Buraya kadar anlattığım her şey seni acı çekmekten korumak içindi. Şimdi ise bu anlayışın sana nasıl devasa bir avantaj sağladığını göstermek istiyorum. Çünkü diğer herkes insanlara laf anlatmaya çalışıp kendini tüketirken sen adımlarını cerrahi bir hassasiyetle atacaksın.
Unutma! Bilgeler hep aynı şeyleri söylemiş. Çoğunluğu oluşturanlarsa her zaman tam tersini yapmıştır. Senin en büyük fırsatın işte bu çoğunluğun içinde gizlidir. İnsanların çoğunun eleştirel düşünemediği gerçeğini kabul ettiğinde onların saçma sapan kararlarına şaşırmayı bırakırsın. Onları önceden tahmin etmeye başlarsın.
Mantık karşısında duyguya nasıl yenileceklerini daha olay olmadan görürsün.
Hangi sözlerin işe yarayacağını, hangilerinin daha sen ağzını açmadan çöpe gideceğini bilirsin.
Liyakate değil yüksek özgüvene, gerçeğe değil kendilerini rahatlatan yalanlara, bireysel düşünceye değil ait oldukları kabileye tapacaklarını çok iyi bilirsin.
Ve bu tahmin edilebilirlik senin en büyük gücündür. Onlar sürekli olaylara anlık tepkiler verirken sen her şeyi stratejik olarak planlarsın. Onlar duygularının esiriyken sen soğukkanlı bir hesap uzmanı olursun. Onlar oto pilotta uyurken sen tamamen uyanık ve farkında olarak yaşarsın. Şunu bir düşün. Dünyaya yön veren bütün büyük tarihi figürler bunu çok iyi biliyordu. Herkesi tek ikna etmekle zaman kaybetmediler. Anlama kapasitesi olan o çok küçük azınlığı buldular. Onları ikna ettiler ve bu etki, otorite ve sosyal kanıtlar yoluyla dalga dalga aşağıya yayıldı.
Sana düşen şey çoğunluğu ikna etmek değil. Onların kurduğu o sistemin içinde kendini doğru yere konumlandırmaktır. Çoğunluk her zaman otorite sahibi olanı, en büyük özgüveni sergileyeni ve kendi grubunun onayladığı kişiyi körü körüne takip eder. Bu yüzden akıllı insan o kalabalık çoğunlukla savaşmaz. Onların etrafından dolanır.
Gerçekten düşünebilen o nadir insanlarla güçlü bağlar kurar. Sadece duymak istediklerini, duymaya ihtiyacı olanlara o basit duyguların diliyle konuşur. Ama gerçek derinliğini yalnızca onu anlayabilecek olanlar için saklar. Onlar bu dünyada hiçbir sürtünme yaşamadan akıp giderler. Çünkü dünyanın aslında nasıl işlediğini tam olarak kabul etmişlerdir. Bu bir manipülasyon değil, hayatta kalma ve verimlilik sanatıdır. Bu, hayatını insanların neden düşünmediğine sinirlenerek harcamak ile mevcut gerçeği kabul edip ona göre zekice oynamak arasındaki farktır.
Biri seni yok oluşa götürür, diğeri ise zafere. İşte seçimin tam karşında duruyor. Ya insanların mucizevi bir şekilde senin seviyene çıkmasını bekleyip her gün o tanıdık hayal kırıklığını yaşamaya devam edeceksin ya da onların o aşılamaz sınırlarını kabul edip stratejini değiştireceksin. Mantıkla değil tamamen duygularla işleyen bu dünyada nihayet gerçek bir ilerleme kaydetmeye başlayacaksın. Bu felsefe pes etmekle ilgili değil, kuralları değiştirip başka bir boyutta kazanmakla ilgilidir. Sana gerçek huzuru getirecek olan o acımasız doğru şudur: Çoğu insan zihinsel olarak sınırlıdır.
Bu hiçbir zaman değişmeyecek. Bunu sen düzeltemezsin, değiştiremezsin, onları geliştiremezsin. Yapabileceğin tek şey, bunu bütün ağırlığıyla kabul etmektir.
Ve bu kabullenişin içinde muazzam bir özgürlük bulacaksın.
Beklentilerin getirdiği prangadan, boşa giden tüm çabaların yükünden kurtulacaksın.
İnsanların seni anlamasını beklemeyi bırakacaksın. Onları zorla düşündürmeye çalışmaktan vazgeçeceksin. Aklın kırıntısının bile olmadığı yerlerde mantık aramaktan vazgeçeceksin. O sınırları apaçık görecek. Onları doğanın bir gerçeği olarak kabul edecek ve adımlarını buna göre atacaksın. Kimseyi küçümsemeden, kibre kapılmadan, sadece zihninin o eşsiz berraklığıyla.
Carl Jung tüm hayatını, insan doğasını hiçbir illüzyona kapılmadan inceleyerek geçirdi ve ruhsal huzuru insanlığı zorla değiştirmeye çalışmakta değil, onu tüm kusurları ve sınırlarıyla olduğu gibi kabul etmekte buldu. İşin özü budur.
Gerçekliği en çıplak haliyle gör. Değiştiremeyeceğin şeyleri kabullen.
Tam olarak bu sınırların içinde zekice hareket et ve insan zihninin o temel doğasıyla savaşmayı derhal bırak. Bunun yerine o muhteşem zekanı koru. Onu stratejik bir silah gibi kullan ve kiminle paylaşacağını çok iyi seç.
O büyük derinliğini seni gerçekten anlayabilecek o nadir insanlara sakla.
Geri kalan herkese ise sadece ama sadece algılayabilecekleri kadarını ver.
Ve sonra hiçbir beklentiye ve duyguya kapılmadan sessizce yoluna devam et.
Eğer Carl Yung karşında otursaydı sana tam olarak bunları söylerdi.
Gerçeklikle savaşmayı bırak. Çoğu insan zihinsel olarak ççoksınırlıdır. Bunu kabul et.
Çoğu insan eleştirel bir şekilde düşünemez. Bunu kabul et. Bu en kusursuz ve en bilgece taktiktir.
Olmayan bir yerde aklın sesini aramayı bıraktığında, o aklın yokluğunun sana verdiği acı da son bulur.
Sağır kulaklara laf anlatmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde gücünü sadece gerçekten değerli olan şeyler için saklamış olursun.
Dünyayı senin hayal ettiğin gibi değil, en çirkin ve en yalın haliyle olduğu gibi görürsün. İnsanlarla, kafanda yarattığın o hayali potansiyelleri üzerinden değil, gerçekte oldukları seviyeden iletişim kurarsın. Ve tüm bunlar en ufak bir öfke, kibir veya zalimlik olmadan sadece pırıl pırıl bir farkındalıkla gerçekleşir.
Bu alaycılık değil, sadece keskin bir isabettir. Yung, gerçekliği tüm yalanlardan arındırılmış haliyle kavradı ve bu berraklık ne kadar rahatsız edici olursa olsun ona derin bir iç huzur verdi.
Şimdi sıra sende. Artık her şeyi çok net görüyorsun.
Bu berraklığın içinde, var olmayan şeylerin hayaliyle acı çekerek değil, sadece gerçekliğin tam kalbinden gelen o büyük bilgelikle hareket et.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder