20 Ekim 2016 Perşembe

"Beyefendi bizi görmeyecek misiniz?"*

Türkiye'de problem çok. Çöz çöz bitmez. Zaten de çözülmez. Bunca gündemin arasında  belki de bir çoğunuzun mesele olarak görmediği sosyal bir  konuya eğilmek istiyorum bugün. Nerede bir iş yaptırsanız hesapta olmayan  küçük bir meseledir aslında karşınıza çıkan. Küçük olmasına küçük ama sıfırı tükettiğin zaman çıkıyor. Üstelik önceden konuşulmamıştır. 

Gelinlik beğenmek için bir mağazaya giriyorsun. Beğenilen gelinlik giydirilip çıkarılır ölçü almak için. Ödemeyi yaparsın tam çıkacağında giydirip çıkartma işinde yardımcı olan hemen yanına damlıyor: "Efendim bahşiş" diye... Damat tıraşı, gelinin baş yapma meselesinde konuşulan paranın ötesinde yine karşına bahşiş çıkıyor.

Düğün yapıyorsun, yemek vermek için salon tutuyorsun, fiyatı konuşup ödeme yapıyorsun. Beklemediğim bir sorun olur mu diye endişeli bir bekleyiş içine giriyorsun. Davetli misafirlerin bu mutlu gününde bir bir gelip ikramını yapıp gönderiyorsun. Şükür bu hayırlı işten de yüzümüzün akıyla çıktık diyorsun. Misafirler gittikten sonra sen de toparlanıp gitmeye kalktığın zaman  karşına dikilir bir görevli ya da çalışan: "Beyefendi çok güzel geçti , hiçbir sorun yok, yalnız elemanlarımız iyi çalıştılar, fakat terlediler, sizden bir el emeği beklerler" deyince istesen de istemesen de elini cebine atıyorsun.

Eş-dostla bir lokantaya gidiyorsun. Yeme-içmeden sonra çalışandan hesap istersin, bir tabağın içinde kabarık bir fiyat geliyor. Fiyat midene otursa da  belli etmiyorsun. Ödeme için parayı uzatıyorsun. Eleman para üstünü getirince tabak boş gidecek değil ya, gelen para üstünü de tabağa bırakıyorsun. Bereket burada pek para istenmiyor. Bu da adet olan bir bahşiş artık.

Kuaföre gidip tıraş oluyorsun. Koltuktan kalkarken çırağın aşırı ilgi ve alakası rahatsız ediyor. Temizlenen omuzlarını tekrar temizleme yoluna gidiyor, giyeceğin ceketi giymen için eliyle tutmaya kalkıyor. "Hadi yap artık ağalığını" der gibi kolay kolay bırakıvermiyor peşini.

Evden eve, ev eşyanı taşıtmak için firma ile görüşüyorsun. Kaçıncı kattan hangi kata gidecek, mesafe, bölge neresi gibi ahiret soruları inceden inceye sorulur. Fiyat belirlenir, anlaştığın günde taşınma işin yapılır.  Hanginiz yetkili? Taşıma bedelini vereyim diyorsun. "Hangimize verirsen ver, fark etmez. Yalnız arkadaşlar yoruldu, harçlık bekler"  talebiyle karşılaşıyorsun. Onların bir yüzü kara, senin iki yüzün kara oluyor  bu esnada.

Kurbanlığını belirliyor, kaporanı veriyorsun, kesim günü kesim yerine geliyorsun, işim bir an evvel bitsin, hele bize de sıra geldi diye beklerken kurbanlığı getiren seslenir hemen: “Bakma parası, çoban parası, getirme parası” diye.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Mutlaka başınıza gelmiştir böylesi ya da benzeri. Eğer karşılaşmadıysanız yakındır mutlaka. Hazırlıklı olmanızda fayda vardır. Sonradan şaşırmayasınız.

Benim garibime giden konuşulmayan bir meselede beklenti içerisine girmektir. Firmalar zaten sattığı ürünün, yaptığı hizmetin bedelini fazlasıyla almaktadır. Çalıştırdıkları elemanlarına da mutlaka ücret ödüyorlardır. İstenen bahşişlerden çoğu zaman firma sahiplerinin haberi var. Küçük ama mide bulandıran bu meseleyi çözmek için firma sahipleri gerekeni yapmalıdırlar. Bildikleri bir meseleyi bilmiyormuş gibi bir davranış içerisine girmesinler. Eğer bahşiş meselesi devam edecekse nasıl ki firma sahipleri sattıkları mal ve verdikleri hizmet için söyledikleri fiyatın içerisine kirasını, nakliyesini, kârını, vergisini, elektriğini, suyunu ve  malın geliş fiyatını dahil ediyorlarsa lütfen bu kabarık fiyatın içerisine, elemanlarına vermeleri gereken bahşişi de eklesinler. Sonradan ayrıca  pamuk eller cebe olmasın.

"Ülkenin yığınla derdi varken  şu dert edindiğin meseleye bak. Onca derdin içerisinde bahşişin lafı mı olur" dediğinizi duyar gibi oldum. Haklısınız. Bütün derdimiz bu olsun, ne diyelim. Dert küçük gibi ama mide bulandırıyor...Haberiniz olsun!

Sahi, hani benim bahşişim. Beni ne zaman göreceksiniz? Ne bahşişi derseniz, mübarekler bir sayfa yazı yazdım... Neyse alacağınız olsun! 20/10/2016

* 22.10.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Kim yapar bu müdürün yaptığını... -1-

8-10 yıl önce bir seminerde görmüştüm. Hal-hatır ve selamlaşmadan öte bir teşriki mesaim olmamıştı kendisiyle. Uzaktan görüntüsü itibariyle kibirli bir görüntüsü göze çarpıyordu.

Kısa bir süre önce bir vesileyle biraz daha yakından tanıma fırsatı buldum. Pek konuşan biri değil. İnsanları dinleyen bir yapısı var. Sessiz-sakin, kendi halinde biri. Az konuşsa da...öz konuşmasıyla dopdolu biri olduğu gözüme çarptı hemen. Her ne kadar sır küpü gibi dursa da konuşmasından incindiği anlaşılıyor. Şu aşamadan sonra dünyayı ayağının altına sersen, en iyi makamlara getirsen düzelir mi?  Nasıl kırılan ayna eski haline gelmezse, kırılan kalbi de tamir etmek mümkün değil maalesef.
*
Gurbette başlamış öğretmenliğe. Babasının ısrarıyla memleketindeki en gözde  bir okula Din Kültürü öğretmeni olarak atanır. Bir idealle geldiği okulunda çalışanları çoğu kendisini pek kabullenmek istemez. Çünkü okul kozmopolit bir okul. Elit insanların çocuklarının okuduğu bir yer.Soğuk karşılanır. Bunu da içine atar. Çünkü pek konuşan biri değil. Belli etmez. Çünkü branşı itibariyle kendisine mürteci gözüyle bakılmaktadır. Bu duruma çok içerlese de belli etmez. Bir gün okul müdürü odasına çağırır: "Şu kağıda bir dilekçe yaz gel. Birlikte çalışalım, yardımcım ol" der. "Ben istemiyorum. Zaten bana öğretmen olarak bile hazmedemiyorlar. Yardımcı da olursam kıyameti koparırlar" dediyse de müdürü onu yardımcılığa ikna eder.

İstemeyerek  başladığı yöneticilik görevinde idareciliğin tüm kademelerinde çalışır: Müdür yardımcısı, müdür başyardımcısı, müdür vekili ve okul müdürü. Toplam 6 yıl öğretmenlikten sonra dile kolay 30 yıl idarecilik yapar. Yaptıkları, mücadelesi, çilesi, cefası...hayatım roman dese, içini yazıya dökse sanırım ciltler dolusu roman serisi çıkar:

Birçok okulda mescit yok iken açtığı mescit dolayısıyla ulusal gazetelerde hedef haline gelir. Ardı arkası kesilmeden hakkında inceleme ve soruşturma başlatılır. Yine de namaz kılmak isteyenler için mescidi kapatmaz.

Bünyesinde bulunan yurt için turşu alınması gerekir. Bir piyasa araştırması yapar. Turşu pahalı, yanına varılmaz. Sebze haline giderek tanıdığı esnaflardan turşuluk alır kasa kasa. Bulduğu bidonlara turşuyu kurar kendisi.(Büyük bir ihtimalle eşine yaptırmıştır.) Okulun deposuna koyar. Turşuyu bedavaya getirdim, devletime bir maddi külfet getirmedim, öğrencilerim de turşudan mahrum kalmayacak diye içten içe sevinirken okulu denetimden geçer. Müfettiş turşu bidonlarını görür: "Bu turşu bidonlarında niçin mühür yok" sorgusuna muhatap olur. Durumu anlatmaya çalıştıysa da bulduğu eksiklikten dolayı mal bulmuş mağribi gibi müdürü sıkıştırmaya çalışır. Müdür üşenmeden eline mührü alır, seçim sandığı mühürler gibi hepsini mühürler. Denetimi bitirip gitmek üzere olan müfettiş yemek esnasında: "Masada turşu niye yok, bu yemek turşusuz yenmez, turşu getir" der. "Turşular şu anda mühürlü çıkaramam" cevabını verir hiç istifini bozmadan. "Ben istiyorum, getir" dediyse de yerinden kımıldamaz. Emri dinlenmeyen müfettiş, müdürü de yanına alır, depoya gider. Müdürün açmadığı bidondaki mührü bozar. Tabağa turşu koyar kendi eliyle. Yemekten sonra ayrılacak olan müfettiş: "Sen de çok alındın ve kızdın be müdürüm, biz böyleyiz. Kural der tuttururuz. Sen en iyisini yapmışsın" diyerek müdürün gönlünü alır, gider.

Pansiyona baktığı esnada bir öğrenci okulundaki bir öğretmene bir terbiyesizlik yapar. Ertesi günü öğrenciyi odasına alır, evire çevire döver. Öğrencinin yaptığı vukuattan dolayı okuldan atılması için okul müdürü kendisine baskı yapmak ister. "Öğrenci bu yaptığından dolayı cezasını çekmiştir. Disiplin işlemiyle okuldan uzaklaştırılması haksızlık olur, ikinci bir ceza olur. Ben bunu yapamam" der. Müdürünün ısrarı sonucunda "Eğer bu çocuk gönderilecekse ben de istifamı veriyorum" diyerek tavrını ortaya koyar. Öğrenci okul boyunca ve mezun olduktan sonra yediği dayaktan dolayı hep kin gütmüş, hal ve tavırlarıyla kinini de belli etmiş olmasına rağmen öğrenciye herhangi bir işlem yapmaz. Öğrenci iyi bir bölüm kazanarak okulunu bitirmiş bitirmesine... ama yediği dayaktan dolayı kindarlığını sürdürmüş hep. Yıllar sonra -o zamanlarda yardımcı olan- bu yöneticinin kendisi için neyi göğüslediği anlatılınca öğrenci ta İstanbul'dan  dayak yediği müdürünü ziyarete gelir. Elini öper. Hakkını helal etmesini ister. Kaç tane öğrenciye burs vermeyi taahhüt ederek ayrılır yanından.

36 yıllık meslek hayatında doğruluk ve dürüstlükten ayrılmamış bu müdür, kantincinin getirdiği çayın parasını vermek için kantine uğrar, kantincinin müdürden almıyoruz demesine rağmen bunu kabul etmez. Şehrin en uğrak yerinde sürekli misafir ve milli eğitim eşrafını ağırlayan bu müdür,  kantincinin açık çekine rağmen odasına gelen çayın parasını da ödemeye devam eder.

Bir gün okula geldiğinde hizmetlisini, morali bozuk görür: "Neyin var oğlum senin"  der. "Hastayım müdürüm,  bana kanser teşhisi koydular. Ankara'ya gitmem gerektiği söylendi. Hastalığıma mı yanayım, orada vereceğim özel muayene ücretini mi düşüneyim, giden yol parasına mı" şeklinde dert yanar. Bulunduğu ildeki tıp fakültesinde bir hocayı arar,  "Hasta gönderiyorum bir ilgilen"  der.  Hizmeti hocanın yanına varır,  muayene,  ameliyat aşamasından sonra hastalıktan kurtulur. Hoca hastasına: Müdür neyin olur" diye sorar. "Hiçbir şeyim olmaz,  sadece müdürüm" cevabı verince doktor: Oğlum beni aradı,  sıkı sıkıya tembih etti.  Ben de oğlunu gönderiyor sandım" der. Bu duruma duygulanıp sevinen hizmetlisi: Efendim, oğlu değilim ama ben onu babam gibi bilirim,  hatta babamdan da öte" demiş.

Okulun iç ve dışını boyatan müdür, firmaya da 3500 lira borçlanır. Müdürlükten elendikten sonra ayrılmadan önce: "Okula borç takıp gitmiş" denmesin diye firmaya giderek kendi kredi kartıyla borcu kapatır gider. Cahit Sıtkı'nın, ömrün yarısı dediği bir ömür kadar yönetilmesi zor bir okulda yöneticilik yapan bu zor günlerin adamı şimdilerde 1,5 yıldır öğretmenlik yapıyor. Kimseye karışmıyor, zil çalınca herkesten önce sınıfına koşuyor. Görevini yapıyor yapmasına...Ama birilerine incinmiş, birilerine kırılmış bir şekilde.
***
80'den sonra geldiği okulunda çok farklı zihniyetli yöneticilerle birlikte çalışıp kimseye yaranamayan, hep tu kaka yapılmaya çalışılan bu müdür, kendi zihniyetindeki yöneticilerin bulunduğu zaman diliminde de yaranamıyor maalesef. Almadığı ödül kalmamış, mezun ettiği öğrencileri fen liseleri ile yarışır duruma gelmiş, akademik başarısı ile Türkiye'de sayılı okullar arasına girmiş, okuluna kurum  kültürünün yerleşmesi için elinden gelen çabayı gösteren  bu kişi emekliliğinin baharında daha yüksek bir makama getirilerek unutulmaz bir jubile ile uğurlanacağı yerde devrimin kendi çocuklarını yediği 2 yıl önce bu  müdür de tenzili bir rütbe olarak öğretmenliğe gönderilir.

