16 Ocak 2017 Pazartesi

Hadislere bakış açımız nasıl olmalı?

Baştan söyleyeyim bu, çok sıkıntılı bir konudur. Kim girerse bu işin içerisine başı belaya girer. Çünkü ya hadis düşmanı ilan edilir, ya da gelenekçi. Yani bu konuda da yine toptancıyız.

Peygamberin sözlerine hadis denir. Hz Muhammed, Kur'an'ı tebliğ ve tebyin etmekle yükümlüdür. Kur'an'ın veciz bir şekilde kısa kısa ifade ettiği bir çok ibadet ve kuralların ne şekilde yapılacağını açıklamıştır. Peygambersiz bir din olamaz. O ne söylüyorsa söylediği ancak vahiydir, asla kendi hevasından konuşmaz. Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Bizim Kelimeyi Tevhid anlayışımız Allah'ın birliğiyle birlikte Muhammed'i elçi olarak kabul etmemizle tamamlanır. Muhammed'in söylediği sözün üzerine yani hilafına söz söylemek bir Müslümana yaraşmaz. Buraya kadar yazılanlara öyle zannediyorum, İslam dairesinde olan hiç kimsenin itiraz etmesi söz konusu olamaz.

Sorun nedir o zaman? Malum olduğu üzere geçmişte peygambere atfedilen sözlerdedir. Çünkü geçmişte peygamberin adı kullanılarak çok hadis uydurulmuştur. Geçmişte ne kadar hadis tahlilleri yapılmış olsa da maalesef sahih kabul edilen hadis kitaplarının içerisine uydurma hadisler girmiştir. Sorun da buradan çıkmaktadır. Kütübü Sitte ve Kütübü Tis'a adı verilen hadis kitaplarının dışında da piyasada hadis adı altında rivayetler vardır.  Takvim yapraklarının arkasında kaynağıyla beraber yazılı hadisler geçmektedir. Araştırıldığı zaman adı geçen kaynakta öyle bir hadisin olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü hadislerin tamamına bugün ulaşılamamaktadır. Bu konuda bir bilgi kirliliği vardır. Yine bir başka sorun, kaynağıyla birlikte zikredilen hadisin peygamber tarafından söylenip söylenmediğidir. Çünkü hadisler hicri üçüncü asırda tedvin  edilmiştir. Kur'an'ın mantığıyla örtüşen hadislerden ziyade esas sorun Kuranla çelişen hadislerin peygamber tarafından söylenip söylenmediğidir. Esas sorun burada diye düşünüyorum.

Bu konu yıllardır Müslümanlar arasında hayat ve memat meselesi olarak tartışılır. Gerçi tartışılmaz. Çünkü bu konuda konuşmaya veya söz söylemeye çalışan insanlar farklı ithamlarla susturulur. Hasılı konuşturulmaz. Yine her konuda olduğu gibi bu konuda bizde sağlıklı bir şekilde uzmanlarınca tartışılmaz. Konusunun uzmanları da bir araya gelerek üzerinde tartışma konusu olan hadisler üzerine kafa yormazlar, din konusunda söz söyleme hakkına sahip olan Diyanet İşleri Başkanlığı susmaya devam eder. Ehilleri susunca orta yerde yarım yamalak mürekkep yalamış ilgili-ilgisiz kişiler konuşmaya başlar. Maalesef konular çözüleceği yerde problem daha da büyümeye devam eder.

