14 Mart 2016 Pazartesi

“Yanlış istihbarat”

-Abi, sen ek görevinden  niye alındın, biliyor musun?
-Evet, biliyorum.
-Nedir?
-Nedeni çok da özetle; Diyanetin yaz projesine karşı olmak,  fazla miktarda açılan bir okul türü için: “Fazla sayıda açılması kaliteyi düşürür” demek, ayrıca: “Ben buraya dinlenmeye geldim” demek.
-Sen diyanetin yaz projesine karşı mısın?
-Hayır niye karşı olayım.. Hatta en son çalıştığım yerde camii imamının talebiyle  izinsiz, onaysız  kurs açtım. Yaz boyunca da toplamda 5  sınıfta eğitim görülmesine imkan sağladım.
-Karşı olmak bunun neresinde?
-Karşı olmak yok. Tuvalet kapatmak var.
-Tuvaleti kapattın mı gerçekten?
-Yeni atandığım okulda 3-4 günlük iken suyumuz kesildi. Su kartı önceki müdürde gittiğinden bir müddet suyumuz akmadı, yeniden kart çıkartıp, belediyeye ücretini ödeyip fatura kestirinceye kadar öğreticilere söyleyerek öğrencilerin wc ihtiyacını 150 metre ötemizdeki camide kullanmalarını söyleyip wc’leri kapattık. Su gelince de açıldı. 1 ay sonra puanlama yapılırken wc kapatma özelliğimi öğrendim. Bir şey daha öğrendim: Sular kesik olsa da wc’yi kapatmamayı. Bir de okula atanır atanmaz okulun ne kadar suyu kaldığını tespit etmek. Bir de okulun su kartının daha önceki müdürün cebinde gittiğini, kendisinin şehir dışında olduğunu amirime söylemem gerektiğini… Tüm bunları eşekten düştükten sonra öğrendim.  
-Bir okulun fazla açılması kaliteyi düşürür sözünde ne var. Buna ben imzamı atarım.
-Tabii söz böyle gitmiyor. “Bu okullar çok miktarda açılıyor diyor. Bu adam  nasıl İlahiyatçı “ şekline dönüştürülüyor.
-Ben buraya dinlenmeye geldim dedin mi?
-Denir mi böyle şey. “Yaz dönemi okul çalışanların biraz daha rahat ettikleri dönem olur” şeklinde ifade ettim.
-Sen bunlardan dolayı elendim diye mi biliyorsun?
-Evet
-Başka nedeni olabilir mi?
-Bir de o okulda istenmedim.
-Nasıl, kim istemeyecek?
-Birlik başkanından, servisçisine varıncaya kadar istemediler?
-Niye, ne yaptın ki?
-Bir şey yapmadım. Yapılan sözleşmeyi göreyim diye servisçiden istedim. Servisçi yanında bir siyasi ile birlikte geldi. Sözleşmeye baktım. Sözleşmeniz geçerli olmaya geçerli. Fakat okulun menfaatine düşünmem lazım. Şu taahhüt ettiğin hizmeti bir daha artıralım dedim.“Seni eski okula göndermek için ne yapmak gerekiyor” dedi gitti. Sonra geldi taahhüdünün üzerine çıktı.
-Sonra?
-Bir ağustos ayında sisteme bakarak birlik başkanına, servisçiye kebap yapıldığımı öğrendim. Yine bir şey daha öğrendim. Hakkımda yapılan organizasyonun mükemmel ve eskizsiz çalıştığını.
-Senin bu anlattıkların “Buzdağının görünmeyen kısmı.”  Haberin olsun. Senin niye elendiğini ben biliyorum, senin anlattıkların değil bir defa.
-Neymiş söyle bakalım?
-Sen yanlış istihbarattan elendin?
-Yeni icat çıkarma, neymiş bu yanlış istihbarat?
-Abi senin elendiğini duyunca esas yetkiliyi aradım. Bana verdiği cevap aynen şöyle: “O arkadaş  “P…” ci diye yanlış istihbarattan elendi.” dedi. Ben kendisine: “O arkadaş  kendisine isnat edilenle yakından uzaktan bir alakası yok.” Dedim. Bana “Böyle birkaç kişi var. Fakat telafi edeceğiz merak etme” dedi.
-Demek öyle. .Demek ben öyleymişim öyle mi?
-Telafi ettiler mi bari?
-Konya’ya 25 km ötede bir yere verdiler. Bize uzak, Allah’a yakın olsun dediler. Halen oradayım;  onlardan uzak bir şekilde. 11/03/2016

Çıkmaz sokak*


Çıkmaz sokak

Bu Pazar yapılan YGS sınavına giren tüm adaylarda beklendiği gibi bir heyecan vardı. Ben de bu sınava kaç öğrenci girdi diye merak ettim.  Karşıma 2.178.563 aday çıktı. Geleceğimizin teminatı olacak olan gençlerimiz adına hayıflandım. Niçin derseniz?

