Zekadan yoksun bir insan zekasının eksik olduğunu fark edemez. Çünkü o eksikliği görebilmek için tam da sahip olmadığı o zekaya ihtiyacı vardır.
Aynı şekilde karşısındaki insanın üstün zekasını da tanıyamaz.
Senin o derin içgörülerinin ona tamamen anlamsız gelmesinin sebebi budur.
Senin derinliğin ona gereksiz bir karmaşa gibi görünür. Senin inceliklerin ona anlaşılmaz gelir. Çünkü onun zihninde senin seviyendeki bir düşünceyi algılayabilecek bir koordinat sistemi yoktur.
İşte en ilginç kısım burada başlıyor. Çünkü şu ana kadar konuştuğumuz her şey bir nevi savunmaydı. Bütün bunlar sınırlı zihinlerle etkileşime girmenin yarattığı o büyük yorgunluktan kendini korumak içindi.
Ama Carl Jung çok daha derine indi. O sadece aptallıktan kaçınmayı değil, bu gerçeği stratejik olarak kullanmayı da öğretti. Sınırlı zekanın egemen olduğu bir dünyada kalbini karartmadan, kendini tamamen izole etmeden ve gücünü kaybetmeden nasıl hayatta kalırsın? İzin ver anlatayım. Bir birey tek başınayken zaman zaman rasyonel düşünme belirtileri gösterebilir. Ancak aynı kişiyi bir grubun, bir kalabalığın içine koyduğunda bir şeyler değişir. Zeka seviyesi aniden düşer.
Muhakeme yeteneği basitleşir ve bağımsız düşünce tamamen buharlaşır.
Grup dinamiği düşünmeyi değil itaat etmeyi ödüllendirir. Mantığı değil duygusal coşkuyu, gerçeği değil kabileye ait olmayı yüceltir. Kalabalıklar entelektüel olarak her zaman ama her zaman yetersizdir. Meydanlardaki o sloganlara, bir ağızdan bağıran kitlelere, kahvehanelerdeki o ateşli grup tartışmalarına bir bak.
Kalabalıklaşınca zeka geriler. Çünkü cehalet ve sınırlılık bulaşıcıdır. Ama zeka bulaşıcı değildir. Herkesin birbiriyle aynı fikirde olduğu o toplanma alanlarında bireysel farklılıklar silinir. Karmaşık fikirler üç kelimelik ucuz sloganlara dönüşür. Düşünmeyici eylemi biter ve sadece bağırma başlar.
Carl Jung insanlığın bir kitle haline geldiğinde onu oluşturan bireylerin toplamından çok daha küçük ve zayıf bir şeye dönüştüğünü fark etmişti.
Zeki bir insan kalabalıklardan asla rasyonel bir diyalog beklemez. O insanlarla sadece tek tek birebir iletişim kurar ya da hiç kurmaz. Karl Yung’a atfedilen o meşhur gözlemi hatırla. Her gerçek üç aşamadan geçer.
Önce alay edilir, sonra şiddetle karşı çıkılır ve en sonunda zaten en başından beri çok barizmiş gibi kabul edilir. Sınırlı zeka sadece bir kapasite eksikliği değildir. O aynı zamanda gerçeğe karşı aktif bir direniştir. İnsanların büyük çoğunluğu gerçeği istemez.
Onlar sadece konfor ve huzur isterler. Gerçek sese değişim talep eder. Hataları kabul etmeyi gerektirir. Yüzleşmesi zor, rahatsız edici durumlarla karşı karşıya kalmayı zorunlu kılar.
Rahatlatıcı yalanlar ise insana anında bir hafifleme hissi verir. Vardır bunda da bir hayır. Her şey olacağına varır. Su akar yolunu bulur. Alın yazısı böyleymiş. Bunların hiçbiri gerçeği yansıtmaz ama insanları çok güzel uyuşturur. Ve bu uyuşturma, çoğu insan için gerçeğe her zaman galip gelir.
Yung, insanların doğaları gereği gerçekten kaçtığını biliyordu. Neredeyse her zaman o zorlu gerçeğe karşı tatlı bir yalanı tercih ederler. Akıllı insan onu istemeyenlere gerçeği sunmaktan vazgeçer. İstenmeyen gerçeğin minnettarlık değil, sadece nefret ve öfke doğuracağını çok iyi bilir. O yüzden dürüstlüğünü ve gerçeklerini sadece onun değerini gerçekten bilecek o nadir insanlara saklar. (Devam edecek)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder