12 Ekim 2016 Çarşamba

Erkeklerin "gün" ile imtihanı

Bugün size bazıları için çok önemli bir günden bahsetmek istiyorum. Bilin bakalım hangi günden bahsedeceğim? Belirli gün ve haftalardan mı? Haftanın belli bir gününden mi, özellikle çalışanların sendrom yaşadığı pazartesi gününden mi? Değil efendim! Doğum, ölüm, evlilik yıl dönümü mü? Maalesef  değil. Tatil günü mü? Mübarek bir gece mi? Hiç biri değil efendim! Bilemediniz.

Erkeklerin imtihanı olan bir gün bu? Haydi zorlayın biraz kendinizi. Anlaşılan bulamadınız bu günü. Daha fazla uğraştırmayayım sizi. Kadınların gündüz oturmalarından bahsetmek istiyorum. Hani öğleden sonraları aralarında oturmaları var ya. İşte benim kastettiğim gün bu. Tabii gün erkeklerin olmayınca ilk etapta aklınıza gelmesi mümkün değil. Ama küçümsemeyin bu günü. Bu gün kadınlar için özellikle çalışmayan ev hanımları için vazgeçilmezdir. Onlar oturur, evin erkeği saç-baş yolar eğer uygun bir yer bulabilirse...

Eskiden TV'nin çok yaygın olmadığı dönemlerde Anadolu'nun bir çok yerinde uzun kış akşamlarında baranalar olurdu erkeklerin oturduğu. Şimdilerde TV ve internet ortaya çıkınca erkeklerin bu oturması pek kalmadı. Kadınların oturması ise erkeklerin akşam oturmasının gündüz varyantı yani.

Şimdi anlaşıldı sanırım hangi günü kastettiğim. Mesele gün ise sıra iledir bir defa. Güne katılan kadınların evlerine sıra ile gidilir. Son bahar ile başlanır oturmaya, yaza kadar devam eder. Oturma öğleden sonra başlar. Genellikle yaz aylarında ara verilir. Oturmanın olacağı evde ev temizliği yapılır günler öncesinden. Ardından çayın yanında ikram edilecek nevale için hummalı bir hazırlık yapılır o gün erkenden. O gün gelip çatınca evde olan erkekler kendine bir yer bulmak zorunda. İşi olsa da olmasa da o gün evde erkek sinek bile barındırılmaz. Eğer işe gitmişse iş çıkışı bir yerlerde oyalanmalı ki, kadınlar rahat edebilsin. Erkeğin eve dönüşü kadınların gidişine bağlıdır. İş çıkışı şurası senin, burası benim dolaşan erkek, yorgun-argın eve gelir. Evde yine bir hazırlık ki deme gitsin. Bu sefer misafir sonrası ev temizliği yapılır. Akşam yenecek yemek her halükarda zamanında yenmez. Çünkü mutfaktaki misafir tabaklarının yerleştirilmesi gerekir. Önüne konacak yemek ise eğer sabahtan hazırlanmamışsa bugünler için fazladan yapılmış dünden kalan yemek ısıtılır önüne konur, ya da misafirden arta kalan pasta, kek vb şeylerle geçiştirirsin. Evin hanımının oturmasına gerek yoktur. Çünkü o, az önce uğurladığı misafirleriyle beraber karnını doyurmuştur. Yemeği sen kendi başına yemek zorundasın bugün. Eşin gitmişse eğer güne, yine tek başına oturmalısın sofraya. Bereket her gün, gün yapmıyorlar. Biraz insaflılar. Haftada bir yapılıyor. Ya her gün, gün yapsalar ne yapacaktı erkekler! Duruma bir de bu açıdan yani bardağın dolu tarafından bakmak gerekir, öyle değil mi? Eğer eşinizin birden fazla katıldığı gün var ise o zaman yatıp ağlayacaksın, kalkıp ağlayacaksın. Ya bir de bu günler paralı ise, senden çıkan para da sana  gelmez bilesin.

Mübarekler! kafaya koydunuz, haydi oturacaksınız. Bari erken oturmaya başlayıp erken kalksanız ne olur? Uzun yaz günlerini tatil ile geçirip de kışın kısa günlerinde gün düzenlemek de neyin nesi? Ya bir de güne gelenin evi uzaksa, bir de bu muhtereme araba sürmeyi bilmiyorsa; eşi ya onu önce bırakacak, sonra götürmek için tekrar gelecek, ya da dolmuş, otobüse binecek. Herkesin iş çıkışı bunlar da gezmeden gelecekler. O vakitte toplu taşıma araçlarının kendi kalabalığı kendine yeterken bir de bu günden kaynaklanan kamberler ekleniyor. Kazara evin erkeği nerede kaldın dese anlatacaklarını dinlemen için dünden kalan yemeği, ya da arta kalan pastaları yemeye de vaktin olmaz zaten.

