2 Aralık 2016 Cuma

"Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun!"*

Babası Küçük Nasreddin'e şehirden incir getirir. İlk defa yediği inciri çok sever. Büyüyüp şehre gidince ilk işinin incir alıp yemek olacağını aklının bir köşesine yazar.

Gel zaman git zaman Küçük Nasrettin büyür ve şehrin yolunu tutar. İlk iş olarak manavın önüne gelir, adını hatırlayamadığı meyveyi bulmak için meyve kasalarını tek tek gözünün önünden geçirir ama istediğini göremez ve bu esnada manav, hocaya ne istediğini sorar. Hoca, adını unuttuğunu söyler. Manav:
-Sen bana istediğini tarif et, der. Hoca:
-Dışı yeşil, içi çekirdekli, deyince manav hemen teşhisi koyar: Kardeş, sen patlıcan istiyorsun diyerek bir kilo patlıcan verir.

Küçüklüğünden beri hayalini kurduğu yiyeceğe kavuşmanın sevinci ile hoca, hemen poşetten bir patlıcan çıkararak ısırır. Bir de ne görsün, acı mı acı! Ağzının tadı kaçan hoca:
-Ulan büyüyünce ne kada da acı oluyorsunuz, der.

Not:1- Küçüklük fotoğrafı olmadığı  için hocanın resmi bu sayfaya konmamıştır. Resim özlemim maalesef giderilemedi.
2.Hocanın bu fıkrasından anladığım incir büyüyünce patlıcana dönüşüyor.
3.Acaba, büyüyen ve gelişen her şey acı mı oluyor? (Küçüklükteki saflık, ideallik büyüyünce yok mu oluyor? Partiler, şirketler, STK'lar kuruldukları samimiyeti büyüyüp geliştikçe kayıp mı ediyorlar? Anlayamadım vesselam. Yardım sevaptır biliyorsun, haydi göreyim seni kardeş)

*01/12/2014 tarihinde Facebook'ta yazılarak paylaşılmış yazı.

1 Aralık 2016 Perşembe

Okullar miadını doldurdu

Eğitim yönünden miadını dolduran okullarda devam eden öğretim ise can çekişiyor. Bu gidişle öğretim de mevta olacak. Eğitimi yapılmayan, ihmal edilen bir eğitim sisteminin öğretiminden de hayır gelmez. Eğer radikal ve kalıcı kararlar alıp uygulamaya geçilmez ise geleceğimiz karanlık demektir.

Değişmeyen tek şey değişim denir. Her şeyimiz değişiyor fakat nedense okullar yerinde sayıyor hatta gerisin geriye gidiyor. Okullar iyice kangren haline gelmeden velinin, öğrencinin, öğretmenin, okul idaresinin, basın ve medyanın, okulun iç ver dış paydaşlarının sorumluluk alanlarını belirlemek, sorumluluğun yerine getirilip getirilmemesine karşılık hesap sorma ve hesap verme, ödül ve ceza, mükafat ve yaptırımlar dönemine geçilmesi gerekir.

Okullarda eğitim ve öğretim yapılıyor diye hiç kendimizi kandırmayalım. Bir defa okullar sadece öğretim yapıyor görünüyor. Görünürde herkes okullardan bir şey bekliyor. Fakat ne devlet, ne vatandaş, ne öğrenci ne veli hiçbiri okullardan bir şey beklemiyor. Bugün okullar sadece diploma veren kurumlar haline geldi. Okula sürekli gelen de alıyor, ara sıra bir uğrayan da. Okulun altını üstüne getiren de alıyor, sorumluluğunu taşıyan da. Bu açıdan baktığımız zaman okula kayıt yaptıran öğrencilerin tamamı başarı göstererek mezun etme yönünden okullar yüzde yüz başarılı. Bu yüzden diploma vermede fire vermeyen sorumlular ödül ile mükafatlandırılsa(!) yeridir. Çünkü hiçbir iş yerinde yüzde yüz efor olmaz. Fırıncı bile zaman zaman bozuk ekmek çıkarır, çıkan bu ekmeği düzgünlerin içinden ayırır. Fabrika; imalat hatası mal çıkarır, onu hemen iyilerin arasından ayrı bir yere koyar. Manav; sattığı malın arasından çürüklerini ayıklar, diğerlerine de sirayet etmesin diye. Aklınıza gelebilecek her yerde düzgün çıkmamış imalat hatası mallar ayıklanır. Çünkü satışa çıkan mal özürlü ise müşteri kaybeder, malı geri gelir.

Seçmenin olmadığı tek yer okullardır. Okul çağına gelmiş herkesin okuduğu yerdir buralar. Hırlısı da gelir, hırsızı da. Çoğunluğu sorumlu ailelerin çocuklarının okuduğu bu okullarda eğitim ve öğretim namına hiçbir şey almayacak olan ya da verilemeyecek olan, hedefsiz bir kitle var. Tüm okul bunlarla uğraşır. Öğretmenin ilk tanıdığı öğrenciler bunlardır. Devamsızlıktan kalmadığı müddetçe sınıf geçme ve diploma alma garantisi vardır. Devletin vergilerimizle yapıp teslim ettiği sırayı öğrenci istediği şekilde karalayacak, çizecek, yontacak, oluşturduğu çer çöpü, sınıfına veya bahçeye atacak, okulun duvarlarına yazı yazacak, dersi istediği şekilde kaynatacak, ders malzeme ve materyali getirmeyecek, ödevini yapmayacak... Öğrenci her yaptığında velisi ile birlikte haklı olacak, hiç sorumluluk taşımayacak. Okulun, öğretmenin ve okul yönetiminin hiçbir yaptırımı olmayacak ve her yapılandan okul sorumlu olacak...Öğrenci ve velinin arkasında koca basın, STK'lar ve devlet olacak. Sonunda okuldan mezun olacak. Herkes gibi diploma sahibi olacak.

Bir makinenin dişlileri gibi geri kalmadan mezun olan bu çocuklar hayata adım atınca bu sefer başlıyor herkes okulları suçlamaya. "Ne biçim öğrenci yetiştiriyorsunuz" diye. Ne isterdiniz ki? Bundan iyisi can sağlığı. Kimse okullara kızmasın. Zira okullar diploma vermede yüzde yüz başarılı. Hangi biriniz ürettiğiniz her şeyde bu kadar başarılısınız.

Eğitim ve öğretim konuşuyoruz, biraz ciddiyet derseniz okullar ciddi olmaya hazırlar. Yeter ki okulla ilgili olan uzaktan kaval okuyanlar bu konuda ciddi ve samimi olsunlar. Okullar ciddi bir eğitim ve öğretim vermek için yeterli misyon ve vizyona sahiptir. Tek istedikleri okula gelen öğrenciler içerisinde çalışan öğrenci ile çalışmayan öğrenci ayırt edilsin. Çalışmayanın yanına kar kalmasın hiçbir şey. Dersine çalışmayan, dersin işlenmesine engel olan öğrenci akranlarına göre bir alt sınıftan gelecek sisteme yeniden dönelim...yani diğer kurum ve kuruluşların, sanayi ve üreticilerin yaptığı gibi çürükleri ayıklayalım, istediğiniz kalite ve verim hemen gelir. Biz bir çürüğü kurtaracağız, devlete maliyeti olmayacak mantığından kurtulmazsak iyileri ve sorumluluk sahibi çocukları da kaybederiz. Eğer çürükleri ayıklama işini yapmazsak bu gidişle okullar ders işlenemez noktaya gelir. Daha biz çok havanda su döveriz. Havanda su dövmekle kalsak yine iyi. Bu gidişle kafamızı çok duvarlara vuracağız.

Şu anda okullarda eğitim ve öğretim alan tek kesim var: öğretmenler. Hedefi olmayan öğrencilere karşı sabretmenin, onlara vurmamanın, dişlerini sıkmanın, onlara hakaret etmemenin, nazik konuşmanın eğitimini alıyor. Öğrenci ne yaparsa yapsın onu sınıf geçirmeyi , elleri kolları bağlı durmayı öğreniyor, kendi saçını-başını yolmayı öğreniyor. Dersten çıkınca savaştan çıkan asker ve komutan misali: "Hele şükür ya Rabbi, bu dersten de kazasız belasız çıktım, sana ne kadar şükretsem az" diyerek dua etmeyi ve şükretmeyi öğreniyor. 01/12/2016


Ekmeğini ekmek pişirerek kazananlar

Saat 15.00 suları akşam ekmeğini almak için fırına girdim. Ekmek alırken ekmek pişiren ustaya; kolay gelsin, ne zamandan beri çalışıyorsun dedim. "Sabah altı buçuktan beri" dedi. Allah yardımcın olsun diyerek çıktım fırından.