Acizane bu konuda şunu söylemek isterim:
1.Bize sadece Kur'an yeter, hadislere ihtiyaç yok diyen varsa -ki bunlara mealci deniyor -bu durum kabul edilemez. Allah böylelerini hidayete erdirsin.
2. Kütübü Sitte'de veya Kütübü Tis'a da geçen hadislerin hepsini hiç sorgulamadan, Kur'an, sahih sünnet ve akıl  süzgecinden geçirmeden toptan kabul edenler. Bu şekil düşünenler aşırı korumacıdır. Geçmişte hadislerin uydurulduğunu, bir kısmının tespit edildiğini, bir kısmının o günün şartlarında gözden kaçmış olabileceğini düşünmüyorlar. Kur'an'a aykırı hadisleri bile yorumlama yoluna giderek doğruluğunu ispatlamak istiyorlar. İyi niyetlidirler.
3. Sahih hadis kitaplarında Kur'an'a, akla, İslam'ın mantığına ters, sahih sünnete aykırı olan sözlerin peygamber tarafından söylenemeyeceğini düşünen kimselerdir. Her gördükleri hadise acaba diyerek biraz daha temkinli yaklaşıyorlar. Bu kesimin de samimi olduğunu düşünenlerdenim.

Benim hadis konusunda tespit edebildiğim farklılıklarımız bunlar. Başkası varsa da bilmiyorum. Sözlerimi bitirirken yıllardır kangren olmuş bu konunun uzmanlarınca iyice irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Hatta tüm hadislerin taranarak tek bir kitap haline getirmeleri, dijital ortama aktarılması, mevzu ve sahih olanlarını belirlemeleri gerekmektedir. Böyle bir çalışma İslam'a ve Müslümanlara yapılmış en güzel hizmet olur. Yoksa birbirimizi töhmet altında bırakmaya, birbirimizi kırmaya devam ederiz. Başka da bir işe yaramaz. 16/01/2017

Şişirilmiş notları önlemenin yolu *

Bir liseye yerleşmek için öğrenciler TEOG adı verilen bir sınava giriyorlar. Her iki dönemde birer defa yapılan merkezi sınavların % 70’i, okul notlarının ise % 30’u liseye yerleştirme notu olarak belirleniyor. YGS ve LYS’ye giren lise öğrencilerinin ise okul diploma puanının % 12 etkilediği bu işi bilenlerin malumudur.

Bakanlık yeni bir yönetmelik çıkararak şişirilmiş not veren özel okulları mercek altına aldı. Hormonlu not veren okullara ilk iki incelemede para cezası verilmesi esasa bağlanırken üçüncüsünde ise kurumu kapatma kararı verilir hükmünü getirdi. Şu ana kadar özel okullarda okuyan birçok öğrenciye verilen fazladan notlar belki de haksız bir şekilde binlerce öğrencinin önüne geçmesine ve haksız rekabete sebep olmuştur. Bakalım çıkarılan bu yönetmelikten herhangi bir fayda mülahaza edilecek mi, bunu da zaman gösterecek. Özel okullar hakkaniyet ölçüsünde not verdiği takdirde ilk cezayı Bakanlıktan önce çocuğunu özel okuldan almak suretiyle veli verir bu durumda. Gelen müşteriyi kaçırmak istemeyecek özel okul sorumluları bunun da mutlaka bir çözümünü bulur.

Özel okullar şişirilmiş not veriyor derken tüm özel okulları aynı katogoriye almak doğru değildir. Gerçekten hakkaniyet ölçüsünde not veren okullar da vardır. Zaten onları tenzih ederiz bu yazımızda. Ben burada  özel okulları bu töhmetten kurtaracak basit bir öneride bulunmak istiyorum:

