30 Temmuz 2016 Cumartesi

"Tavşana kaç tazıya tut" demişler *

Kendimi bildim bileli devlet hep dindar-mütedeyyin insanlara soğuk baktı. Bir irtica paranoyası hakimdi ülkede: Laik ve anti laik şeklinde. Gerici-yobazdı dindarın adı bazı kesimler nezdinde. 70'lerin 2.yarısından itibaren çocuklarını okutmaya başlayan Anadolu insanı 80'lerle birlikte başörtüsü mücadelesinin içerisinde buluyordu kendisini. Kimi başını açarak okuyabildi, kimi okulunu bıraktı, kimi  okuluna bile gidemedi. 90'lı yıllarda 'İkna odalarına' sokulan  kız öğrencilerinin sayısı az değildi. Saralı gibi görüldü nedense kızların başörtüsü. Helalinden bir iş bulmak için okuyan çocukların önleri kesildi bulunan katsayı ucubesi sayesinde. Çünkü onlara göre, İHL'lerde okuyan çocukların tercih ettikleri bölümlerin başında hukuk ve siyasal fakülteleri geliyordu: ‘Yarın bize laikliği bunlar savunacaklar korkusu sardı onları.’ Katsayı adaletsizliği sayesinde vatandaşın hem okusun ekmeğini kazansın, hem de dinini öğrensin, arkamdan bir Fatiha okusun diye teveccüh gösterdiği okullara  kibrit suyu döküldü... İlköğretimi bitirmeyen çocukların yaz tatilinde cami ve kurslarda Kur'an öğretimine yasak getirildi.

Yükselme umudunu taşıyan asker ve mülkiye erkanı başı açık eşler aradı hep. Çünkü 'Disiplinsizlik nedeniyle' ‘YAŞ’ tahtaya basıp kapının önünde bulabilirlerdi kendilerini. Askeriyenin nizamiyelerine başörtülüler ve sakallılar alınmadı. 2000'li yıllarda başörtülü eşleriyle birlikte devlet erkanını karşılayamadı devletin tepesindeki yetkili kişiler. Eşli-eşsiz davetiye türü çıktı bu zaman diliminde. Kurdukları partiler 'İrticanın odağı' olmaktan bir bir kapandı.

Küçük çocukların 'Kutlu Doğum' haftasında okuduğu ilahiler 23 Nisan'a alternatif gibi gösterilmeye başlandı. Okul ve iş yerlerinde insanların ibadet edeceği bir yeri bulabilmeleri nadirattandı. Paranın dini imanı olmaz sözünü nakzedercesine bu süreçte 'Yeşil sermaye' avına çıkıldı.

Din Kültürü dersleri olsun mu olmasın mı, vay efendim laik bir ülkede bunlar olur mu olmaz mı, dinin eğitimi değil, öğretimi yapılmalı... gibi tartışmalar hiç eksik olmadı. Yıllar yılı kamusal alan ile yattık, kamusal alanla kalktık maalesef.

Kamusal alanda dine, dini yaşantıya, dini kılık kıyafete yer yoktu. Okullar da nasibini aldı bundan. 1000 yıl devam edecek dedikleri bir süreci başlattılar devlet aklıyla. Hem dini ilmi hem de müspet ilmi öğrensin diye vatandaşın tercih ettiği okulların önü, katsayı adaletsizliğiyle kesilmesi sonucunda: "Ben cahil kaldım, cehaletten çok çektim, başımıza ne gelirse cehaletten diyen insanımız çocuğunu okutmaktan yılmadı. Alternatif yollara yöneldi. 80'lerden itibaren kendini gösteren bir yapı ile kesişti mütedeyyin insanların çoğunun yolu. Devlete egemen yapının bir kesime hayatı dar ettiği dönemlerde vatandaş 15 Temmuz'da harakiri yapan bir başka yapının kucağında buldu kendisini yıllar önce. Yağmurdan kaçarken doluya tutulma misali...

Horlanmış ve dışlanmış Anadolu insanı iktidara gelince devlet, tüm kurumlarıyla savaş açtı. İktidara gelseler de muktedir olmalarının önüne geçmek için ellerinden geleni yaptılar. 367 ucube kararı, iktidar partisi hakkında kapatma davası birbirini izledi. Böyle bir ortamda yıllar yılı devlet içinde kadrolaşmış bu yapı iyi rolde sağdan yaklaştı. Denize düşen yılana sarılır misali...


