri bu temizlik hareketini herkesi işin içine katmak suretiyle Ergenekon ve Balyoz davası gibi sulandırmak istiyor. Veya musluğun başında olan bazıları bu örgütün kripto elemanı. Ben can yakmazsam benim canım yanacak düşüncesindedir. Veya kraldan daha fazla kralcıdır. Ya da mağdurlar oluşsun ki hükümet ve devlete karşı sesler yükselsin... Fazla söz söylemeden sanal alemde Hüseyin BEKTAŞ arkadaşımızın paylaştığı bir hikayeyle sizi baş başa bırakmak istiyorum. Hikaye bu durumu güzel anlatıyor sanırım:

Çok eski zamanlarda bir çoban varmış. Çoban halkın sürülerini emaneten güdermiş. Her akşam sürüden bir koyun kurtlar tarafından parçalanırmış. Ancak iki tane çoban köpeğinin ikisinin de sesi çıkmaz, hiç havlamazlarmış. Çoban merak etmiş bir gün uyuyor rolü yapmış. Gece köpekler çobanın yanına gelerek kontrol etmişler. Uyuduğuna emin olduktan sonra dağa çıkıp dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirmişler. Kurtlar sürünün içerisinden bir tane koyunu seçip yemişler, yalaka köpekler de onların yanında bakmışlar. Çoban olup bitenleri seyretmiş, çoban sabahleyin köye gitmiş. Köyün girişinde bulunan büyük ağaca iki tane ip asmış köpeklerin ikisini de orada boğmuş. Bunu gören halk konuyu padişaha anlatmış. Padişah da çobanı çağırmış anlat bakalım çoban efendi neden köpekleri boğdun demiş. Çoban bir şartım var efendim, kabul ederseniz bunun sırrını size anlatırım demiş. O da söyle şartını demiş, savaştaki ordunun başına beni kumandan yaparsanız anlatırım demiş. Padişah da gülmüş sen mi orduya kumandan olacaksın, olmaz öyle şey demiş. Çoban da o zaman ben de anlatmıyorum demiş. Padişah dur dur demiş, nasıl olsa gider oradaki komutanlar durumu anlar gönderirler bunu diye düşünmüş. Tamam, sen git ordunun başına kumandan ol demiş. Çoban ordunun başına kumandan olur. Bir müddet sonra Ordu'dan bir haberci koşarak kan ter içerisinde padişahın yanına gelir. Efendim demiş sizin kumandan olarak gönderdiğiniz kişi, ordu'da bulunan üst düzey komutanların tamamını astırdı demiş. Padişah sinirlenmiş hemen acilen bir ordu hazırlayın, bana çobanın kellesini getirin demiş. Ordu daha yola çıkmadan arkadan bir haberci daha gelmiş. Padişaha efendim demiş, ordumuz zaferi kazandı bütün ganimetlere el koydu, yolda dönüşe geçtiler, buraya geliyorlar demiş. Padişah da ben böyle zafer falan istemiyorum, gidin bana o çobanın kellesini getirin demiş. Yolda orduyu karşılaşmışlar, tam çobanın kellesini koparacaklar, çoban durun demiş, ben padişaha bir şey anlatacaktım, onu anlattıktan sonra benim kellemi alabilirsiniz demiş. Durumu padişaha iletmişler. Padişah da tamam getirin demiş. Çobanı padişahın huzuruna getirmişler. Çoban efendim demiş bana köpekleri niye astığımın sırrını sormuştunuz demiş. Ben dağda çobanlık yapıyordum. Sizin de yıllardır ordunuzun savaşta olduğunu duydum. Bu esnada her akşam sürüden bir tane koyunu kurtlar parçalıyor, ancak sürüde bulunan iki tane köpek hiç havlamıyor. Köpeklerin niye havlamadığını merak ettim  bir gece uyuyor rolü yaptım. Köpekler yanıma gelerek benim uyuduğumdan emin olduktan sonra dağa gittiler, dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirdiler. Kurtlar bir tane koyun seçip yediler, köpekler de ona baktılar. Bende bu köpekleri boğarsam padişahım konuyu duyar beni de huzuruna çağırır, mutlaka ordunun içerisinde bu köpekler gibi komutanlar vardır ki bu savaş bu kadar uzadı diye düşündüm. Siz beni komutan yapınca, sizin ordunun başına komutan diye gönderdiğiniz köpeklerin düşmanla işbirliği yaparak savaşı uzattığını gözümle gördüm. Ben de onların kellesini alınca, yıllardır bitmeyen savaşı biz kazandık demiş. Efendim benim çobanlıktan başka bir işim yok, başka bir yerde de gözüm yok. Komutanlık başkalarının olsun, canımı bağışlarsanız, ben çobanlığıma döneyim demiş. Padişah çok mahcup olmuş, kalması için çobana çok ısrar etmiş, ancak çoban kabul etmemiş çobanlığına dönmüş.

Efendim, uzun oldu ama. Sanırım derdimi anlatabildim. 14/02/2017