Başta özel okullar olmak üzere okulların yaptığı yazılı sınavlar yüzde yüz objektiflikten uzaktır. Tam öğrenciyi ölçmez. Bazı okullar daha önceden çalışma notları adı altında öğrencilere soruları verebilir, bazıları öğrencilerin kopya çekmesine göz yumabilir, bazıları basit sorabilir, bazıları sınavlarda yardım edebilir. Ayrıca sınıf içi etkinlik çerçevesinde verilen performans notlarını kılıfına uydurarak yüksek vermeye devam edebilir. Bunun önüne geçilmek isteniyorsa yapılması gereken ilk iş, ortaokul ve liselerde öğretmenin elinden sınav yapma yükümlülüğünü almak ve sınavların hepsini merkezi olarak yapmaktan geçiyor. Bu sistem çok zor, hatta maliyetli denebilir. Önümüzde Bakanlığın birkaç yıldır başarılı bir şekilde uyguladığı TEOG adı verilen ‘Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş’ sınavı var. Her dönemde birer defa yapılan bu sınavı dönemde ikişer sınava çıkararak  öğrencinin lise veya üniversiteye giriş notu belirlenir, bu şekilde yapılan sınavlarda alınan puanlar aynı zamanda öğrencinin ortaokulu veya liseyi bitirme notu olarak kayda geçmiş olur. Okullarda öğretmenin görevi sadece TEOG’da olduğu gibi konusu Bakanlıkça belirlenen konuları anlatmak olur. Bakanlık bu merkezi sınav sistemini ortaokul 6-7-8. sınıflarda, lise 10-11-12. sınıflarda her dönemde ikişer defa olarak uygular. (Öğretmen sadece 5.sınıfta ve 9.sınıfta sınav yapar. Yapılan bu sınav sadece bir üst sınıfa geçmede geçerli olur.) Üç yılın analitik ortalaması lise veya üniversiteye girişte baz alınır. Bu sistemle üniversiteye girişte öğrenci yığılmasının önüne de geçilmiş olur. Bu şekil uygulanacak sistem hem hakkaniyete daha uygun olur. Kimse falan öğretmen, falan okul fazla not veriyor sızlanması yapmaz. Bırakın özel okulları devlette çalışan aynı okulun aynı branşın farklı öğretmeninin verdiği performans notlarında bile farklılıklar göze çarpmaktadır. 

Burada TEOG’da, YGS ve LYS’de soru çıkmayan derslerin değerlendirilmesi nasıl olacak şeklinde bir soru aklımıza gelebilir. Merkezi sınavlarda sorusu çıkmayan dersler notla değerlendirilmez. Ders öğretmeni başarılı/başarısız veya geçer/geçmez şeklinde nota bağlı olmayan bir değerlendirme yapabilir. Bu derslerden başarılı/geçer şeklinde değerlendirilmeyen öğrencinin sınıf geçmesi veya mezun olması söz konusu olamaz denirse bu mesele de çözülmüş olur. 16/01/2017

21/01/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Karne Haftası Öğrenciler *

Ara tatiline bir hafta kala haftanın ilk iş günü 7.sınıf bir sınıfa derse girdim. Selam verdikten sonra istedikleri ilk şey: “Öğretmenim, film izleyebilir miyiz?” İşlememiz gereken konu var, olmaz dedim ise de yüzler asıldı, moraller bozuldu. Ben defteri imzalarken “Son hafta ders işlenir mi, sınavlar bitti zaten” diye aralarında fısıldaşmaya devam ettiler.

Defteri imzaladıktan sonra ayağa kalktım. Onlara: “Çocuklar! Ben sizin bir eşyanızı çalsam beni ne kabul edersiniz” dedim. “Hırsız olarak değerlendiririz" dediler. Dersi işlemeyip size film izletsem, ya da serbest bıraksam, işlemediğim konuyu işlemiş gibi yazsam ne olur” dedim. Uzun bir sessizlik baş gösterdi. Zaman çalan biri olmaz mıyım dedim. “Ama hocam, biz istiyoruz” dediler. İyi, peki. Bu ders bana emanet. Ben görevimi yapmayarak emanete ihanet etmiş olmuyor muyum dedim. “Evet” dediler.  Pekiyi kendinizi bir an için büyümüş, evlenip çocuk sahibi olmuş olarak görün. Çocuğunuzu sabah servisle veya kendi aracınızla okula bıraktınız. Akşam eve gelince çocuğunuza: “Günün nasıl geçti, ne işlediniz” deseniz, çocuğunuz: “Akşama kadar ders işlenmedi, film izledik, öğretmen bizi serbest bıraktı” dese, ‘Çocuğunuzun öğretmenine kızmaz mısınız’ dediğimde bir kısmı kızmayız dese de sınıfın ekseriyeti: “Arkadaşlar, şu an ki çocukluğunuzla konuşuyorsunuz, bir baba veya anne gözüyle değerlendirmemiz lazım” dedi. Ardından: “Hocam, ders işleyebiliriz, haklısınız, kızarız” dendi. Derse geçtik. Zevkli de bir ders işlemiş olduk. Derse geçerken ders başlamadan önce kafasına takılan soruları daha önce  yazıp bana tek tek soran bir öğrencinin ders işleyelim/işlemeyelim konusu üzerine verdiği bir cevap kafama takıldı: “Hocam, haklısınız da çocukluğumuzu yaşayamıyoruz ki...”

