21 Aralık 2016 Çarşamba

Kar ve insan *

Sabah 07.00 sularında (geçen çarşamba)  işe gitmek için evden çıktığımda geceden başlayan karın yerleri ağarttığını gördüm. İnce ince yağmaya devam ediyordu. Güneşin doğmasına daha 55 dakika olmasına rağmen yer ve gök bembeyazdı.

Evden okula varıncaya kadar yerleri kapatan kara ilk basan ve karın üzerine ayakkabımın izini bırakma şerefine nail olan bendim muhitimde. Öğleye kadar da yağdı. Hala da ara ara yağmaya devam ediyor. Yağan rahmet idi, bereket idi. Nice zamandır susamış, kurumuş, yağmur yüzü görmemiş toprağın örtüsüydü. Toprağın bayramıydı bugün.

Çocukların neşesine diyecek yoktu. Hiç bu kadar sevinçle çıkmamışlardı bahçeye. Yağan kara aldırmadan kartopu oynamaya devam ettiler. Bırakıversen akşama kadar yorulmadan oynayacaklar kar ile. İyi bir deşarj oldular.  Girip çıkarken atılan kar toplarından ben de nasibimi aldım, onlar gibi oynayamasam da. Ne kadar masumane oynuyorlar. Biri atıyor, diğeri kaçıyor. Kartopunu yiyen arkadaşına kızmıyor. O da diğerine atmaya çalışıyor, ellerinin üşüdüğüne, ayaklarının ıslandığına aldırmadan...

Anneler, babalar, gençler ve büyükler gelseler de birbirlerini kırmadan, dökmeden, kızmadan, öldürmeden ne güzel oynadıklarını görseler kendi sulbünden gelen çocuklarının. Bembeyaz karın içinde tıpkı kar gibi hepsi bembeyaz. Keşke biz büyükler gelsek de bu çocukları bir seyretsek... Bu çocuklardan oyun nasıl oynanır bir görsek...Birbirimizi üzmekten, öldürmekten başka bir işe yaramayan biz büyükler çocuklara ve dünyaya çok kötü örnek oluyoruz. Çünkü bu çocuklar kötülükleri, öldürmeyi, vurmayı biz büyüklerden öğreniyorlar. Yarın büyüyünce bizden gördüklerini uygulayacaklar. Keşke imkan olsa da çocuklarımız bizi görmeden büyüseler. Çocuklar oynarken ben içimden “Keşke bu dünyayı biz büyükler değil de bu çocuklar yönetse” dedim. İnanın bizden iyi yönetirler. Bundan eminim.

Birbirimizin nefes almasını dahi engellemeye çalışan biz büyüklere rağmen Rabbim, rahmetini esirgemedi bizden. Şu kötü, bu layık değil diye ayırım yapmadan her yere yağdırdı. Yerleri kapladı. Hem de bolca. Rabbim iyi ki karın, yağmurun yağdırma sorumluluğunu biz insanoğluna  vermedi. Eğer verseydi düşmanıma fayda sağlar diye yere bir gram kar indirmezdik. Yağdırsaydık da yağdıracağımız yeri seçerdik. Aslında yeryüzünü yaşanmaz kılan, birbirimizin gırtlağını kesmeye çalışan biz büyükler rahmetin inmesine layık değiliz. Bunca kötülük ve melanet işleyen bizlere rağmen hala bu evrene kar yağıyorsa bu, Allah’ın sünnetullahının bir gereğidir. Daha günaha batmamış çocukların, nebatat ve hayvanatın yüzü suyu hürmetinedir.  Biz yatıp kalkıp dünyaya zerre kötülüğü dokunmayan bu masumlara teşekkür edelim. Onların sayesinde biz Rahman’ın rahmetini görüyoruz. Merhametini esirgemiyor bizden. Çünkü o, ‘Erhamürrâhimîn’dir.

Ahzap 72.ayete göre “zalim ve cahil,” İbrahim süresi 34.ayete göre yine ‘cahil ve nankör’ olduğu tescillenen ‘Eşrefi mahlukat’ insanoğlu, etrafımızı bembeyaz yapan, tüm kirlerimizi kapatan şu yağan kardan bir ibret alabilse keşke. O karın üzerinde hiçbir hesap ve kitap yapmadan neşe içerisinde kartopu oynayan, bastığı yeri bilmeyen şu masum çocuklar gibi olabilsek ne iyi olurdu değil mi?


Çocuklar! Çocukluğunuzun kıymetini bilin, oynadıkça oynayın. Yarın belki bir daha kolay kolay kar yüzü göremezsiniz. Görseniz de oynamaya imkan bulamayabilirsiniz. Çünkü biz büyükler dünyayı yaşanmak kılmak, kıyameti koparmak ve birbirimize nefes aldırmamak için kıyasıya bir kör dövüşü halindeyiz. İyi oynayın, belki bir daha fırsatınız olmayabilir, belki de oynayacak ortam bulamayabilirsiniz. Hatta imkanınız varsa büyümeyin. Hep çocuk kalın, büyürseniz de hep masum kalın. Tıpkı melekler gibi. 21/12/2016

* 26/12/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Aralık 2016 Salı

Büyümeyen nesil

Anne-babalar, toplum ve devlet olarak öyle bir şeye imza attık ki bu imzamızın izleri uzun süre silinmeyeceğe benziyor. Çoluk-çocuğumuz daha iyi yetişsin, daha öz güven sahibi olsun, geleceğini kurtarsın, kendisini ezdirmesin niyetiyle yeni nesli koruduk da koruduk. Durmadan pohpohladık. Kimse bir şey yapamaz size, arkanızda biz varız dedik. Sorumluluk verdiğimiz makamların, kurum ve kuruluşların ipliğini pazara çıkardık. Çocuk hakları, vatandaşlık hakları, bilmem ne hakları çerçevesinde herkesin ne tür haklara sahip olduğunu, nasıl yararlanacağını her türlü iletişim araçlarıyla ulaştırdık. Böyle yaparak herkese değerli olduğunu hissettirmeye çalıştık. Çalışanı emir eri, hizmet eri gördük. Vatandaş veya hizmet alan her türlü şeyin en iyisine layık dedik. Verdik de verdik. Verirken çalışanın hakkını alarak verdik.

Çalışanlardaki gizemi kaldırdık. Şimdi çalışanlara gelen vuruyor giden vuruyor. Hizmet alanın isteği makul olsa da olmasa da kurum ve kuruluşlar şikayet mekanizmasıyla hep karşı karşıya. İşini yaptırmaya çalışan tepeden bakıyor iş yapmaya çalışana. Kazara işi olmazsa şikayet edilmeden önce lafı da sokuşturuyor: "Senin maaşını ben veriyorum" diye. Şikayete konu olan hususun aslı çıkmasa da şikayetçiye bir yaptırımı yok. Memur inceleme ve soruşturulduğuyla kalır. Hiç şikayet edilmeyen kişiler de hakkımda şikayet olabilir endişesiyle rahat bir şekilde kendini işine veremiyor. Risk almıyor. Rutin büro işi yapmakla geçiriyor mesaisini.

Herkese değerli olduğu hissini vermek önemli. Bu önem herkesin kendini bildiği ve karşı tarafa empati yaptığı zaman bir anlam ifade eder. Yoksa tek taraflı empati bencilliği doğurur.

Türkiye'nin yaşadığı en büyük sıkıntı aşırı korumacılıktır. Haklar yerinde ve yeterince kullanılmıyor. Muhatabı ezmek için kullanılıyor bu haklar. Anne babalar olarak yetiştirdiğimiz çocuklar ise tam bir müzeliktir. El bebek, gül bebek yetiştirilen, sorumluluk verilmeyen, haklı ve haksız her durumda arkasında hep ailesini tapu gibi gören bir nesil yetiştiriyoruz. Çocuğumuz her halükarda haklı düşüncesi laf anlamayan, söz dinlemeyen, hep mazeret üreten, her karşı tarafı suçlayan bir yapıya büründürür. Bahane buldukça arkasından koştururuz. Onun yapması gereken işleri de biz yaparız. Yaranabiliyor muyuz? Sanmıyorum. Bildiğim bir şey var, sorumluluk vermediğimiz kişi iyi bir hazır yiyici olarak yetişir, büyüse de her şeyi bizden bekler. Bu tiplerin boyu büyüse de, fiziki olarak gelişse de kişilik yönü küçük kalmaktadır. Tabir yerindeyse beyni büyümüyor, analitik düşünemiyor.

