7 Ekim 2016 Cuma

İki taraflı ince çizgi: Güven *

"İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen İç işleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN! Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış.

Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. Hakim “Kraliçe'nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ”Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.” “Güven” çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, “iki taraflı” olmasıdır."

İngiltere'de hakimlerin maaşı böyle mi bilmem, ama yıllardır bu şekilde anlatılır. Bana Türkiye'deki en büyük sıkıntı nedir dense "Adalet ve güven duygusu" derim. Çünkü bugün ne mahkemelerimiz adalet dağıtıyor, ne  birbirimize güveniyoruz, ne biz devlete, ne de devlet bize güveniyor. İki tarafı ince çizgi adı verilen güvenimiz kalınlaştırılmadan kırılmış maalesef. Öyle bir durumla karşı karşıyayız ki ne hapse girene suçlu gözüyle bakabiliyoruz, ne de dışarıda gezene masum gözüyle bakabiliyoruz. Çünkü suçlu diye içeriye atılan kısa bir müddet yattıktan sonra çıkıyor, dışarıdaki içeriye giriyor. Kim girerse içeri: Haksızlık yapılıyor, esas suçlular dışarıda diye kalabalık bir güruh sesini yükseltiyor. Sonra bir zaman geliyor, dışarıdakiler içeri giriyor. Bu sefer diğerleri yaygarayı basıyor: Ama bu haksızlık diye. Hasılı bu ülkede hiçbir şey, hiçbir kimse göründüğü gibi değil. Akla-karayı karıştırdık, suçlu-suçsuz ayırt edilemez oldu artık. Birbirimizin söylediğine de inanmıyoruz. Ne olacak bu halimiz gerçekten? Biz birbirimize nasıl güven duyup nasıl güven vereceğiz? Adalet ve güven ortamının olmadığı bu ülke daha ne zamana kadar ayakta kalır. Yaşama denirse buna yaşıyoruz birbirimize güvenmeden, dost görünümlü bir düşman olarak...

Ardımızdan gelen nesil bize herhalde diyecek: Atalarımız iyi-hoş kişilermiş, bize çok şeyi miras bırakmışlar. Ama çözemediğimiz bir şey var. Bunlarda hiç adalet duygusu yokmuş, birbirlerine de hiç güvenmiyorlarmış. Keşke bize her şeyi bırakacaklarına miras olarak adalet ve güven bıraksalar daha iyiymiş diyecekler...

Bu ülkede toplumsal barış sağlamak istiyorsak önce birbirimize güvenelim. Birbirimizi dinleyelim, kulak verelim. Adalet duygusunu tesis edelim. Ortak suçlularımız olsun. Suçlular suçunu çeksin. Kimse onlara kol kanat germesin. Masumlarımız da ortak olsun, onların canı yanmasın. Önce kafamızdaki algılardan kurtulalım. Yanlış algıların oluşmaması için gerekeni yapalım. Eğer bir yanlış anlaşılma söz konusu ise, “Minare yamuk” diyen çocukların kafasında bir algı oluşmaması için Mimar Sinan’ın bir halat getirerek minareye bağlayıp çocuklarla beraber asılması gibi minareyi düzeltmeye çalışalım. Minare düzelmeye düzelmedi. Ama çocukların kafasında oluşacak olan yamuk minare algısının önüne böylece geçilmiş oldu. Büyükler çocuk değil biliyorum ama her birimizin anlayacağı, ikna olacağı bir damarı vardır. Önemli olan o damarı bulmaktır.

Haydin hep birlikte birbirimize güvenelim. Aramızda adaleti tesis edelim. Bu ikisinin olmadığı yerde huzur olmaz. Bunun için de  herkes ve her kesim ilk önce kendi evinin önünü ve kendi mahallesini temizlemekle işe başlamalı. Zira tüm mahalleler çok kirli...07/10/2016

* 15/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


6 Ekim 2016 Perşembe

Koltuk sahipleri

Çeşit çeşittir bu ülkede koltuk sahipleri. Kimi gücünü koltuğundan alır, kimi de koltuğuna güç katar. Kimi hava atmak, kimi de havasını ve hevesini almak için yapar bunu.

Koltuk sahibi olmak sorumluluk demektir hakkıyla yapmak isteyenler için. Üzerine daha fazla yükün binmesidir. Kimi hakkıyla yapar; kimi de eline, yüzüne bulaştırır. Heveslisi de pek çoktur. Kiminin üzerine yıkılmıştır bu görev, kimi de kendisi talep eder bu makamı.

Kimi hak ederek, bileğinin hakkıyla gelir bu göreve. Oturduğu koltuğu doldurur ve hakkını verir. Kimseye de minnet borcu yoktur. İşini layıkıyla yapmaya çalışır. Kimi de çalışıp çabalamadan, birilerinin himmetiyle dokuz takla atarak gelir, makamda kalmak için de 18 takla atar. Hep minnet duyar kendisini o koltuğa oturtan kimseye. Kendisi amirdir başkasına karşı. Fakat minnet borçlu olduğu kimsenin karşısında ise iradesi olmayan bir emir eridir. Gözüne girip tutunmak için etrafında neredeyse pervane olur. Onun selamı, ricası bir emirdir. Verdiği emir demiri keser çünkü. Varlık sebebidir ne de olsa. Gözü hiç bir şeyi görmez, asla sorgulamaz, aklını kullanmaz. Çünkü ipi efendisinin elindedir, her an aforoz edilebilir. Makama tutunmaya ve orada kalıcı olmaya çalışır. Koltuk vazgeçilmezdir bundan sonra onun için. Altından kaydı mı hayatı kararır. Yediğinden, içtiğinden zevk alamaz. Millet içine çıkamaz maazallah! Hep göz doldurmaya çalışır, reklamını da iyi yapmaya çalışır. Böyleleri etrafında tevazu ve alçakgönüllülüğü de kimseye bırakmaz. "Efendim! istemiyordum ama bu makama gelmem için teklif, hatta ısrar var. Yoksa yapmam bu işi" diyerek bulunduğu makam için bulunmaz Hint kumaşı olduğunu izah etmeye çalışır. Muhatabı sesini çıkarmadıkça da "Herkesi ikna ettim" sanır kendince.

Kiminin gelmek istediği makama atanmak için önce denenmesi gerekir. Bedeli ne olursa olsun sınavı geçmesi gerekir, yoksa getirildiği makama asaleten atanması söz konusu olamaz. Kanlıdır bunların koltuğu. Efendisine rüşdünü ispatlaması için çok kişiyi koltuğundan etmesi gerekir. Bunun için her yolu dener. Almadık kelle bırakmaz, hatta böylelerine: "Bulunduğun makama geleceksin ama önce babanın cesedini çiğneyip geleceksin, haydi seni göreyim" dense gözünü kırpmadan babasını öldürür, cesedini de çiğner geçer. Çünkü yıllardır hayalini kurduğu makama gelmek ve orada tutunabilmek için gelen bu fırsatı tepmemesi lazımdır. Zaten bu işi kendisi yapmasa da bir başkası yapacaktır. Hayatın cilvesine bakın ki, kendisi bu konuda biçilmiş bir kaftandır. Ondan iyisini mi bulacaklardır. Kelle almak, başkasının ayağını kaydırmak, suyunu bulandıranlara bir ama ve kulp takmak... her babayiğidin harcı değildir. Kelle alacak ki makama layık görülecek, kan akıtacak ki koltuğunu sağlamlaştıracak; iftira, dedikodu yapacak ki herkese gününü ve gücünü gösterecek...savunma refleksi de mükemmel zaten. Birileri tepki gösterirmiş, vız gelir onun için. Çünkü rüzgar, tüm hızıyla arkasında zaten. Kendisini oraya getiren irade orada olduğu müddetçe elindeki kılıçla daha nice canlar alır, yeter ki efendisi istesin. Böylelerinin yaptığı makam sahipliği  Çingene beyliğidir. Bir günlük de olsa beylik beyliktir. Beylik olsun da varsın çingene beyliği olsun. Makamında koltuğa oturmak, emrindekilere emir vermek, makam aracına bindiği zaman arka sağa oturmak dağları ben yarattım demek gibidir böyleleri için. Yalnızlıktan, tek başına kalmaktan müthiş korkarlar. Çünkü tek başına kalmak demek, öz eleştiri yapmak demektir. Bu durumda vicdanları yer bitirir onu. Makamda kaldığı müddetçe etrafında oluşturduğu yağdanlığın kendisine saygı göstermesi ve yağcılık yapmasıyla övünür hep. Emekliliği de pek düşünmez. Çünkü emir alıp, emir vermeye alışmıştır. Emekli olunca kim dinler sözünü sonra?