Bu söz beni can evimden vurdu. Çocuk doğru söylüyordu. Bu neslin en büyük sorunu, çocukluğunu yaşayamamasıdır. Haftalık 35 saat ders, ders bitimi ya da hafta sonu takviye ders veya kurs, ders bitimi veya akşam eve varınca okul ödevlerini yapmak, yardımcı kaynaktan test çözmek...vs durumlar çocuklara ağır geliyor. Vücut bu sıkleti çekmiyor, sürekli aksıyor. Okulda ders, evde ders, etüt merkezinde ders oyun çağındaki bu çocuklara ölüm gibi geliyor. Çocuklarımızın fiziken büyüdüklerine bakmayın. Hala çocuk onlar. Anne, babasına evde nazlanamadıklarını okulda öğretmenlerine yapıyorlar. Bir umut, acaba ders işlenmez mi mücadelesi veriyorlar. Başarırlarsa sanki Cennet'i kazanmış gibi oluyorlar. Ortak sınav yaptığım zaman bazı sınıfların dersleri Beden Eğitimi dersine denk gelince çocukların: "Ama hocam bizim o saatimiz beden, bedenimiz kaynayacak, oynayamayacağız" diye serzenişte bulunduklarına da şahit oldum. İnanın sabahın ilk saatinde havanın soğuk ve karanlık olduğu saatlerde bile dersi Beden Eğitimi olan çocuklar sanki düğüne gider gibi spor elbiselerini giymiş ve mutluluktan uçacak gibi olduklarını yüzlerinden okuyorum. Ben böyle yazarken bu adam ne yapıyor, şaka yapıyor olmalı diye düşünebilirsiniz. Gerçekten şaka yapmıyorum. Bu çocuklar: "Ey büyükler! Bizi büyüdü olarak görmeyin, biz hala büyümedik, üzerimize fazla gelmeyin, çocukluğumuzu yaşayalım" diyorlar.

Pekiyi ne yapalım? Her şeyden önce bu çocuklardaki ağır ders yükünü azaltalım. Günlük daha az ders işlesinler. Okul derslerinin içerisine onların ruhen ve bedenen sağlıklı yetişmelerini sağlayacak Beden Eğitimi gibi rahatlama ve deşarj olma derslerinin ders saatlerini artıralım. Takviye kurs ve etüt merkezlerini ihtiyaç olmaktan çıkaralım. Çocuk evine gidince okul dersinin yanında sokakta oynama imkanı bulabilsin. Çünkü çocuk oyunla büyür. Zamanında oyun oynatmadığımız nesil büyüse de sırtımızdan inmez.

Bu işler, çocuklara kar tatili vermekle veya “Çocuklara tatilde ödev vermeyin” demekle olmaz. Onları sosyal hayatın içinden koparmadan onlara  küçük yaştan itibaren bünyesine ve yaşına uygun bir şekilde basitten zora doğru sorumluluk verelim. Bu işler sadece bilgi yüklemekle olmaz...Ki zaten bunu da beceremiyoruz. 16/01/2017

* 18.01.2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.