En iyisi onlar gitmeye devam edip felekten bir gün daha çalsınlar. Sen de eğer vakit geçirebilirsen acı-zulüm bir gün geçir. Ne diyelim, bütün derdimiz bu günler gibi olsun. Allah başka dert ve keder vermesin.

Çözüm ne o zaman? Ya erkekler de böyle bir gün düzenleyecek, ya  bu duruma gönüllü tahammül gösterecek, ya da kaderim kaderim diye sayıklayıp duracak.

Bereket sizde böyle bir durum yok. Ne kadar şanslısınız... 12/10/2016

11 Ekim 2016 Salı

"Ben kendimi bildim bileli okuyorsun, ne bitmez okulmuş bu!"

Yeni tanıştığım  veya uzun süre görüşmediğim biriyle karşılaşınca hoş-beşten sonra "Çalışın mı daha" sorusuyla karşılaşırım zaman zaman. Daha 25.yılımı çalışıyorum deyince bir hizmet yılıma bir de bana bakıyor. Şaşkınlığı zaten gözünden okunuyor. Çünkü ben 25.yılı çalışırken akranlarım 30.yılı çalışıyorlar.

Böylelerinin şaşkınlıklarına şaşırıyor değilim. Çünkü ben de  bir kendime, bir de hizmet yılıma bakıyorum. Bir anormallik seziyorum. gelin bir hesap kitap yapalım da bu anormalliği tespit edelim.

Beni günü gününe yazdırdığını söyleyen babam eğer yılı yılına doğru yazdırmışsa o zaman ben 9 yaşına girdikten 3 ay sonra ilkokul birinci sınıfa başlamışım. Hatta benim elimden tutarak ilk okula götüren kişi bir yıl önce okula başlayıp sınıfta kalan bir kişi idi. Hüviyetine baktığım zaman bu kişi benden bir yaş küçük. 76 yılında okul bittikten sonra 3 yıl Kur'an Kursuna devam ettim.

Orta birinci sınıfa kayıt olup başladığımda ise 16 yaşını bitirip 17'den yine 3 ay gün almıştım. Yani milletin lise bitirdiği çağda ben yeni ortaokullu olmuştum. Orta bire başlayacağımın yazında bir kursta Kur'an eğitimi almak için kursun yatılı yurduna gittim. Bana: "Gel ağabey, ben aşağıya geçeyim, sen üste çık" diye üst ranzasını veren öğrenci ile üç ay sonra aynı sınıfta karşılaşınca "Abi! Sen bu sınıfta mısın, ben seni son sınıf sanıyordum" demesinden de anlaşılıyordu zaten.

Ortaokulu bitirip lise birinci sınıfa başladığım zaman bu arada askerlik görevim de gelmişti zaten. Yaşım tamam büyüktü ama bunu kimseye duyurmamalıydım... Çok geçmedi sınıfımıza müdür yardımcımız bir konuyu izah etmek için geldi. Konuşmasının arasında hafifçe duraksayarak  bana baktı ve "Oğlum! Senin askerlik kağıdın geldi" demesiyle kendimin bir de askerlik şubesinin bildiği sır müdür yardımcısı sayesinde böylece sır olmaktan çıktı.

23 yaşında ise 4 yıllık lise eğitimim bittiğinde 23 yaşındaydım milletin üniversite bitirdiği yaş yani. Orta bire başladığım andan itibaren sürekli yanıma gelip bu okul bitmez, ben senin yerinde olsam okulu bırakırım diyen son sınıf köylümün telkinlerine inat liseyi bitirmiştim. 28 yaşına geldiğime ise 5 yıllık lisans eğitimimi tamamladım. Okumanın yaşı yok görüyorsunuz. Okulda ve sınıfta ne koşuda, ne başarıda birinci olamadım ama yaşta birinciliği kimseye kaptırmadım. Benden büyük olan bir kaç kişi de sınıfta kalınca kendimden 5 yaş küçükler benim akranlarım oldu. Hepsinin abisi oldum yani anlayacağınız. Kaç kişiye nasip olur böylesi. Gördüğünüz gibi okumanın yaşı yokmuş.

Orta, lise ve üniversite hayatım boyunca kaç kişiyle karşılaşsam nerede okuduğumu, kaçıncı sınıf olduğumu sordu. Ne ben okumaktan bıkıp usandım ne de onlar sormaktan usandı. Onlar sordu ben cevap verdim. Ardından "Ben kendimi bildim bileli okuyorsun, ne bitmez okulmuş bu..." teveccühlerine muhatap oldum meraklılarım tarafından.

30'undan gün almaya bir yılım kalmıştı ki, 29 yaşında iken üç çocuklu bir baba olarak göreve başladım. O zamandan bu zamana 25.yılımı çalışıyorum. Ne okuduğum okulu ve sınıfı soran eksildi ne de emekli olmadın mı, hala çalışıyon mu diye sorgucular eksik oldu. Hep cazibe merkezi oldum bu alanda bilesiniz.

Bu yılı tamamlayınca emekli olmayı hak etmiş olacağım. Ama ne zaman emekli olacağımı bilemiyorum. Allah sağlık  ve huzur versin, insanlara faydalı olmayı nasip etsin.

İçinde yaşımı da barındıran okullu hayatımı yazdım ki umarım meraklılarım takip eder de bir daha "Ne zaman emekli olacaksın" diye sormazlar. Sayın meraklılarıma duyurulur: Ben emekliliği daha hak etmedim... 11/10/2016

Ama olmazkiciler


Bir toplumda mutlaka aykırı düşünceler olmalı, fikirler çatışmalı, beyin jimnastiği yapılabilmelidir. Herkes ve her kesim de farklı fikirlere tahammül edebilmeli, hatta saygı duyabilmelidir. Eleştiriye tahammülümüz olmasa da haksızlığa karşı çıkabilmek, kendisi mağdur olmadığı halde mağdurun yanında yer alabilmek, yapıcı eleştiri yapabilmek takdir edilecek bir davranıştır. Muhalif olanlar da tekdüze değildir, çeşit çeşittir. 

Gördüğü, duyduğu ve yapılan her şeyi eleştiren  tipler vardır. Bunlara ağzınla kuş tutsan da yaptığını asla beğendiremezsin. Kendini beğenmiş tiplerdir. Zaten kendisini de beğenmese çatlar ölürdü mutlaka. Bilin ki kendisini beğenmesi de tevazusundandır. Her şeye karşı çıkmayı misyon edinmiştir böyleleri. Müzmin muhaliftir bunlar.

Hiçbir şeyi eleştirmeyen, yorum yapmayan, görüşünü söylemeyen ve paylaşmayan, sadece dinlemekle yetinen, hiç renk ve tepki vermeyen tipler de vardır. İçinde sakladığı görüşü saçı-sakalı bilse sırrım ifşa edildi diyerek saçını-sakalını keser atar. Korkak tiplerdir bunlar. Başıma bir şey gelir korkusu taşır daima. O yüzden etliye, sütlüye karışmaz. Sırrıyla öbür dünyaya gider.

İstediği görev ve makama gelince sesini çıkarmayan, hak ve adalet yerini buldu diye düşünen tipler  de vardır. Makamda durduğu müddetçe hayatından ve kendisini oraya getirenlerden memnundur doğrusu. Ne zaman ki bu tipler bulunduğu yerden alaşağı edilir, işte o zaman basarlar yaygarayı. Bu tipler daha önce mağdur olmuş insanların sesine kulak vermez ve tepki vermez iken hemen “Ama bu haksızlık” demeye başlarlar. İstediği makama gelmeden önce eleştiri yaparken muradına erdikten sonra sesini çıkarmayan ve eleştiriyi bırakan tipler de bu kategoriden sayılabilir.

Ben dobra birisiyim: doğruya doğru, eğriye eğri derim diyen tipler vardır. Önce dobralığı hoşuna gider. Bunlar yanlışı yapan kendinden veya göbek bağı ile bağlı olan birinin yaptığı yanlışa sesini çıkarmazlar. Muhalif olduğu kesime karşı arslan kesilirler. Bunlar da testi başarıyla geçemezler.

Dilin de kemiği olmayan tipler vardır. Bunlar yanlış gördüğünde hangi kesim olduğuna, hangi makamda olduğuna bakmazlar. Başıma bir şey gelir mi diye düşünmezler. Olması gereken eleştiriyi yaparlar. Böyleleri, muhalif kesimden övgü alırken kendi kesiminden yergi almaya başlarlar.İpinin çekilmesi mukadderdir artık. Çünkü yaranamaz ne İsa’ya, ne de Musa’ya. İlk fırsatta başka bir gerekçe ile yerinden edilir. Makamından olur, fakat kişilik ve kimliğini kaybetmemiş olur.

Asla muhalif olmayan, sesini çıkarmayan, sadece denileni yapan, göze girip gözde olmaya çalışan tipler de vardır. Bunlar ise emir eridir. Asla kendisi olamazlar. Sadece emir alır. Kendisini yaptıklarıyla göstermeye çalışır. Üstleriyle ilişkilerini sıcak tutar. Amirinin her sözünü tasvip eder içine sinmese de. Kızdığına kızar, düşman bellediğini düşman bilir. Böylelerini amirleri de sever. Böylece körler ve sağırlar olarak birbirlerini ağırlar dururlar. Bunun muhalifliği efendisinin görüşlerini savunmak, karşı çıkanlara karşı gelmek şeklindedir.

Görüldüğü gibi muhalifin de epey çeşidi varmış. Daha da vardır bunu çeşidi. Seç-beğen...Hangisi olmak istersen... 11/10/2016