14 Aralık 2016 Çarşamba

Tamir sevaptır***

http://www.yenisafak.com/yazarlar/samihocaoglu/tamir-sevaptir-2827

Özel durumlar dışında, tamirciyle pazarlık etmem ve edilmesinden de hoşlanmam. Tamircilerin varlığını hep birer nimet olarak görürüm. Bizi “israf” günahından kurtardıklarını, vahşi kapitalizmin dişlisini bir yerinden kırdıklarını, hiç değilse yağlamadıklarını düşünürüm.
Meslek liselerine karşı malum güruhun irtikâp ettiği katsayı zorbalığını, herkes İmam-Hatip okullarını bitirmeye bağlar. Vakıa, bunda doğruluk payı büyüktür. Fakat bendeniz, bu sebep dışında bir başka sebebin daha olduğunu düşünürüm. O da, bu memlekette zanaatın, tamirin ve tamircinin bitirilmek istenmesidir. Bence bu sonuca hizmet eden her tür uygulama, bilerek veya bilmeyerek düşülen şeytani bir tuzaktır.
Gayri Safi Milli Hasılası 30-40 bin dolar olan kapitalist ülkelerde bozulanı atar, yenisini alırsın. Zaten kapitalizmin üretim ve tüketim çarkı da “bozulanı at, yenisini al” döngüsü üzerine kurulmuştur. Dünyanın kaymağını yiyen şımarık ve küstah azınlığın “kullan at” standardını sürdürmeleri, dünyanın geri kalanına kaça mal olmaktadır, hiç düşündünüz mü? Şu dökülen kanlarda, yıkılan ocaklarda, bir hiç uğruna açılan savaşlarda, bu azınlığın hayat standardını koruma endişesi başat rol oynuyor.
Modanın varlığı da bu döngüden besleniyor. İnsana yaratılıştan verilmiş olan merak güdüsü, çirkin bir istismara alet ediliyor. Değişiklik ve farklılık arzusu fıtridir. Bu fıtri arzu istismar edilerek, insan maymuna dönüştürülüyor. Bu durumun doğal sonucu olarak, tek tipleşme geliyor. Kendisi dışındaki her farklılığı elinde bulundurduğu siyasal, ekonomik, teknolojik ve bilişim-iletişim araçlarıyla yok eden kültürel hegemonya, yaptığı bu gelenek ve kültür yok ediciliğini, sözüm ona “bireylerin özgür seçimleri” imiş gibi takdim ediyor.
“Kullan at”çılık, insan-eşya ilişkisinin dayandığı ahlaki zemini de yok ediyor. İnsanın eşya ile ünsiyet kurmasını önlüyor. Kendisi ile ünsiyet kurulan bir eşya, artık sıradan bir eşya değil, görünce hatıralarınızı canlandıran bir “ayet”tir. Onu kullanırken, gayr-ı ihtiyari “saygılı” olmanız gerektiğini telkin eder size. Sizin için değerli olmayan bazı şeylerin başkaları için değerli olabileceği ahlaki hassasiyetini, bu sayede elde edersiniz. Bu hassasiyet size “eşya kullanma ahlakını” kazandırır.
Tamir, rahmettir. Sadece eşya için değil, her nimet için geçerlidir. Bozulan ikili ilişkilerimizi tamir etmez miyiz? Etmezsek, yüreğimiz Karaca Ahmet mezarlığına dönmez mi? “Kullan at”çı modernlerin insan ilişkileri de, “kullan at” sistemine aynı mantıkla eklemlenmedi mi? İlk bozulduğu yerde ilişkiyi bitirip, bozmak üzere yenisini arayan tipler, hangi hastalıklı ortamda ürüyorlar dersiniz?
Tedavi de nihayet bir tamir değil midir? Bedeninizde, arıza yapan her parçadan ilk bozulduğu yerde vazgeçseniz, manzaranın ne olacağını hiç merak ettiniz mi? Aynı şey aklımız, hafızamız, musavviremiz için de geçerli. Aklımız bozuluyor, imanımızla tamir ediyoruz. Hafızamız bozuluyor, kaynağımıza yeniden başvurarak tamir ediyoruz. Tasavvurumuz bozuluyor, vahiy ile tamir ediyoruz.
Aynı şey, bilgimiz, ilgimiz, tecrübelerimiz ve hatta imanımız için de geçerli.
Üç-beş ay önce bir hadise yaşadım. Otomatik kapımızın elektronik kartının bilgi yolu yanmış. “Bunu kim tamir eder?” dedim, “Yapsa yapsa Turgut Usta yapar” dediler. Aldım gittim, buldum Turgut Usta''yı. Küçük bir kablo parçası koyup lehimledi ve elime tutuşturdu. “Borcumuz?” dedim, “Ne verirsen ver” dedi, arkasından “Vermesen de olur” diye ekledi.
Söylemesi ayıp, takdir ettiğim banknotu usulca bıraktım, bir miktar da, ona yardım eden çırağa bıraktım; “Bu da sana, tamirciliği tercih ettiğin için” diyerek.
Görülmeye değer manzara ondan sonra yaşandı. Usta ayağa kalktı, sesi titriyordu; “Siz nereden geldiniz beyim?” dedi. Dedi ama gözleri, dokunsanız dökecek kadar doluydu. O duygu dolu anlarda kurduğu cümlelerden birini hatırlıyorum: “Tamircinin değerini bu millet tamircinin kökü kuruyunca anlayacak.” “Tamir sevaptır, ibadettir” diye mukabele ettim ve nedenini izah etmeye çalıştım.
Bu bir tasavvur meselesidir. Modernler, “bozulanı at, yenisine al” veya “kullan at” tasavvurlarını inşa eden öznenin, ceplerine koyduğunu harcıyorlar. Bunun sadece eşyaya değil, aynı zamanda Allah''a, insana ve çevreye de saygısızlık olduğunu unutuyorlar. Zira bu iş bir boyutuyla emeğe saygısızlıktır. Emeğe saygısızlık, fakire göre Allah''a saygısızlıktır.
Sözün özü: Tamir sevaptır. Tamircilerinizin değerini bilin.
*** Mustafa İSLAMOĞLU'nun 8 Aralık 2006 tarihli Yenişafak gazetesinde Sami HOCAOĞLU adıyla yazdığı yazısı.

İlahiyatçıları eleştirin ama cübbeli kadar değer vermediğinizi de bilin***

Öğrencilik yıllarımda Sheraton otelde laiklik temalı bir panele katılmıştım orada Doğu Perinçek'i ilk defa dinliyordum.
Aklımda kalan iki cümlesi var. Birincisi şuydu: “Kur'an'ın her yerinden kan akıyor.” Aynı panelde bulunan İsmet Bozdağ'ın ses çıkarmadığına ve Taha Akyol'un bu ifadeleri eleştirdiğine de tanık olmuştum. Bana anlamlı gelmişti bu tutum.
Bu yazının konusuyla ilgili olan ikinci cümle ise şuydu: “Müslümanların elinde bu kadar İlahiyat fakülteleri, bu kadar Kur'an kursları ve camiler var yine de Anadolu'da etkin olamıyorlar. Bize verin birkaç yıl içinde dönüştürelim.”
Hakikaten bu kadar resmi kurum ne işe yarıyor? Düşünsenize ilahiyat hocaları ve mezunları, imam hatip hocaları ve mezunları, camiler, Kur'an kursları, müftülükler vs. toplumun her kesimine ulaşma imkânı olan bu kadar yaygın kurumlar dini hayatın üzerinde ne kadar etkili olabilmiştir?
Son dönemde dini görünümlü terör örgütü Türkiye'nin başına bela olunca bilen bilmeyen düşünen düşünemeyen herkes “neden böyle oldu?” sorusu etrafında düşünmeye başladı
Suçlanan ilk kesim ilahiyatlar ve ilahiyatçılar oldu. Elbette İlahiyatçıların ve ilahiyat fakültelerinin Türkiye'nin dini hayatı ve dini anlayışları üzerinde etkisi olmalıydı. Ama ne yazık ki öyle olmuyor. Bu kesimin dini bilginin şekillenmesi konusunda pek dikkate alındığını söyleyemeyiz. Çorap alırken bile on “dükkan” dolaşan halkımız din konusunda ilk duyduğunu bir çora kadar bile araştırma yapma gereği duymada kabul etmektedir.
Toplumun her kesiminde herkesin kendine ait bir din anlayışı vardır. Ve ilahiyat camiasından beklenen de bu “en doğru” dini anlayışı meşrulaştırmak için bilgi ve argüman üretmektir, bu “istendik” din anlayışına ters görüş ortaya koymak “haddini aşmak” olarak diye bakılır bu kesimde.
Yani İlahiyatlar ilk kurulduğunda nasıl ki “laikliğin teolojisini meşrulaştırmak” için kurulmuş ise bu günde ilahiyat camiasından beklenen işlev bundan öteye bir şey değildir.
Dini aydınlanma (Aydınlanma felsefesi anlamında değil) gibi bir beklenti yoktur bu kesimden. Hatta her cemaat kendi dini anlayışını meşrulaştırmak için kendi ilahiyatçısı üretmeye çalışmıştır.
Bilindiği gibi FETÖ grubunun bir zamanlar en az mensubunun bulunduğu kesim ilahiyat camiasıydı. Öyle ki bir dönem “ilahiyatçıların şerrinden Allah'a sığınırım” sloganı bu çevrelere aittir. Uzun süre ilahiyatçıları devşiremeyince kendi ilahiyat fakültelerini ve kendi ilahiyatçısını ürettiğini biliyoruz.
Çünkü “operasyonel ilahiyatçı”ya ihtiyaç vardı. Gerektiğinde aksiyonerin vicdanını rahatlatacak ilahiyat bilgisinin yani “fetva”nın üretilmesi gerekiyordu. Gerektiğinde karşı tarafı “tekfir” edecek gerektiğinde beri tarafın “yüce amacı”nı yüceltecektir bu “operasyonel ilahiyatçı.”
Yani cumhuriyetin başından beri İlahiyatçılar senin dediğini yapmıyorsa, yaptıklarını meşrulaştırmıyorsa sen de “işe yarar ilahiyatçı üret” yaklaşımı hep vardır.
Kimsenin örneğin coğrafya veya deprem konusunda uzman olarak görüşüne başvurduğu jeoloji mühendisleri gibi gördüğü yok ilahiyatçıları. Bir çok insan ilahiyat camiasından bilgi almak yerine hala mahallesinde tanıdığı sıradan bir kişiden almayı tercih eder.
Bu toplumda esas otorite “din alimi”dir. “Din alimi” dururken kimsenin akademisyen ilahiyatçıları otorite kabul etmesini bekleyemeyiz. İlahiyatçılar olsa olsa “din alimi”nin düşünceleri için argüman üretme yetkisine sahiptirler, eleştiri ve itiraz hadleri değildir. Çünkü karşılarındaki ya kainat imamıdır, ya mücedditir, ya gavstır ya da kutbul aktaptır vs.
Peki bu gün yaşayan “din alimi” kimdir veya nasıl olmalıdır? Bu soruya herkes kendi mezhebine, meşrebine ve fraksiyonuna en yakın kişiyi “alim” kabul etmektedir. Mesela “kedicikler için “ Adnan Oktar dururken bir başkası muteber “alim” kabul edilebilir mi bu gün? Siz örnekleri çoğaltabilirsiniz.
Basın da öyle davranıyor elbette. O da “Cübbeli” veya benzeri şov ve reyting değeri yüksek “hocalar” dururken akademik ciddiyete sahip ilahiyatçıların iş görmeyeceğini bildiği için o da “işlevsel” bakıyor.
Yani herkes işine yarayan ilahiyatçının peşinde. Sıradan her meslek gibi. Yani işini görecek mühendis aradığın müddetçe bu talebe arz yapacak mühendislik çalışmaları olacaktır. Benzer şekilde ilahiyatçılar da işlev için talep edilirse bu talebe de arz edilecek ilahiyatçı da ilahiyat bilgisi de her daim bulunacaktır.
Hakikati aramak yerine hakikati kullanmak temel amaç olduğu sürece hakikati parayı ve otoriteyi elinde bulunduran güce uyarlayacak kişiler bulunacaktır her zaman. Tarihte de günümüzde de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır.
O yüzden İlahiyat camiasını suçlarken biz “iş gören ilahiyat” mı arıyoruz yoksa hakikat mi arıyoruz sorusunu kendimize sormalıyız önce.

