30 Ekim 2016 Pazar

Yok mu bu işin ortası?

Perakende alışverişi sevmeyiz. Toptancıyız toptancı. Bizim için bir şey ya vardır ya da yoktur. Hiç ortası olmaz. Hep kenarlardayız. Aşırı uçtur bizim mesken edindiğimiz yerler. Bereket inananlar arasında ortak bir Allah'a inanıyoruz. Allah nazardan saklasın.

Allah'a inanıyoruz ama nasıl bir Allah? Daha işin başında başlıyor bizim ayrılığımız. Kader anlayışımız zaten evlere şenlik. Ne anlatan anlattığını anlar ne de dinleyen. Kafamızdaki problemler çözüleceği yerde iyice sarpa sarar. İman esaslarından mı değil mi? Kabir hayatı var mı yok mu? Hz Muhammed, son peygamber. Şükür bir ortak noktamız daha. Fazla sevinme dur hele. Peygamberin şari yönü var mı/yok mu? Hadisleri nereye koyacağız? Sahih mi/uydurma mı/zayıf mı/ amel edilir mi? Kur'an tek başına bize yeter/yetmez.

Tarikat/cemaat/şefaat/keşif/tasavvuf/keramet vardır/yoktur. Mehdi/Mesih/Deccal gelecek mi? Kıyametin alametleri olur/olmaz. Teravih diye bir namaz vardır/yoktur. Recm var/yok. Mürted öldürülür/öldürülmez. İctihat kapısı kapandı/kapanmadı.

Uzar gider bizim meselelerimiz. Niyetimiz sona erdirmek değildir. Muhabbetini severiz. Konuştukça konu konuyu açar. Herkes diğerini kendi görüşüne inandırmaya çalışır. İnanmazsa makbul biri değildir. Kimse doğruyu bulmak için konuşuyor değildir. Herkesin amacı öbürünün görüşünü alt etmektir. Kendi yumuşak karnını koruma altına almaktır. Bu bazen savunma bazen de saldırı ile olur. Baktı ki karşı tarafı ikna edemiyor, ya adamı mürted ilan ederiz. Ya da gücümüz yetiyorsa şiddet uygularız. Dışlarız. Arkamızdan gelenlere "Falan sapıktır, uzak durun, sakın dinlemeyin" diye  sıkı sıkıya tembih de bulunuruz. Derdimiz ardımızdan gelenlerin gözünde sıfırlanmamak ve onları yanımızda tutmaya devam etmek. Bu şekilde yuvarlanır gideriz. Kendimizin düşüncesi dışındaki insanlara hayat hakkı tanımayız. Gücü ele geçirirsek  bastırırız, gerekirse yok ederiz, ezer geçeriz. Amacımız nedir bizim gerçekten? Üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi? Gördüğüm kadarıyla kimse üzüm yeme niyetinde değil. Hep germek, hep germek.

Nedir bizdeki bu hastalığın adı? Tedavisi var mı bunun? Bir olmak için binlerce ortak noktamız varken bu kadar gayrılık niye? Yetmedi mi dışımızdakilerin gözünde gülünç duruma düştüğümüz? Eskiden cehaletten dert yanardık. Şimdi herkes allameyi cihan maşallah! Cahil meseleyi kavga gürültüyle çözerdi, bugün okumuşlar ve köşe başını tutmuşlar vatandaşı birbirine geriyor. Aynı gemide ateş ve barut yolculuk yapıyoruz.

Neden farklı fikre sıcak bakmıyoruz? Niçin herkesi kendimiz gibi düşünsün diye mahalle baskısı yapıyoruz. Eğer bir konuda hepimiz aynı düşünürsek bu kadar insan olması normal mi? Bırakın da insanlar farklı farklı düşünsünler. Saygıya ve anlamaya dayalı farklı fikirlerin bize faydası olur, zararı olmaz. Allah bile emrine karşı gelen Şeytan'a kıyamete kadar insanları saptırmak için mühlet verdi. Bırakın da farklı fikirler şiddet ve baskıya yol açmadığı müddetçe içimizde devam etsin.

Bırakalım da herkes ahiret azığını hazırlasın. Orada herkes, bu dünyada ektiklerini biçecektir. Kimin doğru yolda olduğunu mahşerde hesaba çekileceğimiz zaman görsek. Bu acelecilik niye? Yoksa ahirete de mi inanmıyoruz? Ahiret inancımızda da mı sorun var?

Oturup konuştuk. Anlaşamadık. "Senin dinin/düşüncen; fikrin sana, benim ki de bana" demek yetmesin mi? Yok mu bu işin orta yolu ey Allah'ın kulları! 30/10/2016

28 Ekim 2016 Cuma

Bu toprağın insanı bunu yapmaz!..

Biri çıksın ortaya. Altın nesil yetiştirmek amacıyla etrafına topladığı az sayıdaki öğrenciyi yetiştirsin. Ardından öğrenci evleri, dershane, okullar ve  yurtlar açsın.
Zeki çocukları bulup buluştursun.