Akşam kaça kadar çalışıyorsun demek aklıma gelmedi. Daha kaça kadar çalışacak kim bilir? Dün gece evine saat kaçta gitti? Onu da bilmiyorum. Ekmek alırken çalıştığı alana bir göz attım. Daracık bir manevra alanı, karşısında sürekli yanmakta olan ateş ve hep ayakta. Sabahın altı buçuğundan üçe kadar sekiz buçuk saat geçmiş. Ateşin karşısında elinde kürek önce ateşe sürüyor hamuru, pişeni çıkarıyor, boşalan yere tekrar hamur sürüyor. Akşam iş bitinceye kadar ne kadar ter boşalır sırtından yine en iyisi kendisi bilir. hangi birimiz 11-12 ayakta çalışarak dayanabiliriz ki?

Gördüğüm kadarıyla işi zor, her adamın harcı değil yaptığını yapmak. Alın terleterek kazanmak dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Fırın kendisinin mi, yoksa çalışan mı bilmiyorum ama kazancı sonuna kadar helal böyle çalışanların. Hile yok, hurda yok. Alın terleterek kazanıyor elinin emeğini, çoluk-çocuğunun rızkını. Allah başımızdan eksik etmesin böylelerini. Fırında ekmekle beraber pişen bu insanlar olmazsa evinde ekmek yapmayı bilmeyen biz hazır yiyici, kolaya kaçanlar ne yapar, merak ediyorum. Umarım bu fırın ustaları emeğinin karşılığını fazlasıyla alıyorlardır diyeceğim. Ama çok da kazandıklarını sanmıyorum. Çünkü bizde bedenen çalışanlar tam hak ettiği gibi karşılığını alamıyor hiçbir zaman.

Adam orada çalışadursun. Ekmek almaya gelenlerin gözü ise hangi ekmeği seçeyim derdinde. Çoğu zaman ekmeği de beğenmeyiz. Hele bir de tüm ekmekler elimizin ulaşacağı şekilde gözümüzün önünde ise tümünü bir elden geçiririz hangisini alayım diye. Bereket aldığım fırın elimizin ulaşamayacağı şekilde satışa sunmaktadır ekmeği. İçerideki görevli vasıtasıyla alabiliyoruz ekmeğimizi. Bazıları gözüne kestirdiği ekmeği vermesi için elemanla neredeyse: "Hayır o değil, şu, yok, yanındaki" şeklinde oynuyor durmadan. Aklı sıra ekmek seçiyor. Nihayet istediği ekmeği alıp giderken içinde bir ukde olarak kalıyor ekmeklerin tümüne dokunamadım diye. Bütün bu konuşmaları, dilinden başka vücudunun tümü çalışan fırıncı da sessiz bir şekilde çalışmasına devam ederek geçiştiriyor. Aslında ekmek beğenmeyen bizleri yarım saatliğine fırının önüne koyup buyur beğendiğin ekmeği kendir pişir demek lazım. Ekmek bu. Bazen fazla kızarız, bazen biraz yanmış olur, bazen iyice pişmemiş olur, bazen yamuk olur. Ama ekmek bu. Gözünün önünde pişen bir ekmek. Bu ekmeğin ekmek olmadan önceki aşamalarını saymıyorum bile.

Emeğe ve ekmeğe saygı göstermek lazım. Ekmek seçerken de gözümüze kestirdiğimizi almak lazım. Hepsini elden geçirme, altını üstüne getirme gibi bir görevimizin olmadığını bilmemiz; bilmiyorsak da birilerinin bize öğretmesi gerek bu işi. Hele ekmek bayat diye yemeyip dışarı bırakanları da mutlaka pişirmek için ustanın yanına koymak gerek tez elden. Beğenmediği nimetin nice zorluklarla çıktığını görmesi için. 01/12/2016