24 Ocak 2017 Salı

Okullarda verilen notlar ne derece gerçeği yansıtıyor? -4-

Oğlum lise birinci sınıfı takdirle geçti. ikinci sınıf için alan seçimi yapacağız. Bizim mahdum fen bilimleri alanını seçmeye kara vermişti. Kendisine sayısal alanı yapamayacağını, kendisi için en uygun alanın sözel olabileceğini söyledim. Yine de kendi okulumdaki rehber öğretmenlere akademik benlik testi uygulattım. Her ikisinde de sayısal/fen bilimleri alanı çıktı. Çocuğum da sayısal alanı kafasına koymuştu. Ben de itiraz etmedim.

Alan seçimi için okulundaki sınıf öğretmeninin yanına vardık. Selam-kelamdan sonra: "Hocam, çocuğumuz fen alanını seçecek, çünkü FKB dersleri ve matematiği beş. Acaba bu öğretmenleriniz fazla not vermiş olabilir mi" dedim. Öğretmen: "Güzel bir tespit, beyefendi, siz bunu bir de okulun müdür yardımcısına sorun" dedi. Yardımcıya gittik: "Hocam, ne fazla not vermesi, biz iki yüz öğrenciden 120 tanesini eledik. Bunlar kalbur üstü öğrencilerdir. Fazla not falan vermedik. Çocuğunuz bileğinin hakkıyla aldı" dedi. Biz döndük dolaştık. Sınıf öğretmeninin yanına tekrar vardık. Fen Bilimleri alanını seçtik.

2003-2004 öğretim yılına çocuğumuz fen alanı ile başladı. Birinci sınavlar sonrasında yapılan veli toplantısına katıldım. Elime aldığım ara karne pek iç açıcı değildi. 70 olan psikoloji dışında ikinci en yüksek notu Din kültüründen. O da 45 idi. Altında her puandan ders var idi. İçlerinde geçen yılın beş düşen dersleri dahil. Görünen kök kılavuz istemez. Ama bizim çocuk bu notlarıyla: "Ben okumak istemiyorum, beni alın okuldan" diyordu. 70 olan psikoloji notunda bir sorun vardı. Zira bizim çocuk not almamak için epey uğraşmış anlaşılan. Devamsızlığı da fena değildi. 2 ay içerisinde 10.5 gün de devamsızlık yapmıştı.

Bu durumda öğretmenleri de tek tek gezmeye gerek yoktu. Ama geldik bir kere. O değilden dolaştım. "Hocam, şu psikoloji notunda bir sorun var, sizde durumu zayıf ne dersiniz" dediğimde önce yüzüme baktılar, sonra "Beyefendi, ilk defa böyle bir veli ile karşılaşıyoruz. Dersi zayıf olan veliler genelde hep bizi suçlar da" dediler. Ardından çocuğumuzun derse çalışmadığını ifade ettiler. Sıra geldi geçen yıl matematik dersine giren öğretmene. Zira o da bu yıl geometri dersine giriyordu. "Hoca hanım, sizde nasıl bizim oğlan" dedim. "Çocuğunuz yanlış alan seçti, bu alanı kaldıramadı" dedi. İyi de hocam, bu çocuğun geçen yıl sizdeki notu 5 idi dediğimde "Ben geçen yıl  fazla not verdim" deyince, "Hoca hanım, ben sizden not mu istedim de fazla not verdiniz. Siz fazla not verdiğiniz için biz bugün yanlış yerdeyiz" dedim ayrıldım.

Eve gelince bir nabız yokladım. Bizim çocuk okulu bırakma niyetinde idi. O yıl dükkan açan dayısının yanında çalışmaya göz kırpıyordu. Dersim ne kadar zayıf olursa beni okuldan alırlar, ben de dükkanda çalışır, meslek öğrenirim düşüncesinde olduğunu sezdim. Bu işe başladık, liseyi bitireceğiz, önümüzdeki yıl alanını değiştirelim" dedim. Tamam dedi, anlaştık. Önümüzdeki yıl TM alanını seçerek yolumuza devam ettik. İstemeyerek de olsa liseyi bitirdi.

Lise bitince dayısının yanında çalışmaya başladı. Askerlik çağı geldi, askere gitti. Tezkeresine az bir zaman kala KPSS'ye müracaat ettim onun adına. Geldi iki ay boyunca kampa girdi. Aldığı yüksek puanla bir kaç ay içinde ataması yapıldı, kamuda memur olarak işe başladı. Askerlikten sonra üniversiteyi bitirdi.

Umarım derdimi anlatabilmişimdir. Niyetim kendimin ve ailemin hayat hikayesini anlatmak değil. Yanlış alan seçmemizin temelinde objektif not vermemenin yattığını izah etmeye çalışıyorum. Öğretmenin verdiği fazladan not, çocuğumuzu ve bizi yanlış alana sürüklemiş, okuldan ve derslerden soğumamıza sebebiyet vermiştir.

Şu anda alan seçimi kalktı, onun yerine seçmeli dersler vasıtasıyla alana kaynaklık eden dersler seçilebiliyor. Lisede çalıştığım yıllarda gördüğüm bir husus var. Üniversitede gidilebilecek tıp, mühendislik gibi cazip bölümler  sayısal alandan öğrenci aldığı için öğrenci sayısal zeka olmasa da velisinin yönlendirmesiyle sayısal alanı seçiyor. Çocuk, içine sinmese de zoraki de olsa sınıf geçiyor ama beklenen başarı bir türlü gelmiyor. 24/01/2017

Okullarda verilen notlar ne derece gerçeği yansıtıyor? -3-

90'lı yıllarda Güney Doğu'nun bir ilinde çalışırken lise 2.sınıfta dersine girdiğim bir öğrenci hem birinci dönem hem de ikinci dönem dersimden yazın kursa kaldı. Zira o yıllarda kredili sistem uygulanıyordu.

Aynı öğrencinin bir yıl sonra son sınıfta Kelam dersine girdim. Konuları şimdinin Din Kültürü konuları. Yaptığım her iki sınav ortalaması öğrencinin 28 idi. Öğrencinin durumunda 45 puanın altında 7-8 öğrenci vardı. Kendilerine sözlü notu yerine geçecek kurtarma yazılısı yapayım dedim. 8 tane basit soru sordum. İki soru da kendi kendilerine sorup cevaplamalarını istedim.

Sınav sonucunda bizim öğrenci maalesef başarılı olamadı. Sene sonuna doğru öğrencimin ağabeyi geldi, geçsin diye. Kardeşin çok beyefendi biri, maalesef bu durumda geçiremiyorum, yazın geçsin dedim. "Hocam imamlık imtihanına girecek" deyince kardeşiniz bırakın Kur'an okumayı, doğru dürüst bir çok harfi tanımıyor. Çünkü geçen yıl dersine her iki dönemde ben girdim ve kaldı. Bu durumda imamlık sınavını nasıl geçecek, haydi geçti diyelim. Nasıl imamlık yapacak, kusura bakmayın" dedim. "Hepsini ayarladık hocam, sadece sizin ders kaldı" deyince gerçekten mi dedim. "Evet" dedi. Yani bu okulun en zor dersleri sayılan K.Kerim, arapça, tefsir, hadis vb. dersleri geçti, geriye sadece benim kolay dersim mi kaldı, deyince "Evet, sadece sizin ki" dedi.

Öğretmen odasına geçerek dolabımdan kurtarma yazılılarının içinden kardeşinin kağıdını seçtim, "Kardeşinin, sorduğum sorulara verdiği cevaba bakmak ister misin? Hele şu soruya verdiği cevaba bir göz at. Ben ona 4 büyük kitap kime verilmiştir diye sormuşum. O ise Tevrat; Hz. Ömer'e, İncil; Hz Ebubekir'e, İncil; Hz Osman'a, Kur'an ise Ha Muhammed'e şeklinde cevap vermiş. Hele şükür ki peygamberimize verileni doğru yazmış. İnanın bu soruları sana veya şu caddeye çıkıp gelip geçene rastgele sorsak, ya da bu ilçede Hıristiyanlar var, onlara gidip sorsak inanın bilirler. Kardeşiniz yazın kursa kalsın, onu kim geçirirse geçirsin, kardeşini ve sizi ailecek severim ama bu işin vebalini üstlenemem, dedim. Ağabeyi zaten yazılı kağıdındaki cevapları görünce çok mahcup olmuştu. "Hocam, özür dilerim" dedi, ayrıldı.
***
Yaz tatilini bitirip tekrar görev yerime gittim. Eğitim ve öğretim başladı. Çarşıda lise 2 de dersine girdiğim K. Kerim'i güzel okuyan bir öğrencimi gördüm. Üniversite sınavını kazanamamış söylediğine göre. Yavrum imamlık imtihanı olmuş ona bari gireydin, okuman iyiydi dediğimde: "Girdim hocam, ona da girdim. Ama sınıfımızdan ... arkadaş kazandı ama ben kazanamadım" dedi. Hayırlısı dedim, ayrıldık. İmamlık imtihanını kazandı dediği kişi benim kelam dersinden ve bir yıl öncesinde K.Kerim dersinden bıraktığım öğrenciden başkası değildi. Diyanetin yaptığı yüzünden okuma sınavını nasıl geçti? Bu kerameti anlayamadım. Hayret ki ne hayret!

Birkaç gün sonra imamlığı kazanan öğrencimi gördüm. Hayırlı olsun dedim. Fakat mahcubiyetinden başını öne eğdi. Oğlum, kardeşinin K. Kerim okuması ve ezberleri daha iyi. Göreve gitmeden onun önüne diz çök, mutlaka öğren. Yoksa cemaatin karşısında mahcup olursun dedim. "Tamam hocam, sağ ol" dedi, vedalaştık. 24.01.2017


Yönetici atama kriterlerimiz niçin değişti?

Son günlerde tartışmanın  fitili, MEB'de idareciler nasıl atanır konusu. Milat gazetesinde Seyit Mehmet DENİZ isimli yazarın "Milli Eğitim Bakanlığında idareciler nasıl atanır" başlıklı yazısı ile birlikte yeniden alevlendi. Öncelikle yazar tespitlerinde yerden göğe kadar haklıdır. Yazısına imzamı atarım.

Yazıyı görünce içi dolu olanlar hemen atışlara başladı. Eleştirilerinde haklılar da. Ben de son yıllardaki yönetici atama, kamuya eleman alma vb atamaları hep eleştirdim. Hala da eleştirmeye devam ediyorum. Süreç geçti gitti, hala da liyakat ölçüsüne göre bir sistem maalesef getirilemedi. Amacım kimsenin avukatlığını yapmak değil. Fakat bu hatalar niçin yapıldı, bu sürece nasıl gelindi? Bunu irdelemek lazım.

Bu sürece 17-25 Aralık süreci ile birlikte start verildi. İçimizde 40 yıl boyunca görünen yüzlerinden ziyade gizli bir örgütlenme ile devletin her kademesine kök salmış bir yapı sebep oldu. Maalesef geçmişten günümüze bu yapıya teşne olan, görmeyen, görmezden gelen devlet bürokrasisinin ve siyasetin ceremesini çekiyoruz. Paralel yapı diye isimlendirilen cemaat görünümlü 'Hizmet Hareketi'nin ne kadar tehlikeli olduğunu 15 Temmuz itibariyle canlı yayında izledik. Çoğumuz da canını vererek bedel ödemiştir. Bu hareket Cumhurbaşkanlığı yaverliğine kadar yükselmiş, Rus Büyükelçisini öldürerek devletin itibarını zedelemeye çalışmıştır. Türkiye hala da mücadele etmeye çalışıyor.

Bu sinsi, takiyyeci ve ihanet şebekesinden kurtulmak için devlet yeni bir strateji geliştirdi. Çünkü kendisine giden rapora göre bu örgüt en çok MEB'de kadrolaşmış, okulların müdür ve yardımcısına varıncaya kadar örgütlenmiş, okullardaki öğretmenleri vasıtasıyla dershanelerine öğrenci kazandırmaya devam etmiş olarak görüldü. Kavganın fitilinin dershaneleri kapatma adımıyla başladığı dikkate alınırsa bunda da devletin haksız olmadığı görülecektir. Devlet 657'ye göre asli görev sayılmayan müdür ve yardımcı kadrolarında 4 yılını dolduranların görev süresini sona erdirerek başladı işe. Öncelikle çalışamayacağı il ve ilçe müdürlerini kızağa çekti. Yerine yeterli veya değil, güvendiği ve dediğini yapacak adamlarını atadı. Bunlar sayesinde kılı kırk yararcasına bir temizlik hareketine girişti. Kanun çıkaranın niyeti olmamasına rağmen taşradaki mal bulmuş mağribilerin eline bir fırsat geçti. Herkesi budadı. Yerine çıkarılan sözlü mülakatlar ile istediğini aldı ve atadı. Bu süreçte kendisini anlatamayan, ön plana çıkamayan, arkası olmayan herkes darbe yedi. Çünkü toptancı davranıldı. Acaba hata yapabilir miyim diyerek en ufak bir şüphe ile insanların ipi çekildi. Masum ve suçlu bundan nasibini aldı. Bu süreçte FETÖ ile mücadele etmek esas iken taşradaki kraldan daha fazla kralcıların dedikodu kültürüyle insanlara bir kulp takması esas sorun olarak görünmelidir. FETÖ yapılanmasının sinsi, takiyeci, kendisini gizleyen bir yapı olarak lanse edilmesiyle birlikte herkese, her şeye şüphe ile bakılmasını da normal görmek lazımdır.