Görevden el çektirilirse  kazara böyleleri, işte asıl büyük kıyamet budur onun için. Çünkü varlık sebebidir, gücünü aldığı koltuk olmayınca ne yapacak? Ha koltuğu gitmiş ha canı? Ne fark eder ki! Koltuğu olmayan canı nideyim ben diyerek hayata küser. Çalmadık kapı bırakmaz, tutunmak için. Tüm kapılar kapanırsa nankörlükle suçlar efendisini bundan sonra. Onun için neler neler yaptığını, kelle koltukta çarpıştığını sıralar durur, ama nafile...

Aklıma gelen koltuk çeşitleri bunlar. Daha nice çeşitleri vardır kim bilir?  Allah kimseye altından kalkamayacağı bir yük vermesin. Oturduğu koltuğa hakkıyla oturmayı, oturacağı koltukta ne bedeller ödeyeceğini bilmesini, aklını kullanmayı, vicdanının sesine kulak vermesini nasip etsin.  İnsanlar makamlarda da sınanır, insanlığını kaybettirmesin kimseye... 06/10/2016

Gözü açığa bak!

Arabamın ufak tefek tamir işini halledip mahalleme doğru yola çıktım. Fatih Caddesindeki ışıklarda ışık bekleyen bir aracın arkasına durdum. Siren sesiyle birlikte ardımıza yanaşan ambulansa yol vermek için kornaya bastım, önümüz açılsın diye.  Önümdeki araç hareket ederken bir taraftan kalkmaya çalıştım, dikiz aynasından da ambulansı göz attım. Benim hareket ettiğimi gören yan taraftaki ambulans ardıma yanaşmak için harekete geçti.

Yeni kalkmıştım ki önümden hareket eden aracın durmasıyla birlikte sol tampona hafifçe vurdum. Önümdeki araç hızlı bir şekilde yoluna  devam etti, Ardından kalkan ben ve diğer araçlar çil yavrusu gibi dağıldı her bir tarafa. 150 metre ötedeki markete gitmek için aracımı park ederek alışveriş yaptım.

Ertesi günü 2015-2016 öğretim yılının sene sonu toplantısını yapıyorum. Toplantı esnasında iki defa telefonum çalmış, açmadım. Bir fırsat bulup beni arayan telefonu aradım. Telefondaki ses, elektronik bir ses idi. Dinlemeden kapattım. Az sonra telefonuma baktığım zaman yine 505'li bir numara. Tekrar aradım, yine banttan bir ses. Sanırım reklamcı olsa gerek diyerek dinlemeden kapatıp toplantıya devam ettim. Az sonra eşim aradı, cevap vermedim toplantıyı bölmemek için. Öğretmenler konuşurken kayıtlı olmayan bir numara daha aradı. Açtım telefonu. "Amca! Niye kaçtın dün" dedi. Ne kaçması, kimsiniz derken. "Dün benim arabama vurup kaçtın ya" dedi. Kaçan falan yok,  sen de gittin, durmadın dedim. "Polis çağırdım, arabam berbat" dedi. Neyi var arabanın, markası ne dedim. "Toyota, arka tampon, kullanılmaz durumda, değişmesi lazım" dedi. O kalkış hızıyla tampon kullanılmaz durumda öyle mi dedim. "Evet değişecek" dedi. Tamam bakalım, gerekirse değiştirelim dedim. "Sen kaçınca ben polis çağırdım" dedi. İyi yapmamışsın mübarek, zaten plakamı almışsın, polise gidinceye kadar beni arasaydın ya dedim. "Oldu bir kere" dedi. Şikayetini geri al, bugün toplantım var, yarın sanayide buluşup tampon işini halledelim dedim, telefonu kapattım.