Kendisine inanan, ardından giden samimi insanlar tarafından, dişinden tırnağından biriktirerek eğitim yuvaları yapılsın. Yapılan hizmetler dolayısıyla ülkenin her bir yerinde marka haline gelsin.

Yetiştirdiği öğrencileri askeriye, emniyet, yargı başta olmak üzere insanın olduğu her yerde olsun.

Marka haline gelen eğitim kurumları dolayısıyla okulları cazibe haline gelsin, her bir yerden himmet ve yardım paraları gelsin, bu paralarla birinci sınıf binalar yapılsın. Ardından ticaretten, basın ve medyaya varıncaya kadar paranın olduğu her yerde olsun. Oluşturduğu güç ve kuvvet sayesinde devletin her kademesinde kadrolaşsın, istediği adamı istediği yere getirebilsin, istemediğini tu kaka yapabilsin. Siyasi ve ekonomi çevreleriyle ilişkileri sıcak tutsun, güç olduktan sonra devletin bütün imkanlarından yararlansın. Yurt içinde yapılanmasını tamamladıktan sonra 170-180 ülkede eğitim görünümlü bir yapı ve güç oluşturabilsin. Yurt içinde ve dışında bir lobi yürütebilsin, devletin gidemediği yerlerde okullar açabilsin. İçeride ve dışarıda reklam ve pazarlamasını yapabilsin, Olimpiyatlarla göz doldurabilsin.

Bu yapı 40 yıl içerisinde devasa bir duruma gelirken devlet seyredebilsin, gerçek yüzünü 40 yıl boyunca gizleyebilsin. Para, güç, kuvvet, itibar elde edebilsin, dokunanın yandığı duruma gelebilsin. Neredeyse bu yapıdan habersiz, devlette yaprak kıpırdamasın. Devletin kozmik odasına ve en tepedeki devlet yetkilisinin burnunun ucuna yaverlerini yerleştirebilsin, içeride ve dışarıda bir güç olduğunu dost-düşman herkes kabul edebilsin...

Böyle şeffaf görünümlü gizlilik içerisinde yürüyen yapıya karşı devlet uyuyabilsin, bir zaman gelsin ki insanlar çocuklarını onlara vermek için abi-abla arar duruma gelsin. Biz oturup kalkalım, devletin içerisine sızmışlar diyelim. Kusura bakmayın! Bir kaç masum insan varsa çalışan, bunlar bu yapının içine sızmış diyelim. Yani devlet bunların içine sızmış.

Bir eli yağda, diğer eli balda olan içeride ve dışarıda bir güç haline gelen bu yapı, 40 yıldır kazandığı müktesebatını darbe yaparak yok etsin. İnsanın akıl ve hafsalası almıyor. Sevenlerinin himmetleriyle oluşturulan bu devasa güç, devletle giriştiği kirli savaşla tüm kazanımlarını bir bir yok etsin. Bu durum açıklanmaya muhtaç. Bir insan nice yıllardır gizlilik içerisinde boy ölçüşemez, yarışılamaz durumunun yok olması uğruna bir savaşa niye girer. Bütün bu gücü, kendi parasıyla yapan biri, sermayenin elden gitmemesi için didinir durur. Sevenlerinin emeğine saygısı olan biri sevenlerinin emeğini, parasını bu şekilde heba etmez. Allah korkusu olan biri bunu yapmaz. Bu toprağın insanı, bu toprağın çocuğu olan biri bunların hiçbirini yapmaz. Bunu yapsa yapsa ancak dışa hizmet eden biri yapabilir. İhanet şebekesinin bir taşeronu yapabilir. Tüm elde edilmiş kalelerini yok etme uğruna da olsa "Bizim geri vitesimiz yok " diyerek tam gaz devletle mücadeleye girişmek ancak satılık bir kiralık katilin yapacağı bir hareket olabilir.

Hacı Veyis Zade Merhum, Konya İHL'nin açılması için çok uğraşan biridir. Binanın yapımında bizzat bedenen çalışmış ve para bulmak için didinmiş durmuştur. Binasının yapımında çalışan Hoca'ya, aynı okulunda hocalık yapmak da nasip olur. Birlikte çalıştığı müdür münafık ruhlu biri  olsa da ona saygıda kusur etmez. Bu durum halkın garibine gider. "Koskoca Hacı Veyis Zade, şu münafık tipli birine saygı gösteriyor, ona yakışmıyor" diye eleştiriler gelince, Hoca: "Ben bu okulların açılması için çok uğraştım, yine bu okulların devamı için gerekirse onların karşısında eğilirim" cevabı verir. Gerçekten bu yapı, yaptıklarında samimi olsaydı kazanımlarını korumak için devletle iyi geçinmeye çalışırdı.

Bu yapının 15 Temmuz itibarıyla yaptığı olsa olsa bir intihardır. Cinnet halidir. Eğitimi, devleti, dini dert edinen biri eğer bu toprakların insanı olsaydı gerçekten bunları yapmazdı. Demek ki bu toprakların değil, dışarının içerideki jandarmasıymış meğer. Bunun başka izahı yok.