*** Mustafa ÇELİK'in 21/08/2016 tarihli Yenisöz gazetesinde çıkan yazısı..

PISA mı eğri, biz mi?***

Eğitim-öğretim Osmanlı’dan beri karşımızdaki en önemli sorunlardan biri olarak duruyor. Osmanlı’nın devlet kadroları için acil yetişmiş insan gücüne ihtiyacı vardı ve açtığı okullarla bu ihtiyacı nispeten karşılayabildi. Hem geleneksel okullardan hem de modern okullardan yetişen çok sayıda Osmanlı aydını ilerleyen yıllarda Cumhuriyet’in münevverleri olarak karşımıza çıktılar.
Maalesef az da olsa devraldığımız bu kaliteyi ideolojik sebepler ve öngörüsüzlük yüzünden zamanla kaybettik. Batı’ya yetişme adına attığımız adımlarla kendi köklerimize sırtımızı dönerken tuhaf bir şekilde dil öğrenme kabiliyetimizi de yitirdik. Türkçe dışında Arapça ve Farsça bilen, Batılı tarzdaki okullarda Fransızca öğrenen Osmanlı-Cumhuriyet okuryazarı zamanla Arapça ve Farsça bilmeden sadece Fransızca ile yetinmek zorunda kaldı. Sonraki yıllarda dil öğrenme istatistiklerimiz giderek düşerken belli başlı okullar dışında dil öğretemez hale geldik.
Dil öğrenemesek de sistem uzun süre kendi içinde yeterli insan gücünü yetiştirmeyi başardı. Gelecekle ilgili planlar sadece okul üzerine kurulu olmadığı için okul uzun yıllar alt gelir grupları için yükselme fırsatı iken seçkin sınıfların üstünlüğünün devamı için bir araç olarak önemini korudu.
Hızlı nüfus artışımıza paralel gelişemeyen ekonomik alt yapımız ve değişen tüketim alışkanlıklarımız okulların orta sınıfa geçişteki ayrıcalıklı konumunu zayıflattı ve önemini giderek azalttı. Eğitimde reform adına atılan her adım eğitimi daha da içinden çıkılmaz hale getirirken 8 yıllık kesintisiz eğitim ve kaynaştırmalı eğitim politikası ile seviye dip yaptı.
Sınıf tekrarının maliyeti yüksek oluyor denilerek geçme sisteminin sürekli kolaylaştırılması, mesleki eğitim yerine çocuklara ve ailelere üniversite eğitiminin hedef olarak gösterilmesi kaybedilmiş nesillere yol açtı.
Ve Ak Parti de geride kalan 14 yıllık tek parti iktidarında ciddi bir sitem değişikliğine gidemedi. 4+4+4 ile yakalanan fırsat çok büyük yatırımlara rağmen maalesef sığ ideolojik saplantılarla harcandı. Yüzlerce okul açıldı, binlerce derslik yapıldı, okullar akıllı tahtalarla donatıldı. MEB tarihinin en büyük öğretmen atamaları bu dönemde gerçekleştirildi.
Ama maalesef her dönemde olduğu gibi bu dönemde de eğitim-öğretimin asıl müşterisinin insan olduğu unutuldu. Okullar akıllı tahtalarla donatılırken öğrencilerin sosyal aktiviteleri için mekânlara ihtiyaçları olduğu unutuldu. Meslek edinme yaşının sürekli yukarı çekildiği ve bunun uzun vadede yaratacağı problemler ya görülemedi ya da görüldü ama önlem alınamadı.
Tabii ki toplum da bu başıboşluğa zemin hazırladı. Öğrencilerin yarış atı gibi sınavdan sınava koştuğu bir sistemde velilerin ezici çoğunluğu çocuklarının sadece sınıf geçmeleri ile ilgilenirken bir kısmı aldığı notların peşine düştü. İnsan yetiştirdiğimizi veli-MEB ikilisi olarak unuttuk. Eğimin bir diğer sacayağı öğretmenleri ise itibarsızlaştırmak için her fırsatı kullandık ve öğretmenler bakıcı konumuna kadar düşürüldü. Öğretmenlere bakıcılar kadar bile yetki vermezken veli-amir fark etmez hepimiz başarısızlığın birinci müsebbibi olarak onları görmeyi tercih ettik. Hem eleme olmayan, kapıdan girenin ister yapsın ister yapmasın mezun olduğu bir sistem kurduk hem de yapılamayanların vebalini öğretmenlere yıktık.
PISA 2015 sonuçları açıklanınca da çok ama çok şaşırdık. Açıkçası neden şaşırdığımızı ben anlamıyorum. Eğitimin her türlü aktivasyonunu sadece sayı ve yüzde olarak gören bir toplum neden şaşırır ki? PISA sorularını bugün bırakın 15 yaşındaki öğrencileri üniversite öğrencileri bile zor yapar. Neden? Çünkü PISA’nın soru mantığı ile bizim çocuklara dayattığımız soru-cevap mantığı örtüşmüyor. 4 ya da 5 şıktan birini işaretlemeye alıştırılan, kendisine sunulan seçenekler dışında tercih şansı tanınmayan çocukların bu soruları yapamaması gayet doğal. Maalesef yine sorunu konuştuk; nasıl çözeriz? Başka zamana…
*** Şenol KALUÇ'un 14/12/2016 tarihli Karar gazetesinde çıkan yazısıdır.