1 Mart 2016 Salı

Vize Notum 40: Postu Deldirmekten Gücün Kurtuldum

1986-1987 öğretim yılında Kayseri’de üniversite öğrencisiyim. Aynı dersimize iki farklı öğretim görevlisi geliyordu. Bir tanesi: “Benim dersime girme. Ara sıra bir görün...Benim sana verebileceğim bir şey yok” dedi. Canıma minnet dedim. Ara ara göründüm. Öbürü: “Sen de bana fazla görünme. Ama odama gelip bana ezber vereceksin” dedi. Eyvallah dedim. Ara sıra odasına gidip ezber okudum. O da dinledi.

Bir gün hocamız sınıfa geldi. İki arkadaşı odasına götürdü. Geriye geldiklerinde arkadaşların kucağında kucak dolusu kitap vardı. Masasının üzerine koydular. Sonra: “Haydi bu kitaplardan birer tane herkese verin” dedi. Herkesin sırasının üzerine birer tane bırakıldı. Diğerlerine kitap dağıtımı yapılırken kitaba bir göz attım. Kitap, hocamıza ait bir tecvid kitabıydı. Sahasında hazırlanmış ender kitaplardan biriydi. Ebatı da kalın. Emek sarf edilmiş, kaliteli bir kitaba benziyordu. Ne iyi insanlar var dedim. Daha fakülteye başlar başlamaz böylesi bir kitabı kazandırmıştı bize. Üstelik cömert de dedim. Kitaplar dağıtılınca: “Haydi biner lira topla” demez mi? Şaşırdım birden. Kitabı elime aldığım gibi “Siz bunu bize ücretiyle mi veriyorsunuz” dedim. Evet deyince, “Ben almıyorum” dedim.

Kitap güzeldi aslında. Ama kendi bastırdığı bir kitabı öğrencilerine emri vaki ile satması bana biraz garip gelmişti. Bin lirayı da basite almayın. Konya-Kayseri yol ücreti 2500 lira idi o zamanlar. Neredeyse benim memlekete gitme paramın yarısı idi.

Ocak ayına girdiğimizde hocamız her bir öğrenciyi odasına çağırmış. Koltuklarının altına 5’er, 10’ar kitap sıkıştırmış; 15 tatiline memlekete gittiğinizde satın gelin diye. Verdiği kitapların parasını da peşin almış. Beni çağırmadı nedense. Adam beni çağırıp da ne yapacak: Bir kitabını bile satamamıştı. Boşa kürek çekmiyordu anlaşılan.

Baktım bizim Karadenizli arkadaş da koltuğunun altında 5 adet tecvid kitabıyla geldi. Görüntüsüne göre düşünceli ve üzgündü. “Hayırdır” dedim. “Ben ne yapacağım bunları, hem de 5 tane. Sonra ben köyde yaşıyorum, kim alır bunları parayla, köye falan götürmeyeceğim, zaten parasını verdim” dedi. “Almayaydın mübarek, mecbur muydun” dedim. “Canın isterse, ne olur ne olmaz” dedi. Kitap güzel bana ver dedim. Uzattı hemen “Al” diye. Ne kadardan vereceksin dedim. Para istemem dedi. Olmaz, fazla da zarar etme. Ben 500 liradan alayım. Yarı yarıya paylaşalım zararı dedim. “Sen nasıl satacaksın” dedi. Ben satmayacağım. Benim kitabım yok. Bir tanesini ben kendime ayıracağım. Diğerlerini de eşe dosta hediye ederim dedim. Anlaştık. Ben aynı anda 2500 lira kaybederken Karadenizli arkadaşım 2500 lira birden kazanmıştı. Aynı zamanda hocanın da gözüne girmişti. Hocaya bin lirayı vermeyen ben Konya’ya dönüş biletinin parasını bir çırpıda vermiştim. Üstelik kitabını aldığımı hocamız da görmemişti.

Efendim, şimdi kitap faslını bitirelim. Muhabbet iyi de vizeler geldi çattı. Hocamın dersinden sınav var. Hem de sözlü mülakat. Sırayla alıyor içeriye herkesi. Sıra bana geldi, ben de girdim içeriye. Kendinden bir parça olan kitabı da masanın üstündeydi. Zaten tecvitten bu kitaptan sorumluyduk. Kur’a usulü çektirdi soruları. Sordu da sordu. Ne kadarına cevap verdim bilmem. Bildiğim bir şey var. Vize sonuçları açıklandı. Vize notum 40 idi. 40’dan aşağı alan zaten dönemi bitiriyor, o dersten finale giremiyordu. Sağ olsun sınırda puan vermişti bana.

Kitabını alıp memlekete götüren ve parasını peşin veren arkadaşların keyfine diyecek yoktu. Arkadaşlar akıllıymış nidecen. İşi o zaman bitirmişlerdi. Ben, vize sonuçları açıklanınca işin vahametini anladım ama iş işten geçmişti bir kere.

Sınfta kitabını geri verdiğimde bana manidar bir bakışı vardı. O bakışın nedenini vize sonuçlarıyla daha iyi anlamıştım. Sanki: “Sen şimdi benim kitabımı alma, ben sana gününü gösteririm. Senin bana, benim de sana verebileceğim bir şey yok” demek istemişti. Anlayışım biraz kıt. Ne yaparsınız…

Belki de bu anlattığım benim hüsnü kuruntum. Başarısızlığıma kılıf bulmak. Başarısızlığı kim kabul eder ki... 01/03/2016

Yaşarsam şayet, yaşlılığım çok kötü olacak!

8’e giden çocuğumun kontörü bitmiş. Yüklemek için telefonu elime aldım. Telefon ve kredi kartı bilgilerini  girdim. Yüklemek için gönder butonuna bastım. Hemen mesaj geldi: “15 lira kart  harcamanıza ait şifreniz” diye.

Çocuğa: “Git oğlum telefonu al gel de, gelen şifreyi gireyim” dedim. Çocuk bir türlü gitmedi, bana bakıyor. “Telefonu al gel diye tekrarladım, biraz da sesimi yükselterek. Çocuktan yine tık yok. Sadece bakıyor bana. 3.defa söyledim. Nihayet çocuk gözüyle elimdekini işaret etti. Baktı hala ben bekliyorum. Sonunda: “Baba! Telefon elinde ya” demez mi? Evet baktım. Telefon elimde. Ne diyeceğimi şaşırdım. Halbuki ne de hazırlamıştım hemen gidip telefonu getirmeyen oğluma kızmaya. Sonunda ne mi yaptım. Kızamadığıma kızdım. Düşündüm: “Oğlum Ramazan, şayet yaşarsan ihtiyarlığın çok kötü olacak” diye. Kendisine: “Gel oğlum bu sır olarak kalsın aramızda.  Bak sana kontör de yükledim şimdi” dedim. Çocuk: “Baba, denk geldi bir defa. Ben böyle bir anı bir daha yakalayamam. Kusura bakma anlatırım” demez mi? Ne olacak zamane çocuğu işte. Bir de daha yeni iyilik yaptım güya.

Şartlanmışlık böyle bir şey işte. Genelde kontör yüklemeyi masaüstü bilgisayardan ya da laptoptan yaparken başka bir odada şarja takılı olan telefonu almaya giderdim; gönderilen mesajı girmek için. Bazen insan elindeki bir şeyi arar ya. İşte ben de elimdeki cep telefonunu aradım.

Gülme kardeş gülme! Gülünecek bir şey değil. Bak sıra sana da gelir. Sonra bu yazdığım, bir sır haberin olsun. Buraya yazılan sır olur mu dersen. Olur niye olmasın. Zaten kimse okumuyor ki. İnsana sır vermekten daha iyi. Ya kazara, yolunu şaşıran biri okursa... Evet ben de ondan korktum zaten. Olur ya biriniz benim oğlanla karşılaşır. Bunu benim oğlandan duymaktansa ilk önce benden duysun. Şayet yolunu şaşıran varsa.…Alo, var mı yolunu şaşıran... Kim kabul eder yolunu şaşırdığını. Düşmez kalkmaz bir Allah! Ne diyelim... 01/03/2016

29 Şubat 2016 Pazartesi

On parmağında 10 marifet

Cumartesi 13.00 suları. Bir elinde poşeti, diğer elinde kol çantası, yanında çocuğu ile otobüse binip  ters istikametteki boş olan iki koltuğa oturmuş bir anne dikkatimi çekti.

Otobüs  sonraki duraklarda durdukça dolmaya başladı. Şoförün “Arkaya doğru ilerleyin” sözüyle birlikte anlayış göstererek 6 yaşındaki çocuğunu kucağına aldı. Yanındaki çocuğundan boşalttığı koltuğa oturan olmadı. Bana göz ucuyla “Otur” dendi. Ben de oturmadım, çocuğunu oturtsun diye. Küçük otobüsün en arkasına sırtımı verdim.