Dine soğuk bakan devlete egemen olanların dönemlerinde sakıncalı piyade muamelesi gören bu yapının her dönemde hızı kesilmeden emniyet, askeriye ve adalet mekanizmalarında kadrolaştığı göz önüne alınırsa bu yapı 80'den bu yana neredeyse tüm siyasi iktidarlar tarafından korunup gözetilmiştir. Burada devlete ve millete iyi bir oyun oynanmıştır. Bu oyunu biz 15 Temmuz'da kanımızla ödedik maalesef. Bu yapının doğumu, gelişmesi ve zirve yapmasında 70'ten günümüze neredeyse tüm iktidarlar pay sahibidir. Sanki oyun kurucular: "Biz mütedeyyin insanlara hayatı zindan edeceğiz, onları biz kovalayacağız, onlar kaçıp size gelecekler, siz onları istediğiniz şekilde yetiştireceksiniz" demişler gibi. Buna biz "Tavşana kaç, tazıya tut" diyoruz. Kamusal alanı mütedeyyin insanlara zindan edenlerin hepsinin niyeti budur demek istemiyorum. Bu işte rol alanlar bilerek ya da bilmeyerek bu yapıya hizmet etmiş oldular maalesef. 30/07/2016

* 03/08/2016 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Temmuz 2016 Cuma

Tarih ne yazacak?

BİR HAİNİ YAZACAK:
-Bir hainin içimizden oluşturduğu hainler şebekesini yazacak.
-Devletin bütün kilit noktalarının hainler tarafından işgal edildiğini yazacak.
-2016 yılında emir subaylarının ve yaverlerin darbeye kalkışmasını yazacak.
-Hiç olmadığı kadar bu ülkede güvenin zedelendiğini yazacak.
-Bir örgütün kripto duruşunu yazacak.
-Barış ve hoşgörü mesajı verenlerin nasıl canileştiğini yazacak.
-40 yıl boyunca deşifre olmadan devletin içerisinde  nasıl yerleştiklerini, kadrolaştıklarını yazacak.
-Emperyalist devletlerin maşası bir örgütün kendi halkına nasıl mermi attığını, meclisini bombaladığını, halkın üzerine tankları sürdüğünü yazacak.
-Hiç olmadığı kadar insanların Allah ile aldatıldığını yazacak.
-Bir yapının 1970'lerden beri tüm devlet yapısı içerisinde yuvalandığını, siyasilerin hepsinin göz yumduğunu yazacak.
-Bir milletin süper, zeki beyinlerinin nasıl esir alındığını, beyinlerinin yıkandığını yazacak.
-Devletin içerisine çöreklenen bu örgütü çözemeyen devleti yazacak.
-Bu yapının devletiyle, milletiyle herkesi ayakta uyuttuğunu yazacak.
-Bir milletin himmet adı altında hizmet maksadıyla aktardığı paralarının nerelerde, kimlere hizmet amacıyla kullanıldığını yazacak.
-Ülkemizde emelleri olan emperyalist devletlerin en az 50 yıl planlar yaptığını, bizi içimizdeki beyinsizlerle yola getirme planları yaptığını yazacak.
-Bizim bizden başka dostumuzun olmadığını yazacak.
-İçlerindeki onca gizli haine rağmen yıkılmadan ayakta duran büyük bir devlet olduğunu yazacak.
-Bir ülkeye okumamış cahilinden ziyade okumuş insanlarının nasıl zarar verdiğini yazacak.
***
KAHRAMANLIKLARI YAZACAK:
-Bir milletin yediden yetmişe hainlerle nasıl mücadele ettiğini yazacak.
-Birinin ak dediğine, siyah diyen; birbiriyle her alanda ayrışmış bir milletin vatan söz konusu olunca gerisi teferruattır dediğini yazacak.
-Darbeye karşı meydanlar nasıl indiğini, tankların altına nasıl atladığını, günlerce nasıl nöbet tuttuğunu yazacak.
-Bileti kesilmiş yalnız bir adamın kefenini giyerek nasıl meydanlara çıktığını, halkı nasıl meydanlara davet ettiğini, şapkasını alıp nasıl kaçmadığını yazacak.
-İçlerindeki sayısız hainlere rağmen bir milletin hala nasıl dimdik ayakta olduğunu yazacak.
-Birbiriyle kıyasıya mücadele eden siyasilerin kırgınlıklarını bir tarafa bırakarak nasıl birleştiğini yazacak.
-7'den 70'e bir milletin nasıl destan yazdığını yazacak.
-2016'dan önce uyuyan bir milletin nasıl uyandığını yazacak.
-Bir milletin darbeci hainlere ve arkalarındaki süper güçlere karşı nasıl Osmanlı tokadı indirdiğini yazacak… 29/07/2016







28 Temmuz 2016 Perşembe

Bence hangi tür müdürlük daha iyiydi?

-Üstat, sen 2014 haziranından önce ve 2014 haziranından sonra yöneticilik yaptın. İki müdürlüğü bir değerlendirir misin?
-2014 haziranına kadar yürüttüğüm müdürlük sınava dayalı bir müdürlük idi. Sonrasında yaptığım müdürlükte ise sınav kriteri yoktu.
-Ne demek istiyorsun?
-2014 öncesinde elde ettiğim müdürlük bir emeğin, bir çabanın mahsulü idi. Sonrasında bir emeğim olmadı.
-Biraz daha açar mısın?
-Fıkra sever misin?
-Elbette.
-Gencin birisi bir kızı sever. Kız da onu. Müstakbel kayınpederinden kızını istemeye gider. Kayınpederi: "Damat, kızım da seni istiyor. Önce bizim usullere göre seni sınamam lazım. Geçersen kızım senin. Biliyorsun biz geçimimizi dilencilikle sağlarız. Git akşama kadar dilen. Kazandığını bana getir gel" der. Genç için kolay bir sınavdır bu. Çünkü babası çok zengin. Akşama kadar yatar, akşam babasının parasından biraz para götürür. Kayınpederine teslim eder. Kızın babası: " Bu olmadı damat tekrar topla gel" diyerek getirdiği parayı avucuna aldığı gibi serpiştirir. Oğlan ertesi gün aynı yöntemle biraz daha fazla para getirir. Adam tekrar elindeki parayı atar. Damadına: "Sen gerçekten benim kızımı istiyor musun? Eğer istiyorsan bana baba parasını getirme. Az olsun ama emeğimin karşılığı olsun. Sana son kez bir şans daha vereceğim" der. Damat bakar ki pabuç pahalı. Çıkar akşama kadar dilencilik yapar, çarşıda ve cami önlerinde. Yolda görse elinin tersiyle iteceği bozuk üç-beş kuruşu kayınpederinin avucunun içine döker. Parayı alan kayınpeder elini kaldırıp atacağı zaman damat, kayınpederinin bileğini yakalar: "Sen ne yapıyorsun, benim akşama kadar anam ağladı, onu toplamak için" diyerek parayı attırmaz. Kayınpederi: " Şimdi oldu evlat, sınavı kazandın. Çünkü az da olsa bana kendi emeğini getirdin. Artık kızımla evlenebilirsin" der ve damat mutlu sona ulaşır.
-Yani?
-El hasılı doğru ya da yanlış, iyi veya kötü, isabetli ya da isabetsiz belirlenen bir kritere göre girilen bir sınav için bir emek vardı birincide. Şimdikinde ise belirlenmemiş bir kıstas, CV veya referans var. Birincide koltuğuna oturan daha kendinden emin, daha öz güven sahibi iken ikinci de kişi koltuğun kendisine bahşedildiğini hisseder. Sınava dayalıda koltuk sahibi kimseye minnet etmezken sınavsızda kendisini o makama getirenlere karşı kişi minnet borcu hissedebilir. Başa kakma söz konusu olabilir. Kişi oturduğu koltukta rahat edemez. Beğenmezlerse alınırım/alınacağım endişesi taşır. Bu kıyaslamayı yaparken sınava dayalı gelenler çok iyi müdürlük yaptı, sınavsız gelenler yapamadı anlamı çıkmasın. Sınavlı gelip ağzına yüzüne bulaştıranlar olabildiği gibi sınavsız gelip çok iyi becerebilenler çıkabilir. Ya da tersi. Hem sınava dayalıda hak edenler olabileceği gibi sınavsız seçimde bu işi layıkıyla yapanlar çıkabilir. Bu işlerde iyi veya kötü objektif kriterler belirlenmeli. Kriteri geçen atanabilmeli. Devletin her kademesinde görev yapanlar özellikle koltuk sahipleri önce rehberlik ardından teftiş amaçlı sürekli iyi bir denetimden geçmeli. Denetimler sonucu başarı kriterini yakalayamayanlar asli görevine döndürülmeli. Kamu görevi yapanlar şucudur, bucudur, şunun adamı gibi etiketlerle yaftalanmamalıdır. Objektif kriterlerle ortaya konmayan hiçbir şeyde kamu yararı ortaya çıkartılamaz. Ancak 'yandaş, muhalif, karşı' kişiler algısı oluşur. İnsanlar, 'bizden' ya da 'bizden değil' damgası yer. İnsanları bir yerden alırken de bir yere getirirken de onların onurlarını korumada azami hassasiyet gösterilmelidir. Emek sarf edilmeden elde edilen veya verilen bir şey bedava gelen ulufe gibi bir şey gibi geliyor bana. Piyangodan çıkma gibidir. Bir yere gelmek için birilerini bulma dönemine tekrar girme gibidir.
-Sonuç?
-Demem odur ki, 2014 öncesi ve 2014 sonrası hiç bir koltuk bana zevk vermedi. Oturduğum koltuk bana hep eğreti geldi. Kendimi yabancı hissettim. Mizacıma, kişiliğime tersti bana göre koltukların hepsi. 11 yıldır koltuk mu beni taşıdı, ben mi koltuğu taşıdım bilemedim.
-Bir tercih yaparsan eğer hangi müdürlük dersin?
-Basit veya zor bir emek sarf edilmeden elde edilen koltuk bana daha şık daha etik gelmedi. İşin hülasası budur.
-Eyvallah!... 06.07.2016