Sınava giren öğrencilerin ilk 200 bine gireni mezun olduğunda bir iş bulabiliyor genelde. YGS, LYS adı altında yapılan tüm sınavlarda tüm yarış ilk 200 bine girmek. Haydi girdik diyelim.  Geriye kalan 1.978.214 öğrenciyi ne yapacağız. Çünkü  2-4-5 yıl sonra mezun olduğunda kolay kolay bir iş bulamayacak ve vasıflı-vasıfsız işsizler ordusuna katılacak. Belki de içlerinden en şanslıları her yıl ortalama 40-50 bin arasında puanı hesaplanmayan ya da sıfır çeken öğrenciler olacak. Sıfır çekince daha yaşı ilerlemeden belki bir meslek öğrenmeye ya da hayatına bir yön çizmeye yönelebilir. 4-5 yıllık bir yıllık bir fakülteyi bitirip yaşı 23-24 olduğunda ne yapacak bu gençler. Ancak okudukları bölüme uygun bir işte çalışabilir ya da verimli olabilirler. Ya böyle bir iş sahası yoksa...

Bildiğiniz gibi bizim ülkemizde  bir iş bulmak amacıyla okunur. Diplomalar bu yüzden alınır. Yarışlar, mücadeleler bunun için yapılır. Biz daha gençliğe adım atan çocuklarımızı daha işin başında iken umutsuzluğa sevk ediyoruz. Bu gençler sonu olmayan okullarda ayakları geri geri giderek ölümüne okuyacaklar ve yıllarca "Acaba ben mezun olunca ne iş yapacağım" diye düşünecekler. Diyeceğim işin başında umutları yok ediyoruz, gençliği ve ebeveynlerini karamsarlığa itiyoruz. 

İlk 200 bine giren çocuklarımız diğer akranlarına göre biraz şanslı gibi gözükebilirler. Bu tip öğrencileri de şöyle bir gözlemlediğimde onları sosyal hayattan kopuk, hayatın cenderesinden geçmemiş, sanki bir laboratuarda yaşıyorlar. Anne-baba, okul ve etüt merkezi üçgeninde 18 yaşını dolduruyorlar. Ailenin sağladığı imkan neticesinde belki de eve ekmek bile almamışlardır. Hiç sorumluluk verilmemiş ya da üstlenmemişlerdir. Fakülteyi bitirip iş hayatına atıldıklarında işe adapte, toplumun içerisine girme konusunda zorlanacaklarını düşünüyorum.

Sınav sistemimiz ise gençlerimizin tüm geleceğini etkileyecek şekilde 160 dakikayla sınırlandırılmış. 160 dakikada 160 soruyu yaptı yaptı; yapamadı, heyecanlandı, hastalandı hiçbir mazereti yok. İstenen puanı alamadıysa birkaç yıl daha hazırlanma yoluna gidiyor. Bu aşamada ailenin maddi olarak sunduğu ya da sunmak zorunda olduğu paranın hattı hesabı yoktur.

YGS sınavında, 160 dakika başını kaldırmadan soruları yapmak, zamanla yarışmak için terleyen gençlerimize bir göz attım. Çoğu Fen Bilimleri ve Temel Matematik’te yoklar. Varsa yoksa Türkçe ve Sosyal konularını yapmaya çalışıyorlar. Çocuklarımızın çoğu sayısal zeka olmamasına rağmen iyi bölümler sayısal alanda olduğu için çocuklarımızı zorla sayısalcı yapmaya çalışıyoruz. Maalesef sevdikleri ve yeteneklerine uygun bölümler de seçilmiyor. Çünkü en iyi iş, mezun olduğun zaman bulabileceğin iştir bu ülkede.

Sınav sistemi, sorumluluk alınmadan sosyal hayattan kopuk bir eğitim sistemi çıkmaz yoldur. 
Biz yıllardır 2 milyonu aşkın çocuğumuzu bu çıkmaz sokaktan geçirmeye çalışıyoruz. 
Sınav isimlerini, sistemi değiştiriyoruz. Sonuç : Bir çıkmaz sokaktan yeni çıkmaz yola girmek. 
İşin garibi sanayide meslek öğrenecek, zanaat öğrenecek bir nesil de çıkmayacak bu sistemle. 
Çünkü 18 yaşını bitirmiş bir çocuğa meslek öğretilemeyeceği gibi üniversiteyi okuyup da 23-24 yaşında
, alanında iş bulamayan bir gencin yeni meslek öğrenmesi maalesef mümkün gözükmüyor. 
 
Yazımı, -konumuza uygun-  Aşık Veysel’in şiirinin ilk kıtasıyla bitirelim
Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece/Bilmiyorum ne haldayım/Gidiyorum gündüz gece” 

Teminatımız olacak olan gençlerin umutlarını, geleceklerini yok etmeyelim. Yeni sistemler bulalım. 
Rabbim gençlerimize yardım etsin. Hayırlar getire…


 16/03/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayınlanmıştır.



10 Mart 2016 Perşembe

Tüketim asrı**

Tüketim asrı

15 Mart “Dünya Tüketiciler Günü” dünyanın gündemine  1962”li yıllarda Kennedy'inin konuşmasıyla girmiştir. BM, 1985 yılında aldığı bir kararla bugünü “Tüketici Hakları Günü” olarak belirlemiş. Bizde  ise 1995 yılında çıkan kanunla ülke gündemine girmiştir.

Tüketicilerin korunması her ne kadar bizde 1995 yılında çıkarılan kanunla önem kazansa da, aslında bizdeki tarihi eskidir. Selçuklu ve Osmanlı'daki Ahilik ve Lonca Teşkilatı tam da tüketiciyi korumaya yöneliktir. Ecdadımız bu işi sistemleştirmiş, esnaflar arasında bir iç denetim meydana getirmişti. Ahilikte  her mesleğin bir pîri ve pîr çevresinde toplanan meslek sahipleri bulunurdu. Bu meslek sahiplerinin güven, doğruluk, tövbe ve hidayet gibi kurallara uyma zorunluluğu vardı… Anlaşılan biz devam ettirememişiz ecdadımızın bu hassasiyetini…

Her ne kadar bugün, tüketiciyi koruma ve  bilinçlendirme adına konmuş ise de tüketici kelimesini sevmiyorum. Bana; yiyici, kazanmadan yiyen, başkasının sırtından geçinen gibi anlamları çağrıştırıyor. Aslında her birimiz birer zorunlu tüketiciyiz, istesek de istemesek de. Fazla malın üretildiği bir dünyada üretilen malın ihtiyaç olsa da olmasa da pazarlanması gerekiyor. Ayıplı mala karşı bilinçleniyorsak da tüketmede, harcamada toplum olarak çılgınlığa gidiyoruz. Herhalde ileride bu asra “Tüketim asrı” adı verilir. Malın piyasaya arzı ile birlikte yapılan vurgulu reklamlar, taksit imkanı, kredi kartları, moda rüzgarları, tüketici kredileri,  sezonluk indirimler adı altında oluşturulan hava, bizi harcamaya sürüklemektedir. Hem de eski malın kullanım miadı dolmadan yenisine koşuyoruz. (Modeline ve özelliğine göre alınan/yenilenen cep telefonları bile meramımı anlatmaya yeter...) Bir tutku oldu artık bizde. Almazsak, harcamazsak, borçlanmazsak huzursuz olacağız gibi. Bir yarıştır bizdeki. Etrafımızdaki aç, susuz, sefil bir hayat yaşayanlara aldırmadan.  Tasarruf yok artık lügatımızda.  Eskiden ihtiyaç olduğu için alıyorduk bir malı. Şimdilerde ise amaç haline geldi tüketmek. (Tek takdire şayan olan yeni nesil kızlarımızın  yırtık olmasına rağmen eski kotları(!) giymeye devam etmeleridir.) "Paydası tüketim olan bütün aktiviteler insanları sadece ve sadece huzursuz eder. Huzursuzluk üzerinden bitkinlik verir. Yaşamın coşkusunu alır gider." Der F. Barbarosoğlu.

Bir yerde üretim olacaksa elbette tüketim de olacaktır. Tüketime karşı değilim. Benim derdim aşırı tüketimdir. Alırken ve tüketirken elimizi biraz da vicdanımıza koyalım diyorum. Zorunlu ihtiyaçlarını alamayan fukarayı da düşünelim. Malı üretip pazarlayanların kumpasına da düşmeyelim.

Eskiden alışverişlerde sıkıntılar olabiliyordu. Hatta bir çok küçük esnafın dükkanında herkesin görebileceği şekilde girişte büyük puntolarla yazılı bir yazı dikkatimizi çekerdi: “Satılan mal geri alınmaz, değiştirilmez” şeklinde. Hele şükür şimdilerde yok denecek kadar azaldı  böylesi yazılar. Birçok firma özellikle büyük firmalar malını geri alabildiği gibi, değiştirebiliyor da. Olur ya bir sıkıntı olmuşsa  her il ve ilçede Tüketici Hakem Heyeti” adı altında hak arama birimleri de oluşturuldu. Geçmişe oranla tüketici haklarında epey mesafe katedildi. Malın iadesi, değişimi, hakem heyetleri güzel gelişme. Elektronik eşya, dayanıklı mal vb ürünlerdeki hassasiyetin sürekli tükettiğimiz ve tüketmek zorunda kaldığımız gıda, sebze ve meyvelere de gösterilmesini istiyorum. Organik, inorganik adı altında hep yiyoruz ama ne yiyoruz gerçekten. Kullandığımıza gösterdiğimiz itina ve özeni yediğimiz ve içtiğimize de gösterelim. Bunun için de iyi bir inceleme, iç ve dış denetim gerekiyor galiba…


Bakarsın bir gün, her mesleğin her sektörün  uygulayabileceği bir düstur olur Ahilik kuralları yeniden… Yine gereksiz tüketimden tasarruf dönemlerine döneriz… Kim bilir?  

** 14/03/2916 günü Kahta Söz gazetesinde yayınlanmıştır.