Telefonuna cevap vermediğim eşim "Eve iki polis geldi, seni karakola çağırıyor, bu ne iş" diye mesaj göndermiş. İletiyi okuyunca işin vahametini anladım. Gelince görüşürüz dedim. Toplantı bittikten sonra eve gelip aracıma bindim, karakola uğradım. Tampon mağdurunu da çağırdım, ifadenizi geri çekin diye. Buluştuk. İfademde olayı olduğu gibi anlattım, tutanaklar tutuldu. Polise sordum, eve niye geldiniz diye. "Sizi iki defa aradık, cevap vermeyince mecbur kaldık" dedi. Ne zaman aradınız dedim. "505'li numara ile aradık" dedi. Telefonumdaki cevapsız çağrı numarasını söyledim, bu mu sizin numaranız diye. "Evet" dedi. Ben sizi pazarlama ve reklamcı sandım dedim, çıktım. Ardından aracına vurduğum ifadesini yeniledi mağduriyetim yok diye. Kendisini dışarıda bekledim. Nerede vurduğum araba, bir göster bana dedim. Park yerinde aracını gösterdi. 98 model eski  toyotalardan idi. Tampon sol tarafa yatık bir şekilde duruyordu. Bu tampona ben vurunca mı bu hale geldi dedim. "Evet" dedi. Geçmiş olsun dedim. Yarın sanayide buluşmak üzere ayrıldık.

Sabahında gördüğüm seminerden sonra öğle vakti sanayiye geldim. Aracına vurduğum, sanayide oto cam işiyle uğraşan gençleri de çağırdım kaportacımın yanına. Şu aracın tamponunu yenileyelim dedim. Usta: "Ben bunu tamir ederim" dedi. Mağdur: "İyi bir şey olacaksa olur" deyince, kaportacı: "Nasıl iyi bir şey istiyorsun, zaten tamponun burasından daha önce kaç defa işlem görmüş, sen ne iyi bir şeyden bahsediyorsun dedi. Bizimkiler sesini kesti, "Tamam, öyle olsun" dedi. Kaportacıya boya ve el emeği ücretini ödedim ayrıldım oradan.

120 liraya mal oldu bana vurup da kaçtığım aracın tamponunun tamiri.  Araca vurduktan sonra zarar verdiğimi bilseydim dururdum. Aracına vurduklarım da az ileride sağda durmuşlar. Ben de sol tarafa dönüm sağa park etmiştim aracımı. Kaçak muamelesi görmek, evime polisin gelmesi, ardından gidip karakola ifade vermek zoruma gitti. Böylece ilk ifademle birlikte ifade vermenin de ne olduğunu böylece öğrenmiş oldum. Bir şey daha öğrendim: gençlerin göz açıklığı. Defalarca vurulup tamir gören tamponu bana yeniletmek istemeleriydi. Üstelik sanayicilermiş bir de. Ama yine de hatalıyım, adına kaçmak denilen o eylemi yapmamalıymışım. Gençlerin işleri de varmış, işlerinden de kalmışlar. İyi ki yapamadıkları işlerin parasını istemediler benden. Buna da şükür!

Ben, benim aracıma vurup kaçanların peşine düşmüş olsaydım arabamı yenilermişim, bahtıma yanayım. Hele en son aracıma vuranla ilgili tutulan tutanağı bile işleme koymamış, gidip kendim yaptırmıştım, eksper ile kim uğraşacak diye.

Bundan sonra gözüm açıldı. Arabama vuranın peşindeyim haberiniz olsun. Eski Ramazan'ı bulamayacaksınız, ona göre dikkatli olun... 06/10/2016