Hanımefendi, sağ eliyle çocuğunu kucağına bastırdı. Koluyla çocuğunu tutmaya, eline; içerisinde çocuğunun yedek giysisi olması muhtemel poşeti yerleştirdi. Aynı zamanda  0.5 litre su şişesini avucunun içiyle beraber tuttu. Diğer eliyle  kolundaki  çantasını kendisine doğru bastırdı. Şimdi boşa çıkarttığı elini değerlendirmeliydi. O da ne? Boş olan eline telefonunu  aldı. Başladı girmeye. Nereye girdi bilinmez. Ama kısa  yolculuğuna diyecek yoktu.

Gördüğüm profil nereye kadar gitti? Nerede indi bilmem. Çünkü ben ondan önce indim. Hikayenin bundan sonrası meçhul. Çok merak ettiyseniz  hayal gücünüzü geliştirip bundan sonra hikayeyi siz devam ettirebilirsiniz.
*
Otobüsten inip sağıma soluma bakınca çarşı mahşer yeri gibiydi sanki. Sezon; tam kışlık ürünlerin indirime girdiği, indirim var diye insanların özellikle bayanların kendilerini dışarıya attıkları, evlerini boşalttıkları andı sanki. Hava da müsaitti üstelik.  Herkesin indirim var diye koştuğu tüketimden, kadın da nasibini almalıydı. Elini tutan çocuğu, alışveriş yapmasını biraz geciktiriyordu ama geç de olsa başladı mağazanın birinden girip diğerine çıkmaya.

Çok da acele etmesine gerek yok. Ama ya alacaklarından kalmazsa. En büyük sıkıntısı da buydu…Yoksa akşama kadar daha çok mağaza gezer, sonunda alacaklarını alırdı. Bazılarına ihtiyaç yoktu ama ucuzdu bir kere. Herkes alıyor, o da almalıydı. Hele bir de karta taksit yok mu? Kim yapardı bu iyiliği, hem de bu devirde! O da öyle yaptı. Alışverişleri  yapıp mağazadan çıktığında hava kararmıştı. Evine de gecikmişti. Olsun. Eşi bugün de bekleyiversin. Sanki ilk defa mı bekliyordu. Yemek dersen vardı zaten dünden kalma. Çok da acele etmesine gerek yok. Sadece bir ısıtması var. Geçen haftadan annesiyle beraber bolca sarıp buzluğa kaldırdığı sarma da vardı. Olmazsa onu da çıkarır. Bu akşam yemeğini de savardı. Alışveriş mutluluğu, bir de dünden kalan yemeğin olması keyfini getirmişti kadının. Ama bir düşüncedir aldı içini. Yemek yendikten sonra bulaşıklar ne olacaktı? Çünkü ne de çok yorulmuştu bu alışveriş çılgınlığından. Hemen aklına her zaman imdadına yetişen, bir dediğini iki etmeyen, kendisine hizmet etmesi için evlendiği, emir eri  eşi geldi. Evet, bulaşıkları makineye eşi koyardı. Sanki yapmadığı bir şey mi idi. Zaten eşine de bir gömlek, bir çorap almıştı. Kartın ekstresini de alıştıra alıştıra birkaç gün sonra verir, olur biterdi. Zaten taksitle, üstelik kartın günü de dönmüştü.
*
Yok. Hikaye böyle devam etmez derseniz. Kadın alışverişten sonra ya kendi annesine, ya da kayınvalidesine geçmiştir. Eşi de oraya gelecektir. Anneler zaten kızı/gelini gelecek diye yemekleri de hazırlamıştır. Zaten annesi kızının mutluluğu, kayın validesi de gelinini memnun etmek için uğraşmıyor muydu? Evladı zaten avucunun içindeydi. Allah’tan istemişti bir göz. Allah verdi ona üç göz. Daha ne istesindi ki?
*
Yok hikaye böyle gitmez diyorsanız. O zaman C planını devreye koyalım. Evde yemek yoktur. O zaman eşine telefon açıp akşam yemeğini bir lokantada mükellef bir sofra ile geçirebilirlerdi. Zaten ilk tanıştıklarının 10.yılıydı bugün.
*
Hayır, hikaye böyle sona ermez derseniz, o zaman D planını devreye koyalım. Ya eve erken gelen eşi yemek hazırlayacak. Ya da bu akşam kahvaltıya talim edeceklerdi. 
*

Gördünüz mü kadını? Maşaallah hamarat mı hamarat. Allah'ın verdiği azaların hepsini fazlasıyla kullandı. Her bir parmağında 10 marifet. Akılsa akıl... Zekaysa zeka. 

Allah benim hayrımı mı versin. Amin. Sizin de. 29/02/2016