14 Mart 2016 Pazartesi

Çıkmaz sokak*


Çıkmaz sokak

Bu Pazar yapılan YGS sınavına giren tüm adaylarda beklendiği gibi bir heyecan vardı. Ben de bu sınava kaç öğrenci girdi diye merak ettim.  Karşıma 2.178.563 aday çıktı. Geleceğimizin teminatı olacak olan gençlerimiz adına hayıflandım. Niçin derseniz?

Sınava giren öğrencilerin ilk 200 bine gireni mezun olduğunda bir iş bulabiliyor genelde. YGS, LYS adı altında yapılan tüm sınavlarda tüm yarış ilk 200 bine girmek. Haydi girdik diyelim.  Geriye kalan 1.978.214 öğrenciyi ne yapacağız. Çünkü  2-4-5 yıl sonra mezun olduğunda kolay kolay bir iş bulamayacak ve vasıflı-vasıfsız işsizler ordusuna katılacak. Belki de içlerinden en şanslıları her yıl ortalama 40-50 bin arasında puanı hesaplanmayan ya da sıfır çeken öğrenciler olacak. Sıfır çekince daha yaşı ilerlemeden belki bir meslek öğrenmeye ya da hayatına bir yön çizmeye yönelebilir. 4-5 yıllık bir yıllık bir fakülteyi bitirip yaşı 23-24 olduğunda ne yapacak bu gençler. Ancak okudukları bölüme uygun bir işte çalışabilir ya da verimli olabilirler. Ya böyle bir iş sahası yoksa...

Bildiğiniz gibi bizim ülkemizde  bir iş bulmak amacıyla okunur. Diplomalar bu yüzden alınır. Yarışlar, mücadeleler bunun için yapılır. Biz daha gençliğe adım atan çocuklarımızı daha işin başında iken umutsuzluğa sevk ediyoruz. Bu gençler sonu olmayan okullarda ayakları geri geri giderek ölümüne okuyacaklar ve yıllarca "Acaba ben mezun olunca ne iş yapacağım" diye düşünecekler. Diyeceğim işin başında umutları yok ediyoruz, gençliği ve ebeveynlerini karamsarlığa itiyoruz. 

İlk 200 bine giren çocuklarımız diğer akranlarına göre biraz şanslı gibi gözükebilirler. Bu tip öğrencileri de şöyle bir gözlemlediğimde onları sosyal hayattan kopuk, hayatın cenderesinden geçmemiş, sanki bir laboratuarda yaşıyorlar. Anne-baba, okul ve etüt merkezi üçgeninde 18 yaşını dolduruyorlar. Ailenin sağladığı imkan neticesinde belki de eve ekmek bile almamışlardır. Hiç sorumluluk verilmemiş ya da üstlenmemişlerdir. Fakülteyi bitirip iş hayatına atıldıklarında işe adapte, toplumun içerisine girme konusunda zorlanacaklarını düşünüyorum.

Sınav sistemimiz ise gençlerimizin tüm geleceğini etkileyecek şekilde 160 dakikayla sınırlandırılmış. 160 dakikada 160 soruyu yaptı yaptı; yapamadı, heyecanlandı, hastalandı hiçbir mazereti yok. İstenen puanı alamadıysa birkaç yıl daha hazırlanma yoluna gidiyor. Bu aşamada ailenin maddi olarak sunduğu ya da sunmak zorunda olduğu paranın hattı hesabı yoktur.

YGS sınavında, 160 dakika başını kaldırmadan soruları yapmak, zamanla yarışmak için terleyen gençlerimize bir göz attım. Çoğu Fen Bilimleri ve Temel Matematik’te yoklar. Varsa yoksa Türkçe ve Sosyal konularını yapmaya çalışıyorlar. Çocuklarımızın çoğu sayısal zeka olmamasına rağmen iyi bölümler sayısal alanda olduğu için çocuklarımızı zorla sayısalcı yapmaya çalışıyoruz. Maalesef sevdikleri ve yeteneklerine uygun bölümler de seçilmiyor. Çünkü en iyi iş, mezun olduğun zaman bulabileceğin iştir bu ülkede.

Sınav sistemi, sorumluluk alınmadan sosyal hayattan kopuk bir eğitim sistemi çıkmaz yoldur. 
Biz yıllardır 2 milyonu aşkın çocuğumuzu bu çıkmaz sokaktan geçirmeye çalışıyoruz. 
Sınav isimlerini, sistemi değiştiriyoruz. Sonuç : Bir çıkmaz sokaktan yeni çıkmaz yola girmek. 
İşin garibi sanayide meslek öğrenecek, zanaat öğrenecek bir nesil de çıkmayacak bu sistemle. 
Çünkü 18 yaşını bitirmiş bir çocuğa meslek öğretilemeyeceği gibi üniversiteyi okuyup da 23-24 yaşında
, alanında iş bulamayan bir gencin yeni meslek öğrenmesi maalesef mümkün gözükmüyor. 
 
