15 Şubat 2017 Çarşamba

Kime vefa? ***

Nedir vefa diyerek sözlüklere baktım. Nedense böyle bir sözcük TDK’da yok. Onun yerine vefakar kelimesi çıkıyor. Vefa: Borcunu ödeme,  sözünü yerine getirme, sözünde durma; sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat,  sevgide bağlılık gibi anlamlara geliyor. Görüldüğü gibi kendi küçük ama anlamı büyük bir kelime.

Günlük hayatta çok kullanırız. Hatta ‘Ahde vefa kalmamış’ efkarlanınca ‘vefa kalmamış hiç’ deriz. Yanımızdaki muzip biri de ‘Vefa İstanbul’da bir semtin adı’ diyerek pişmiş aşa su katmaya çalışır. İlçelerin çoğunu bile bilemezken hepimiz,  bu semti görmese de  İstanbul’da olduğunu bilir.

Ne kadar vefalıyız? Başkası ne kadar vefa gösteriyor? Vefayı hak ediyor muyuz? Adına ‘Vefa’ denilen gecelerde ne kadar vefa var? Vefa kime var? Vefanın içi dolduruluyor mu? Yoksa boşaltılmış mı? İçi boşaltılıp yerine yenileri mi dolduruluyor? Adına uygun bir gece mi? Biz soruyoruz da esas bunun anlamını geceyi düzenleyenler bilir. Kalbini yarıp bakma imkanı yoktur. Biz burada geceyi düzenleyenlerin samimi niyetini sorgulamayalım. Onları içten kabul edelim. Biz kötü niyetle yazmaya devam edelim.

Geceye davet edilenler kim acaba? Davaya ilk gününden itibaren emek vermiş, çile çekmiş, dirsek çürütmüş kişiler mi yoksa makam sahipleri mi çağrıldı?  Vefa, makama mı, makam-mansıp sahibine miydi? Ta kuruluşundan beri hiçbir menfaat beklemeden koşturan kimselere plaket verildiyse isabetli olmuş demek lazım. Fotoğraf karelerine bakıldığı zaman masayı dolduranlar içerisinde azımsanamayacak şekilde yeni yüz, yeni makam sahibi veya üst düzey yönetici ve bürokratlar göze çarpmaktadır. Emeği geçenlere plaketin verildiği yerde bu hareketin geri planında kalmış, kabuğuna çekilmiş neferler niye yok? Niçin davetiye tüm üyelere gitmedi? Bu davet herkese açık olmalı değil miydi? Burada eski hizmet etmiş, davanın çilesini çekmiş insanlara plaket verilirken ileride bayrağı devralacak yeni üyeler ve çile çekmemiş neferler de olsaydı hizmetin devam etmesi bakımından daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Çünkü çile çekmemiş üye diyecek ki: "Ağabeylerimin çabası sayesinde bu bayrak buraya geldi, şimdi onlara vefa gösteriliyor, ben de görev alırsam ileride bana da vefa gösterenler çıkar diye düşünecektir. Hatta plaket takdimi esnasında çile çekmişler hayatlarından bir kesit anekdot da anlatarak geceye bir anlam katabilirdi. Fakat davetiye maalesef tüm üyelere gitmedi.

İmkan ve yer meselesi denebilir. Bugün büyük kitleleri alabilecek salonlarımız mevcuttur. Niçin oralar tercih edilmez de, otel salonları tercih ediliyor? Sonra her toplantı ve etkinlikte yemek vermek/yedirmek de neyin nesi? Bu paranın kaynağı nereden? Üyelerden gelen aidatlarla veriliyorsa üyeler bu  duruma razı mı? Kimin parasını kime harcıyorsunuz? Aidatın gerçek sahipleri niçin yok orada? Gerçekten öğrenmek istiyorum. Bu işi organize edenlerin mutlaka bir bildiği vardır. 15/02/2017

*** 18/02/2017 tarihinde ladik.biz de yayımlanmıştır.

14 Şubat 2017 Salı

Açığa Alma ve İhraçlarda Hata ve Yanlışlar niNiçin Yapılıyor?

FETÖ adı verilen bir örgütün sinsi, acımasız saldırısını gördü Türkiye. Sayesince yıllardır unuttuğumuz OHAL ile yeniden tanıştık. Devlet bu örgütün darbe girişimini savuşturduktan sonra kamunun her kademesinde bu örgütün elemanlarına karşı bir temizlik hareketine girişti. Kimini içeri aldı kimini görevinden ihraç etti kimini de açıkta bekletiyor. Yeni bilgi ve belge ile karşılaştıkça yeni açığa almalar ve ihraçlar devam etmektedir. Devlet ne kadarını temizleyebildi, bu temizlik daha ne kadar devam edecek, bunu da zaman gösterecek.

Kanun Hükmündeki Kararnamelerle ihraçlar yapıldıkça zaman zaman mağdur olduğunu belirtenler seslerini yükseltmektedir. Hatta yanlış yere atılanlar bir sonraki KHK ile yeniden görevine iade ediliyor. Basından izlediğim kadarıyla mağdur olanlar bitmediği gibi yeni mağduriyetlerin icat edildiği izlenimi ortaya çıkmaktadır. Mağdurların sayısı az veya çok acaba niçin yanlışlık yapılıyor? Bildiğim kadarıyla şüphelenilen kişi ilk önce açığa alınıyor, sonra aylarca hakkında inceleme sürüyor. Bu kadar uzun sürede yapılan inceleme ve soruşturma sonucunda hala hatalı/yanlış kararlar veriliyorsa oturup bir düşünmek lazım. Delillerde mi sıkıntı var, komisyonlarda mı? Usul de mi hata yapılıyor? Ya da bunun altında bir çapanoğlu mu var? Yoksa süreç sulandırılmak mı isteniyor?

Hata/yanlışlar nereden/kimden kaynaklanıyor bilmem. Ama bildiğim bir şey var. Mücadele ettiğimiz örgüt basit bir örgüt değil. Öyle kolay kolay delil bırakan bir örgüt değil. Her işini resmi kılıfa uydurarak yapmış ve devletin her kademesine sızmış bir örgüt var karşımızda. Dikkatimi çeken bir şey var, açığa alınan ve ihraç edilenlerin ekseriyeti memuriyette alt kademelerde olan kişilerden oluşuyor. Nedense üst bürokraside örgütün hiç militanı yok. Yani devletin yukarısı temiz. Sorun hep aşağı birimlerde. Hiç akıl ve mantığımız alıyor mu? Bu sinsi örgüt yukarılarda örgütlenmeden, kadrolaşmadan aşağıda kök salar mı? Sanki birileri bu temizlik hareketini herkesi işin içine katmak suretiyle Ergenekon ve Balyoz davası gibi sulandırmak istiyor. Veya musluğun başında olan bazıları bu örgütün kripto elemanı. Ben can yakmazsam benim canım yanacak düşüncesindedir. Veya kraldan daha fazla kralcıdır. Ya da mağdurlar oluşsun ki hükümet ve devlete karşı sesler yükselsin... Fazla söz söylemeden sanal alemde Hüseyin BEKTAŞ arkadaşımızın paylaştığı bir hikayeyle sizi baş başa bırakmak istiyorum. Hikaye bu durumu güzel anlatıyor sanırım:

Çok eski zamanlarda bir çoban varmış. Çoban halkın sürülerini emaneten güdermiş. Her akşam sürüden bir koyun kurtlar tarafından parçalanırmış. Ancak iki tane çoban köpeğinin ikisinin de sesi çıkmaz, hiç havlamazlarmış. Çoban merak etmiş bir gün uyuyor rolü yapmış. Gece köpekler çobanın yanına gelerek kontrol etmişler. Uyuduğuna emin olduktan sonra dağa çıkıp dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirmişler. Kurtlar sürünün içerisinden bir tane koyunu seçip yemişler, yalaka köpekler de onların yanında bakmışlar. Çoban olup bitenleri seyretmiş, çoban sabahleyin köye gitmiş. Köyün girişinde bulunan büyük ağaca iki tane ip asmış köpeklerin ikisini de orada boğmuş. Bunu gören halk konuyu padişaha anlatmış. Padişah da çobanı çağırmış anlat bakalım çoban efendi neden köpekleri boğdun demiş. Çoban bir şartım var efendim, kabul ederseniz bunun sırrını size anlatırım demiş. O da söyle şartını demiş, savaştaki ordunun başına beni kumandan yaparsanız anlatırım demiş. Padişah da gülmüş sen mi orduya kumandan olacaksın, olmaz öyle şey demiş. Çoban da o zaman ben de anlatmıyorum demiş. Padişah dur dur demiş, nasıl olsa gider oradaki komutanlar durumu anlar gönderirler bunu diye düşünmüş. Tamam, sen git ordunun başına kumandan ol demiş. Çoban ordunun başına kumandan olur. Bir müddet sonra Ordu'dan bir haberci koşarak kan ter içerisinde padişahın yanına gelir. Efendim demiş sizin kumandan olarak gönderdiğiniz kişi, ordu'da bulunan üst düzey komutanların tamamını astırdı demiş. Padişah sinirlenmiş hemen acilen bir ordu hazırlayın, bana çobanın kellesini getirin demiş. Ordu daha yola çıkmadan arkadan bir haberci daha gelmiş. Padişaha efendim demiş, ordumuz zaferi kazandı bütün ganimetlere el koydu, yolda dönüşe geçtiler, buraya geliyorlar demiş. Padişah da ben böyle zafer falan istemiyorum, gidin bana o çobanın kellesini getirin demiş. Yolda orduyu karşılaşmışlar, tam çobanın kellesini koparacaklar, çoban durun demiş, ben padişaha bir şey anlatacaktım, onu anlattıktan sonra benim kellemi alabilirsiniz demiş. Durumu padişaha iletmişler. Padişah da tamam getirin demiş. Çobanı padişahın huzuruna getirmişler. Çoban efendim demiş bana köpekleri niye astığımın sırrını sormuştunuz demiş. Ben dağda çobanlık yapıyordum. Sizin de yıllardır ordunuzun savaşta olduğunu duydum. Bu esnada her akşam sürüden bir tane koyunu kurtlar parçalıyor, ancak sürüde bulunan iki tane köpek hiç havlamıyor. Köpeklerin niye havlamadığını merak ettim  bir gece uyuyor rolü yaptım. Köpekler yanıma gelerek benim uyuduğumdan emin olduktan sonra dağa gittiler, dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirdiler. Kurtlar bir tane koyun seçip yediler, köpekler de ona baktılar. Bende bu köpekleri boğarsam padişahım konuyu duyar beni de huzuruna çağırır, mutlaka ordunun içerisinde bu köpekler gibi komutanlar vardır ki bu savaş bu kadar uzadı diye düşündüm. Siz beni komutan yapınca, sizin ordunun başına komutan diye gönderdiğiniz köpeklerin düşmanla işbirliği yaparak savaşı uzattığını gözümle gördüm. Ben de onların kellesini alınca, yıllardır bitmeyen savaşı biz kazandık demiş. Efendim benim çobanlıktan başka bir işim yok, başka bir yerde de gözüm yok. Komutanlık başkalarının olsun, canımı bağışlarsanız, ben çobanlığıma döneyim demiş. Padişah çok mahcup olmuş, kalması için çobana çok ısrar etmiş, ancak çoban kabul etmemiş çobanlığına dönmüş.

Efendim, uzun oldu ama. Sanırım derdimi anlatabildim. 14/02/2017

Bu Suriyeli düşmanlığı neden?

Sözlerime, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarını bizzat yaşamış olan Mehmet Akif'in: "Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda! Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda." Kıtasıyla başlamak isterim. En kötü de olsa Allah kimseyi vatanından uzak kılmasın, işinden, gücünden etmesin.

Ülkesini beğenmeyenlere, kadir-kıymet bilmeyenlere 5 yıldır içimizde mülteci olarak yaşayan Suriyeliler'e bakmalarını söylemek isterim. Ne işleri var, ne de aşları. Ne evleri ne de barkları. Ülkelerinde iş ve aşları, ev ve barkları varken bir anda her şeylerini kaybederek ülkemize sığındılar. Hayata müflis tüccar misali sıfırdan başladılar. Nerede bir ağır iş var, orada çalışan Suriyelileri görmek mümkün. Hiçbir sosyal güvence ve haklara sahip değiller. En düşük ücrete çalışıyorlar. İş garantileri yok. Sağlıksız evlerde kalabalık bir şekilde yaşıyorlar. Çoğu kendi işini ve iş yerini açarak geçim mücadelesi veriyor. İçlerinde hayatın cenderesinden geçmiş sorumluluk sahibi kişilerin sayısı fazla. Az da olsa sorumsuz davrananları var. Bunu da çarşı ve pazarda görebiliyoruz.

Türkiye onlara kucağını açtı. Kimi iş verdi. Kimi evini kiraya verdi. Kimi yardım etti. Türkiye'nin çoğunluğunda bir sorun yok. İçimizdeki bazı kişiler ise bu durumdan hazımsız: " Ne işleri var burada, savaş kaçkını bunlar. Doldular, kaldılar. Devlet kendi insanına iş veremezken bunlara bakıyor, maaş veriyor, hastanede ücretsiz muayene ediyor, ilacını bedava veriyor. Bunları göndermek lazım. Ülkesine hayrı olmayanın buraya hayrı olur mu? Ülke yol geçen hanı oldu. Bunların içinde terörist olanlar da var. Baksana ülkede terör arttı. Ülkeleri yok, hala çocuk doğuruyorlar. Bunlara bir de vatandaşlık verilecek. Niyetleri iktidarda daha fazla kalmak için bunların oylarını almak. Bunlara iyilik yaramaz. Bunlar değil miydi I.Dünya Savaşında bizi arkadan vuran. Savaş bitse de gitmez bunlar..." şeklinde eleştiri getiriyorlar.

Gören de sanki tüm Suriyelileri bu tipler besliyor sanır. Belki de hiç yardımı olmamıştır böylelerinin. Namaz çıkışı cebindeki bozuk parayı atmıştır belki yardım diye. Allah kimseyi düşürmesin, memleketsiz bırakmasın. Oturduğumuz yerden eleştirmesi kolay. Adamlar savaşmaya gitse kiminle savaşacak? Kimin kimi öldürdüğü belli değil. Ölmemek için öldürmek zorunda. Çünkü orada bir iç savaş var. Kirli bir savaş. Yedi düvelin tüm kozlarını oynadığı bir savaş. Savaş bitince gitmezler derken çok iddialı konuşuyoruz. Ne biliyoruz gitmeyeceklerini? Çok mu keyif alıyorlar içimizde durmaktan?

Türkiye'nin müdahil olduğu bu savaşta güvenli bölge oluşturulduktan sonra büyük bir çoğunluğunun gideceğini düşünüyorum. İnşallah ülkelerinde devam eden kirli savaş biter de geri dönerler. Gitmezlerse de az sayıda dilenenin dışında kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışıyorlar. Her olumsuz durumdan bir pay çıkaralım. Yarın biz de onların durumuna düşeriz düşüncesiyle memleketimizin kıymetini bilelim. Çoğu içimizde Türkçe öğrendi.  Zeka bakımından onlardan çok mu geriyiz? Kaçımız Arapça öğrendik? Yıllardır İngilizce öğreniyoruz, kaçımız konuşabiliyoruz bu dili?

Konuşmaktan ve eleştirmekten başka bir iş arayışına girelim. Yaptığımız iyilik varsa başa kakmayalım. Yabancı ve Suriyeli düşmanlığı yapmayalım. Unutmayalım ki, kimse kimsenin rızkını/nasibini yiyemez. Herkes midesi kadar yer. 14.02.2017