Sonuç, hayatın yükü yetmediği gibi sırtımıza bir kambur daha alırız, ölünceye kadar taşırız. İstesek de istemesek de. 20/12/2016

Güvendiğimiz dağlara hep karlar yağıyor

Bu millet ihanete uğraya uğraya ayakları üzerinde durmayı öğrenecek. Hani denir ya: "Tecrübe, hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir" diye. Yemediğimiz kazık, görmediğimiz ihanet kalmadı. Bu kadar haini bünyesinde barındıran, onlara  iş veren, yediren, doyuran hiçbir devlet ayakta kalamaz. Hala dimdik ayaktayız. Helal olsun bize.

Şu iyidir dediğimiz herkes bizi kullandı, yarı yolda bıraktı. Beslemediğimiz karga kalmadı. Hepsi gözümüzü oydu. Adam; ayet-hadis okuyor, gözyaşı döküyor, doğru birine benziyor diye kucağımızı açtık. Nice sonra öğrendik ki, adamın derdi din-iman değilmiş, tedrisine oturan herkesi ölümü göze alacak şekilde kendisine bende yapmakmış. Bu millet adam hacı diyerek güveniyor, hoca diyerek güveniyor. Hep can evinden vuruluyor. Farkına vardığı zaman iş işten geçmiş, atı alan Üsküdar'ı geçmiş oluyor.

Gelen gidenin vurmasının nedeni; saf, salak, ahmak oluşumuzdandır. Herkese güveniriz. Güven güzel bir şey tamam. Sıkıntı, tedbiri elden bırakmadadır. Tedbiri elden bırakmazsak aslında doğru yoldayız. Biz bu işi öğreneceğiz ama o zamana kadar ülkede insan kalırsa şayet. Korkum, yarın gerçek doğruyu savunan, almaktan ziyade vermeyen çalışan biri ortaya çıkarsa her defasında kanan bizler öyle insanlara sırt dönebiliriz.

Geçen günler gösterdi ki gizli iş çeviren, gizli-kaçak iş yapan, işini resmi yapmayan; içeride farklı, dışarıda farklı görünen, gizli ajandası olan insan tiplerinden uzak durmak gerekir. Kendimize güvenelim, ilk önce kendimiz düzelelim. Kendi vicdanımızın sesine kulak verelim, kurtarıcı beklemeyelim. Kendi yaşantımızı beğenmeyen bizler kerameti başkasında arıyoruz. Başkasını düzgün sanıyoruz. Unutmayalım ki biz ne kadar düzgünsek karşı taraf da o kadardır. Biz çoluk-çocuğumuzu başkasına teslim ederken aslında kendimizden kaçıyoruz. Buna yağmurdan kaçarken doluya tutulmak denir. Hani adama iki içki şişesi getirmişler: "Bir bak hangisi iyi" diye. Birinciyi içer içmez tadını beğenmeyen adam: "Diğeri iyi" diye işaret eder. "Daha tadına bakmadın" dediklerinde "Hiçbir şeyin tadı bundan kötü olamaz" cevabı verir. Aslında diğerini içince onunda kötü olduğunu anlayacaktır. Bizimki de o hesap. Kendimizi beğenmeyiz başkasına havale ederiz. İhaleyi alan malı kendine yontarak işler, emanete ihanet eder. Adam parsayı toplar, biz de dövünür, havamızı alırız. Başka ne bekleyecektik ki? Münafık, meşrebinin gereğini yapacak. Bizim de kandığımız yanımıza kar kalacak. 20.12.2016