Yazımı, -konumuza uygun-  Aşık Veysel’in şiirinin ilk kıtasıyla bitirelim
Uzun ince bir yoldayım/Gidiyorum gündüz gece/Bilmiyorum ne haldayım/Gidiyorum gündüz gece” 

Teminatımız olacak olan gençlerin umutlarını, geleceklerini yok etmeyelim. Yeni sistemler bulalım. 
Rabbim gençlerimize yardım etsin. Hayırlar getire…


 16/03/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayınlanmıştır.



10 Mart 2016 Perşembe

Tüketim asrı**

Tüketim asrı

15 Mart “Dünya Tüketiciler Günü” dünyanın gündemine  1962”li yıllarda Kennedy'inin konuşmasıyla girmiştir. BM, 1985 yılında aldığı bir kararla bugünü “Tüketici Hakları Günü” olarak belirlemiş. Bizde  ise 1995 yılında çıkan kanunla ülke gündemine girmiştir.

Tüketicilerin korunması her ne kadar bizde 1995 yılında çıkarılan kanunla önem kazansa da, aslında bizdeki tarihi eskidir. Selçuklu ve Osmanlı'daki Ahilik ve Lonca Teşkilatı tam da tüketiciyi korumaya yöneliktir. Ecdadımız bu işi sistemleştirmiş, esnaflar arasında bir iç denetim meydana getirmişti. Ahilikte  her mesleğin bir pîri ve pîr çevresinde toplanan meslek sahipleri bulunurdu. Bu meslek sahiplerinin güven, doğruluk, tövbe ve hidayet gibi kurallara uyma zorunluluğu vardı… Anlaşılan biz devam ettirememişiz ecdadımızın bu hassasiyetini…

Her ne kadar bugün, tüketiciyi koruma ve  bilinçlendirme adına konmuş ise de tüketici kelimesini sevmiyorum. Bana; yiyici, kazanmadan yiyen, başkasının sırtından geçinen gibi anlamları çağrıştırıyor. Aslında her birimiz birer zorunlu tüketiciyiz, istesek de istemesek de. Fazla malın üretildiği bir dünyada üretilen malın ihtiyaç olsa da olmasa da pazarlanması gerekiyor. Ayıplı mala karşı bilinçleniyorsak da tüketmede, harcamada toplum olarak çılgınlığa gidiyoruz. Herhalde ileride bu asra “Tüketim asrı” adı verilir. Malın piyasaya arzı ile birlikte yapılan vurgulu reklamlar, taksit imkanı, kredi kartları, moda rüzgarları, tüketici kredileri,  sezonluk indirimler adı altında oluşturulan hava, bizi harcamaya sürüklemektedir. Hem de eski malın kullanım miadı dolmadan yenisine koşuyoruz. (Modeline ve özelliğine göre alınan/yenilenen cep telefonları bile meramımı anlatmaya yeter...) Bir tutku oldu artık bizde. Almazsak, harcamazsak, borçlanmazsak huzursuz olacağız gibi. Bir yarıştır bizdeki. Etrafımızdaki aç, susuz, sefil bir hayat yaşayanlara aldırmadan.  Tasarruf yok artık lügatımızda.  Eskiden ihtiyaç olduğu için alıyorduk bir malı. Şimdilerde ise amaç haline geldi tüketmek. (Tek takdire şayan olan yeni nesil kızlarımızın  yırtık olmasına rağmen eski kotları(!) giymeye devam etmeleridir.) "Paydası tüketim olan bütün aktiviteler insanları sadece ve sadece huzursuz eder. Huzursuzluk üzerinden bitkinlik verir. Yaşamın coşkusunu alır gider." Der F. Barbarosoğlu.

Bir yerde üretim olacaksa elbette tüketim de olacaktır. Tüketime karşı değilim. Benim derdim aşırı tüketimdir. Alırken ve tüketirken elimizi biraz da vicdanımıza koyalım diyorum. Zorunlu ihtiyaçlarını alamayan fukarayı da düşünelim. Malı üretip pazarlayanların kumpasına da düşmeyelim.

Eskiden alışverişlerde sıkıntılar olabiliyordu. Hatta bir çok küçük esnafın dükkanında herkesin görebileceği şekilde girişte büyük puntolarla yazılı bir yazı dikkatimizi çekerdi: “Satılan mal geri alınmaz, değiştirilmez” şeklinde. Hele şükür şimdilerde yok denecek kadar azaldı  böylesi yazılar. Birçok firma özellikle büyük firmalar malını geri alabildiği gibi, değiştirebiliyor da. Olur ya bir sıkıntı olmuşsa  her il ve ilçede Tüketici Hakem Heyeti” adı altında hak arama birimleri de oluşturuldu. Geçmişe oranla tüketici haklarında epey mesafe katedildi. Malın iadesi, değişimi, hakem heyetleri güzel gelişme. Elektronik eşya, dayanıklı mal vb ürünlerdeki hassasiyetin sürekli tükettiğimiz ve tüketmek zorunda kaldığımız gıda, sebze ve meyvelere de gösterilmesini istiyorum. Organik, inorganik adı altında hep yiyoruz ama ne yiyoruz gerçekten. Kullandığımıza gösterdiğimiz itina ve özeni yediğimiz ve içtiğimize de gösterelim. Bunun için de iyi bir inceleme, iç ve dış denetim gerekiyor galiba…


Bakarsın bir gün, her mesleğin her sektörün  uygulayabileceği bir düstur olur Ahilik kuralları yeniden… Yine gereksiz tüketimden tasarruf dönemlerine döneriz… Kim bilir?  

** 14/03/2916 günü Kahta Söz gazetesinde yayınlanmıştır.

Kredi kurbanları**


Çevrenizde mutlaka kredi çekmiş; ödeme zorluğu çeken, bir başka banka ile yapılandırmaya giden, ödeyemeyip kefili sıkıntıya sokan, kredi kartlarının asgarisini ödemeye çalışan kredi ve kredi kartı mağdurları vardır.  

Her birinin  hikayesi farklı farklıdır. . Ama nedense sonları aynı biter: Üzüntü, stres, sıkıntı, dar boğaza girmek, iflas … şeklinde. Kimi düğün vb yapmak için,  kimi işyeri açmak ya da işini büyütmek için, kimi tasarruf yapmak için,  kimi kiradan kurtulmak için başımı sokacağım bir evim olsun  diye girmiştir kredi işine. Kredi isimleri de değişik değişiktir: Konut, tüketici vb şeklinde.

Ne zaman maaş bordrosu almaya gelen bir personelim  olsa içim cız eder. Sorarım: Kredi mi çekeceksin diye. Bir gün bir müdürü ziyaret esnasında personelinden tanıdığım bir bayan maaş bordrosu imzalatmak için geldi. Bordroyu almasının sebebini sorduğumda “Para biriktiremiyorum. Kredi çekip altın alacağım” deyince neredeyse küçük dilimi yutacaktım. İflas eden birini gördüğümde ilk sorduğum kardeş kredi mi çektin demek. Maalesef cevaplar evet şeklinde oldu hep. Hele  kredi ile ev alma furyası başladı bir de. Evlendirip ayrı ev döşediğimiz çocuklarımızın kira vermek zorlarına gidiyor. “Biz kira vererek ev sahibi olamayız” düşüncesiyle soluğu bankalarda alıyor. Caiz mi, değil mi ikilemi yaşayan bazı dini duyarlılığı olanlar da kredi çekmek için finans kurumlarını tercih ediyor. Bankalar soldan, finans kurumları da sağdan yaklaşıyor. Sonra yıllar yılı kredi/kar payı ödemekle ömürlerini tüketiyorlar. İşyeri açmak ya da iş büyütmek için kredi çekenler ise şayet ödeyemeyip krize girdiklerinde evdeki bulgurdan da oluyorlar.

2001 krizinde özellikle muhafazakar bölgelerde fazla iflaslar olmadı. Çünkü kredi çeken esnafın sayısı fazla değildi. Son yıllarda ister dini duyarlılığı olsun ister olmasın herkeste bir krediye bulaşma sendromu baş gösterdi. Ben bu tipleri “Denize düşüp yılana sarılanlar” olarak görüyorum. Kimseyi ayıplamıyorum. Bu konuda dini bir görüş serdetme durumum da yok. Fakat üzülüyorum gerçekten hallerine.

Zaman zaman bankalarda işim olduğu zaman sıra alıp beklerken “Bireysel” bölümünde görevlinin karşısında çayını ya da kahvesini yudumlayan müşteriler görürüm. Biz işimizi ayakta çaysız kahvesiz, süreli çözmeye çalışırken onlar peşin satan gibi oturuyorlar. Görevlinin sohbeti de takdire şayan gerçekten. Bankaların itibarlı müşterileri görünümünü veriyorlar. İşte bunlar kendi ayağıyla bankacının tuzağına düşen kimseler. Şu andaki görülmeye değer itibarları sonra nasıl olur bilemem tabii. Benim de itibarım yok değil hani. Beni de bazen ararlar: “Ramazan Bey, 17600 lira birikmiş krediniz var. Şu kadar sürede ödeyeceksiniz, lütfen bankamıza uğrayın diye. Bazen de hızlarını alamayıp telefonla arayıp çay içmeye çağırıyorlar.


Bu gün adına riba, faiz, nema, kar payı, kredi ne derseniz deyin. Uzak durmak gerekiyor. Bu konuda basit mantık yürütüp sığ düşünmektense analitik düşünmek, sonuçlarını hesaba katmak gerekir. “Ev alanla evlenene Allah yardım eder” diye bir atasözümüz var. Nasibimiz mutlaka bir yerde bizi bekliyordur. Sadece sınanıyoruz belki. Helal işimize haramı ya da şüpheyi sokmayalım. Rabbim kimseyi başkasına muhtaç etmesin. Faiz, ya da krediler ne ocaklar söndürmüştür maalesef. Bu bir savaştır Allah’a ve Resülüne açılan. Lütfen kazanamayacağımız  bir savaşa girmeyelim. 10/03/2016
** 11/03/2016 tarihinde kahta söz gazetesinde yayınlanmıştır.