23 Aralık 2016 Cuma

Kafamızdaki yanlış dini değerler

Önceleri melek olan şeytan, isyan ettiği için huzurdan kovulmuştur.” Cümlesi doğru mu-yanlış mı diye 7.sınıflara sınavda sordum. Ekseriyeti ‘doğru’ seçeneğini kodlamış. Derste de o kadar üzerinde durmuştum halbuki.
Sınavdan sonra incelesinler, yanlışlarını görsünler diye kağıtları dağıttım. Yukarıdaki cümleyi doğru şeklinde kodlamış çok sayıda öğrenci ya parmak kaldırdı, ya da yanıma gelerek cümleyi gösterdi: “Bu doğru değil miydi” diye. “Yavrum! Bu konuyu işlerken halk arasında şeytan önceleri melekti, kibrinden dolayı Adem’i kabul etmedi...şeklinde yanlış bir algı var. Bunun doğrusu şeytan yani İblis, melek değildir. O, cinlerdendir. Bakın meleklerin özelliğini anlatırken isyan etmezler, Allah’ın emrinden dışarı çıkmazlar, asla günah işlemezler...’ diye işledik” şeklinde açıklama yaptım. Çoğu ikna oldu. Bazısı ise: “Ama hocam, geçen sene ki hocamız bize melek dedi, ama hocam, babam böyle dedi, ama hocam ben bir kitapta böyle okumuştum” şeklinde yine gerekçeler sundular bana. “Allah hayrınızı versin sizin” dedim, başka bir konuya geçtim.
***
Fakültede okurken bir esnafın dükkanında oturuyorum. Karşımda da iki ihtiyar var. Biri diğerine Eyüp peygamberi anlatıyor: “Öyle sabırlı öyle sabırlıymış ki, yıllar yılı yatalak bir şekilde yatmış, vücudu kurtlanmış, üzerinden bir kurt düşünce yerden o kurdu alır: ‘Senin rızkın bendedir’ diyerek tekrar vücuduna koyarmış...dedi. O anlattıkça yanındaki ‘yah yah’ dedi. Anlatmasını bitirince bana başını kaldırdı: ‘Öyle değil mi yeğen?’ dedi. ‘Öyle değil amca, peygamberin uzun süre hasta yattığı doğru olmasına doğru. Ama kurtlandığı kurdu yerden alıp vücuduna koyması doğru değil. Zira vücudun kurtlanması o kişinin pis ve kirli olduğuna işaret eder. Bir peygamberin kurtlanması söz konusu olamaz. Haydi yatalaktı, yıkanamadı, kurtlandı diyelim. Hele düşen kurdu yerden alıp rızkın bendedir demesi söz konusu olamaz” dedim. Beni dinleyen amcanın morali bozuldu. Ama altta kalmadı. “Sen ne bileceksin, daha gençsin” diyerek ağzımın payını verdi.
***
Derste orucu bozan durumları anlatıyorum. Kitapta orucu bozan durumlarla ilgili “Bilerek yemek-içmek, sigara içmek” şeklinde kısa bir açıklama var. Başka bozan durumlar veya bozmayan durumlar neler olabilir diye Diyanet’in ilmihalini  karıştırdım. Bir kaç tane görüşünü kes-kopyala yaptım. Bir tanesi de: “Kusma kasten yapılmazsa oruç bozulmaz. Kasten yapılır da ağız dolusu kusarsa oruç bozulur.” Cümlesi idi. Bunu öğrencilerle paylaştım. Bir öğrencim hışımla: “Dediğin bu cümlelere katılmıyorum. Ben dün akşam babama sordum. Bana kusma orucu bozar dedi. Benim babam imam, üstelik hafız. Dedem de hoca” diyerek itiraz etti. “Kızım! Ben bu cümleyi aynen diyanetin ilmihalinden aldım. Kendi görüşüm değil. Diyanet bu konuda otoritedir. Hoca olmamız, hafız olmamız her şeyi doğru bileceğimiz anlamına gelmez” dedimse de kızı ikna edemedim.
***

Yukarıda üç tane örnek verdim başımdan geçen. Kafalarda oluşmuş, dilden dile anlatılan şeyler beyin ve zihinlere öyle işlemiş ki değiştirebilmen kesinlikle mümkün değil. Din alanında söylenen yanlışları düzeltmeye kalksa insanların ömrü yetmez. Bu demektir ki, din alanında işkembeyi kübradan konuşmamak gerek. Bin düşünüp bir konuşmalı. Halkın belleğinde sadece yanlışlar kalıyor. Din adına söz söyleyenler yoğurdu üfleyerek yemeli. Hele aslı astarı olmayan dini hikaye ve kıssa anlatmamak lazım. Vatandaş Nasrettin hocadan fıkra dinlese güler geçer. Din alanında bir hikaye anlatsan dini bir vazife gibi hüküm çıkarıyor. Bu demektir ki, halk dini alanda eksik bilgiye sahip olsun, gerekirse bilmesin, ama yanlış dini bilgi aktarmayalım. Çünkü virüs gibidir. Bulaştı mı temizleyemezsin. Her gördüğümüz, her duyduğumuz, her okuduğumuz bilgiyi iyice tartmadan konuşmayalım. Her kitapta yazanı doğru kabul etmeyelim. Önce akıl süzgecinden geçirelim. Her duyduğumuz bilgiyi doğru kabul etmeyelim. başka kişi ya da kaynaklardan araştıralım. 23/12/2016

Kimse kıskanmasın! Konuşma şampiyonuyuz*

Zaman zaman  PISA sonuçlarından dert yanıyoruz. 72 ülke arasında 50. sıralardayız, daha da geriye gidiyoruz diye. Geri kaldığımız konu çok. Ama hakkını yemeyelim. Tüm ülkelere fark attığımız birinciliğimiz de var. Yıllardır kimseye, hiçbir ülkeye kaptırmadık. Açık ara öndeyiz.

Merak ediyorsanız şampiyonluğumuzu? Hemen söyleyeyim. Abbas GÜÇLÜ’nün 21/12/2016 tarihli Milliyet gazetesindeki “Ne oldu bize böyle?” başlıklı yazısındaki verdiği bilgilere göre konuşma şampiyonuyuz: “Türkiye, aylık 436 dakika mobil kullanım süresiyle, ortalama 257 dakika cep telefonu görüşmesinin yapıldığı Avrupa’da liderliğini bu yıl da kimseye kaptırmadı... Bazı Avrupa ülkeleriyle aylık mobil kullanım (MoU) süreleri kıyaslandığında, Türkiye’nin en fazla mobil görüşme yapan ülke olduğu görüldü...Türkiye’nin, 2015 üçüncü çeyreğinde 404 dakika olan MoU değeri, bu yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 8 artışla 436 dakikaya yükseldi. Böylece Türkiye, cepten görüşmede en yakın takipçileri Fransaİsveç ve Norveç ile arayı iyice açarken, abone başına aylık 156 dakikalık görüşme yapan Almanya’yı üçe katladı...”

Hiçbir ülke bu konuda elimize su dökemez. İleri ülkeleri bile fersah fersah geçmişiz. Öyle PISA sonuçlarıyla öne geçip hava atmaya gelmez bu işler. Çağımız, teknoloji ve iletişim çağı. Asrın gereğini yapıyoruz. Yazıya göre Almanya’yı bile 3’e katlamışız. Kim yakalayabilir bizi? Biz aylarca konuşmadan yatsak yanımıza bile yaklaşamazlar. Görün bizi! Biz istedik mi oluyor bu işler. Biz “Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” atasözünün gereğini yerine getiriyoruz. Biz adamı solladık mı böyle sollarız. Sonra konuşmayacaksanız, niye çıkardınız bu aleti, süs için mi icat ettiniz? Biz bir defa bu aleti çok yönlü kullanıyoruz. Yerine göre oyun oynarız, yerine göre mesaj çekeriz, yerine göre çaldırır kapatırız, yerine göre çalar saat olarak kullanırız. Olmadı whatsapp yolu ile yazışırız. Toplu mesaj gönderir, herkesi bilgilendiririz. Telefonu yanımızdan ayırmayız. Kah anamızdır, kah babamız, kah emziğimiz. Elimizdeki oyuncağımızdır. Az biz ondan ya da o bizden uzak dursa vücudumuzdan bir parça kopmuş gibi eksikliğini hissederiz. Hep anı yaşarız biz onunla. Gördüğümüz her kareyi ölümsüzleştirmek için fotoğrafını çekeriz. Sanal alemi de bunun vasıtasıyla çok iyi kullanırız. Gittiğimiz yerin neresi olduğunu biz bu zımbırtı vasıtasıyla dostlarımıza bildiririz. Ameliyat olacak olsak, ağrıdan kıvransak da ilk önce ameliyat öncesi bir foto, sonra çıktıktan sonra bir daha...çeker de çekeriz. Eskiden kendi kendimizi çekemiyorduk. Hele şükür ki, ‘selfie’ çıktı da en büyük derdimiz giderilmiş oldu. Gördüğünüz gibi şampiyonluğumuz sadece konuşmada değil. Buyurun, telefonla ilgili her alanda bizden ileri olanlarla yarışmaya hazırız. Biz bu konuda kendimize çok güveniyoruz.

Çok da şeffafız üstelik. Her an ve her halimizi dostlarımızla aynı anda paylaşırız. Gizlimiz-saklımız yok. Hiç bu kadar mahremiyete düşman olmamıştık. Şeffaflığın da zirvesindeyiz. Akşam nereye gittik, akşam kimlerle beraber olduk, ne yedik, ne içtik...hepsini paylaşırız. Kendimizi nasıl hissettiğimiz...hepsi meydandadır. Hele bir de takipçilerimizden beğen-yorum-paylaşım alırsak keyfimize diyecek yoktur.

Hasılı biz dünyadan fazla bir şey istemiyoruz. Verin bize elimize telefonu. Günlerce, aylarca, haftalarca kimseyi rahatsız etmeyiz. Her işimizi bu aletle hallederiz. Teşbihte hata olmasın, Musa’nın asası gibi bizdeki bu alet. Hani o asa ile Hz Musa, kah ağaçlardan yaprak çırpıyor, kah koyun otlatıyor, kah güvenlik için kullanıyordu. İşte o asa o kadar işine yaradı ki, sihirbazların sihrini bile -Allah’ın izniyle- asası ile halletti.

Hasılı, ne kadar kıskansanız da, çatlayıp patlasanız da bizden asla bu konuşma şampiyonluğunu alamayacaksınız. PISA sizin olsun. Hatta dünya da sizin olsun. Verin bize telefonumuzu. Size iyi çalışmalar, bize ise bol konuşmalar... 23/12/2016

Not: Konuşmada bizi şampiyonluğa taşıyan görünmez kahramanlarımız vardır. Divan üyesi vekilimiz de bunlardan biri. Kendisinin katkısı yadsınamaz. Bir teşekkürü hak etti bizden. Bu yazıyı 23/12/2016 tarihinde kaleme almış, yoğun gündem dolayısıyla yayımlayamamıştım. Her şeyde bir hayır var. Zamanında yayımlansaydı sayın vekilimize katkısından dolayı teşekkür edemeyecektim.

*01/02/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Sokağın kardan mı kapandı? Al sana yol-yöntem...***

Kar yağmaz, bir yağsa dedik. Hele şükür yağdı. Üstelik istemediğimiz kadar. Şimdi başka bir sorunumuz var. Sorun ne diyebilirsiniz. Sanal aleme bir göz atarsanız sorunun farkına varırsınız. Haydi siz sanal aleme bakmadan ben yazayım. Zaten yazmazsam çatlayacağım.

Kar yağdı yağmasına. İyi de bu karı kim temizleyecek şimdi? Çoğu yollar, özellikle ara sokaklar kapalı. Vatandaş arabasına binecek. Yolun açılması gerekiyor. Hemen herkes bu işi belediyenin yapmasını bekliyor haklı olarak. Ama belediyeden çıt yok. Mevcut kepçe, greyderler nereye gitti, hangi talihlinin yolunu açmaya gitti kim bilir? İyi niyetinizi bozmadan olayı böyle düşünün. Geçen seneden beri kullanılmayan bu araçlara ihtiyaç olunca belki çalışmadı vs. sorunlar da olabilir. Yıllardır doğru dürüst kar yağmayınca belediyeler bu görevin kendilerine ait olduğunu unutmuş olabilir. Zaten belki de bu yüzden kendilerine yeni iş alanları buldular. Kimi kelebek yetiştiriyor, kimi de gül. Yetiştirdikleri güllerle gül gibi geçinip gidiyorlar. Madem ki belediyeler kendilerine vazifesi olmayan iş buldular. Bize düşen onların rahatını bozmamak. O zaman bu karı kim temizleyecek derseniz bu iş sizin göreviniz. Nasıl görevimiz derseniz?

Bir defa belediye size balık yemeyi değil, balık tutmayı öğretiyor. Yani evinizin önünü ve sokağınızı siz temizleyeceksiniz. Belediye haklı bu konuda. Çok da hazır yiyici olmamak lazım. Parmağın varsa kendi başını kaşıyacaksın.

Balık yemeyi değil balık tutmayı öğreten bir belediye örneği vereyim de konu daha iyi anlaşılsın. 2000'li yıllarda yine böyle çok karın yağdığı, yolların kapalı olduğu, araçların sokaklardan çıkamadığı bir anda arabasını çıkarmak isteyen biri belediye başkanını arar, yolu bir açıverin diye. Başkan herkese ibret olacak tarihi cevabını yapıştırır: "Evinde kürek yok mu? Açıver" diye.

İşte ben belediye başkanı diye buna derim. “Tamam efendim, hemen kepçeyi gönderiyorum” diyen mıymıntı başkanları sevmem. Bu cevap karşısında ne yapacaksın? Evinde küreğin varsa yolunu kendin açacaksın, küreğin yoksa komşudan isteyeceksin, onda da yoksa –kötü komşu mal sahibi yapar diyerek- hırdavatçıya gidip önce kürek alacaksın. Yolunu açacaksın. Böylece antrenman yapmış olacaksın. Kimseye muhtaç olunmaması gerektiğini öğreneceksin. Seni kar temizler ve yol açarken gören komşuların da çıkıp onlar da yardım etseler zaten yol açılmış, belediyeye de ihtiyaç duymamış olursun. Kar temizlerken bir taraftan kürek sallayacaksın, diğer taraftan da dudakların oynayacak. Böylece dua etmiş de olacaksın yetkililere. 

Yok arkadaş ben çalışmam dersen o zaman lodosun esmesini bekleyeceksin. Bu rüzgar esince karı hızlı bir şekilde eritir. Bu yöntem daha masrafsız. Size gösterdiğim bu balık tutma işi kıyağımı da unutmayın. 23/12/2016

*** 23/12/2016 günü ladik.biz sayfasında yayımlanmıştır.