Yanında bulunduğum teşehhüt miktarı zaman diliminde ağzından bu şekilde kesik kesik enstantaneler alabildim. Gördüğüm kadarıyla yaptığı iyiliği denize atan cinsinden biri. Reklamını yapmayan, kimseye yağ çekmeyen biri. Hakkını yemeyelim, bir kötü yönü var: Kendisini pazarlamasını bilmiyor. Neyse bu kadar kusur kadı kızında da olur.

Biraz yakından tanıyınca kibirden eserin olmadığına da şahit oldum. Allah sayılarını artırsın...Ne diyelim!

Böyle güzel işlere imza atanı anlatmaya çalışmak benim gibi kalemi kötü birine denk geldi. Ne yapayım? Adım Hıdır'dır. Bakmayın bana Ramazan dendiğine... Anlatamadıysam kalemimin kötülüğündendir... 19/10/2016

Bir sorunumuz daha var: Asgari müştereklerde buluşma

Bu ülkede  birlikte yaşama için o kadar çok ortak noktamız var ki, bu kadar zengin ortak alanımızın olduğu bir yerde birimizin ak dediğine, diğerimiz kara demeyi nasıl becerebiliyor? Bilen biri varsa beri gelsin ne olur! Bu ülkeye birileri öyle bir tohum atmış ki, mayamızı bozmuş; ayrık otları gibi otlar bitiyor durmadan.
Hastanelerimiz, mabetlerimiz, piknik alanlarımız, alışveriş merkezlerimiz, parklarımız, dağlarımız hep ortak. Kimimiz az, kimimiz çok; aynı ülkenin ekmeğini yiyor, suyunu içiyoruz. Aynı havayı teneffüs ediyoruz. Pratiğe geçiremediğimiz evrensel etik ve ahlaki değerlerimiz ortak. İyilik ve kötülük değerlerimiz de ortak. Say say bitmez bu ülkedeki ortak değerlerimiz.
Fikir ve düşüncelerde farklıyız, ülkeyi yönetme tarz ve metodumuz farklı. Zevklerimiz ve renklerimiz farklı. Hırslarımız farklı...Saymaya devam etsek bir müddet sonra dururuz. Çünkü arkası gelmez.

Birbirimizi beğenmiyoruz, birbirimizi alt etmeye çalışıyoruz, kendimizi bu ülkenin yegane unsuru olarak görüyoruz, kendimizi doğru yolda karşı tarafı ise bizi ve ülkeyi yanlış yola götürüyor sendromu yaşıyoruz milletçe. Bu illetten kurtulmadığımız gibi kendi kendimize senaryolar üretmeye devam ediyoruz. Gücü ele geçiren başkasına had bildirmeye kalkıyor. Çünkü biliyoruz ki güç elimdeyken yapmazsam daha sonra rakibim gücü ele geçirdiği zaman o bana dersimi verecek. O halde var gücümle benim gibi düşünmeyeni yok etmem lazım vesvese ve kuruntusundan kurtulmamız lazım her şeyden önce.

Aslında bu ülkede yaşayan herkes tencere-kapak gibidir. Hiç birimiz yek diğerine göre daha temiz değildir. Yaptıklarımız birbirimize yaklaştıracağı yerde uzaklaştırmaya devam ediyor. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmediğimiz müddetçe de bu güvensiz ortam devam edecek eğer yaşayabileceğimiz bir ortam kalırsa tabii...

Gelin hep birlikte ortak noktalarımızı tespit edelim, birbirimize hoşgörülü davranalım, birbirimizin hassasiyetlerine saygı gösterelim. Birbirimizin derdiyle dertlenelim, aramızda iletişimi hiç eksik etmeyelim. Açık ve net olalım. Gizli ajandamız olmasın. Böyle olursa gerçekten huzurlu yaşarız. Bizden sonraki gelecek nesillere de huzur ortamını miras bırakmış oluruz. 19.10.2016