Aslında birileri devleti bu konuda yanıltmıştır. Bu yapının sempatizan ve militanlarının MEB'de yuvalandığı doğru olmakla beraber bu yapının en az tehlikelileri olarak öğretmen camiası görülmeliydi. Buradakiler devlete en az zarar veren kesimdir. Fakat yukarıdan başlaması gerekirken budamaya aşağıdan başlanmıştır. Devlet burada savunma refleksiyle neredeyse eskiye dair her şeyi çiğnedi geçti. Hiçbir kriter belirlemeden, ehil mi değil mi değerlendirmeden sadece kendi dediklerini yapacak, kelle alacak, kendisine sadakat gösterecek kişilerle yola devam etme kararı aldı. Bu süreçte görev alanların içerisinde  ehilleri de olmasına rağmen geliş şekli itibariyle hepsi zan altında kaldılar. Kendilerini ifade edemediler. Çoğu insanı yaraladılar, küstürdüler. Bu süreçte üst yöneticilik görevine genelde ilahiyat mezunları getirildi. Belki bir makam elde ettiler ama hem kendileri hem de branş itibariyle yıprandılar.

Bu süreci hepimiz yaşadık, hala da yaşamaya devam ediyoruz. Çok da detaylı anlatmaya gerek yok. Tamam bu süreci eleştirelim eleştirmesine de. Sahi siz olsanız ne yapardınız? Size her bir taraftan saldırıya geçmiş bir yapıdan kurtulmak için önceliğiniz elediklerinizin yerine ehil olanları mı seçersiniz, yoksa sadakat sahibi olanları mı seçerdiniz? Öyle zannediyorum kendinize bağlı olacak kişilerle yola devam etme kararı alırdınız. Bu süreci eleştirirken yapının ne kadar tehlikeli ve sinsi olduğunu göz ardı etmeyelim. Orta yerde bir yaralı var. Ölümle burun buruna. Ehil doktor aramazsınız. İlk müdahaleyi yapacak bir doktor bulursunuz. Burada da böyle bir yöntem uygulandığını düşünüyorum.

Bu açıklamaları yaparken hükümeti savunduğum, yapılanları doğru gördüğüm anlaşılmasın, bu adamın tuzu kuru diye düşünülmesin. Bilmenizi isterim ki bu süreçte mağdur olanlardan birisiyim. Sadece yapılanları anlamaya çalışıyorum. Ayrıca devletin bu icraatını eleştirirken her görüşteki insanın partisinin geçmişte neler yaptığını göz önüne getirirsek bu konuda hiçbirimizin çok da masum olmadığını görürüz. Eleştirelim ama insafı elden bırakmadan. İlk eleştiren de en temizimiz olsun.

Devletin tüm kurumlarıyla normal bir şekilde işleyişine döndüğü zaman yapılacak ilk iş her türlü atamada ehliyet ve liyakatın ön planda tutulması gerektiğini düşünenlerdenim. Yapılması gereken ilk icraat da haksız yere alınıp itibar kaybedenlere hakkını vermek, iadeyi itibar yapmaktır.

Ben süreci -yanlış olmasına rağmen- böyle okuyorum. Süreci bu şekilde anlamaya çalışırken biliyorum hem süreci savunanlardan, hem de eleştirenlerden tenkit alacağım.  Yani ne İsa'ya, ne de Musa'ya yaranacağım. Bu da benim mesleğim. Allah kimseyi makamla imtihan etmesin. Emaneti ehline verenlere ve görevini layıkıyla yapanlara ne mutlu! Selam olsun onlara... 24/01/2017