Görünen bir şey var. Bu seri katilin bizde ve ülkemize bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Oluşturulan güvensiz ortam kolay kolay telafi edilemez. Bu ülke 1915'de baba, oğul ve torundan oluşan üç okumuş nesli Çanakkale'de yok etmiş. 100 yıl sonra yine okumuş beyinler bu yapı tarafından yok edildi. 15 Temmuz maalesef okumuşların hezeyanı idi. Çanakkale'de İngilizler yok etti okumuş neslimizi. Şimdi de bizden görünen pirincin içindeki beyaz taşlar yaptı. Vah yazık ülkeme! 28/10/2016

Helal be sana Diyanet! *

Eskiden hutbeleri devlet başkanı ya da bölgenin en yüksek mülki amiri i'rad ederdi. Hutbelerde siyasi, sosyal, ekonomik, dini vb Müslümanları ilgilendiren her konu  hutbe konusu olurdu. Abbasilerle birlikte hutbeleri i'rad etme görevi kadılara bırakıldı. Kadılarla beraber hutbenin konusu da tamamen dini bir içeriğe büründü.

Türkiye'de bir zamanlar okunan hutbeler etliye, sütlüye dokunmayacak şekilde hazırlanmış, bazı zamanlar hükümet veya devletin resmi politikasının anlatıldığı, belirli gün ve hafta konularının işlendiği  bir durum söz konusu olmuştu.

Son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığının hazırlatıp yayına verdiği ve okuttuğu hutbeleri daha bir seçici bulmaya başladım. 28/10/2016 günü "Din-i Mübin-i İslam" başlıklı hutbesini daha bir can kulağıyla dinledim. Dinlerken heyecanlandım, duygulandım. Keşke hatip konuyu ve cümleleri bitirmese diye temenni ettim. Cuma namazına gidenler mutlaka dinlemiştir. Gidemeyip konusunu merak edenler de bir zahmet Diyanetin web sayfasına girerek hutbeyi bir okusunlar. Yine de hutbeden biraz alıntı yapmak istiyorum: "Kardeşlerim! İslam kaynaklarında Cibril hadisi diye bilinen bu hadis, bize İslam’ın şartlarını, imanın esaslarını, ahlakın ilkelerini açık bir şekilde göstermiştir. Buna göre İslam, açık, net, sade, arı, duru ve berraktır. Bu kadar açık hükümler varken, elde Kur’an gibi bâkî bir hakikat bulunuyorken, Yüce Dinimiz İslam’ı; sır, gizem, rüya, keşif, kerametler ve gelecek tasavvurları üzerine bina etmeye kalkışmak asla kabul edilemez. En büyük keramet daima sırat-ı müstakim üzere olmaktır. Önümüzde Peygamberimiz (s.a.s) gibi büyük bir rehber varken, kurtarıcı beklentileri içerisinde, kıyamet alametleri üzerinden bir din ihdas etmek asla kabul edilemez...Aziz Kardeşlerim! Cebrail (a.s)’ın kıyamet ne zaman kopacak? sorusuna Peygamberimiz (s.a.s)’in verdiği cevap çok manidardır; “Bu konuda kendisine soru sorulan kimse, soruyu sorandan daha bilgili değildir” buyurmuştur. Buna rağmen gayb âlemine dair, Peygamberimiz (s.a.s)’in bile “ben bilmiyorum” dediği bilgilerle akılları karıştırmak, zihinleri bulandırmak beyhudedir. Bugün birilerinin gayptan verdiği haberler üzerine hayatımızı bina etmemiz anlamsızdır. Gayb ve melekût âlemine dair kıyamet senaryoları üzerinden dini anlamak, dini okumak kabul edilemez. Kardeşlerim! Bize düşen ahirete inanmak ve ona hazırlanmaktır. Bir gün bir sahabi, Allah Resulü’ne “kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorduğunda, Peygamberimiz (s.a.s), “O gün için ne hazırladın?” diye cevap verdi.4 Allah Resulü (s.a.s), bu cevabı ile bize kıyametin ne zaman kopacağıyla ilgilenmek yerine, ondan sonrası için ne hazırladığımızı sorgulamamızı öğütlemektedir..." 

25/10/2016 günü yazıp blogspotumda paylaştığım (http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/10/dinin-muhabbetini-seviyoruz.html) yazımda ben de bu konuyu dert edinmiştim. Derdimiz ortakmış meğer. Bu içerikli bir hutbeyi konu olarak seçen Diyaneti ve başlığa uygun bir şekilde hazırlayan "Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünü" tebrik etmek lazım. Bu demektir ki son zamanlarda kendini hissettirmeye çalışan Diyanet, artık bundan sonra bize ayakları yere basan bir din ve peygamber anlatacaktır. Dinin sahih kaynaklardan doğru anlaşılmasını bu konuda otorite olan bu kurumumuz dert edinerek toplumsal yaralarımıza parmak basacak demektir. 

Böylesi hutbelerin arkası gelir inşallah! Teşekkürler Diyanet İşleri Başkanlığı, teşekkürler Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü!.. 28/10/2016

*29/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.