Cumartesi günü birkaç arkadaşla birlikte çarşıda oturup çay içtik. Oturduğum üç arkadaş da kısa süreliğine de olsa ziyaret ve gezi amaçlı Avrupa'da bulundu.
On gün kadar Avusturya'da kalan arkadaş gezip dolaştığı yerlerdeki gözlemlerini anlatmaya başladı.
Cebinden kredi kartı büyüklüğünde bir kağıt çıkardı. Kağıdı bana gösterdi. "Abi bu gördüğün bilet. Bu bileti aldım. Bu bilet 72 saat geçerli. Bu biletle 72 saat boyunca Viyana'da toplu ulaşım araçlarına bindim. Ne bir kontrol oldu ne bilet tutma. Cebimde durdu sadece. Pek kontrol de yapılmıyormuş. Şüphelendiği kişi hakkında veya bazen kontrol yapıldığında biletsiz binen yakalandığında, uygulanan para cezası ağırmış. Bundan dolayı kimse biletsiz binmeye cesaret etmiyormuş" dedi.
Yine bir başka gördüğünü anlattı: "Bir şehir kenarında tarlasından topladığı sebzeleri bir üretici, yol kenarında satışa sunmuş. Sebzeleri kasalar içine koymuş. Hangisinin kaç para olduğunu üzerine yazmış. Yanına bir terazi koymuş. Bir de para kutusu. Baktım ne satıcı var ne sağda solda kamera. Gelen alacağını seçip kendisi tartıyor. Tarttığı kaç parayı kutuya atıyor. Bu gördüğüme inanamadım" dedi.
Ardından "Eşimle birlikte gitmiştik. Eşim gitmeden önce orada yabancılık çekeceği endişesini taşıyordu. Oradaki düzen, tertip ve işleyişi görünce hayran kaldı" dedi.
Sonra "Adamlar ülkelerinde ahlakı ceza ile oturtmuşlar. Avrupa ahlakı benim çok hoşuma gitti. Biz niye böyle değiliz" diyerek serzenişini dile getirdi.
"Avusturya'da tek hoşuma gitmeyen, herkesin elinde bir köpek ve etrafta köpek pisliklerinin olması" dedi.
"İki gazete var. Her yerde ücretsiz. Bir zamanlar bizim Hürriyet ve Sabah gazetelerinin bedava dağıtıldığı gibi. Yalnız ilk dört sayfanın birinde mutlaka Türklerle ilgili olumsuz bir habere yer veriyorlar. Bu da Türk düşmanlığını körüklüyor. Irkçılık yükseliyor" dedi.
"Kiralık evler genelde bir + bir. Bizim çocuk da kirada oturuyor. Evlerin çoğu belediyenin. Belediyeden kiralıyor. Kiralar her yıl astronomik bir şekilde artmıyor. Evi tutarken evi boyayıp teslim ediyor. Boşaltırken görevli evi kontrol ediyor. Sağlam bir şekilde teslim edip etmediğini kayıt altına alıyor. Kırılıp dökülen varsa çıkandan tazmin ediyor" dedi.
Diğer iki arkadaş da gittikleri Avrupa ülkelerine dair izlenimlerinden bahsetti. Bu arkadaşın anlattıklarına hak verdiler.
Bir tanesi daha önce sebzeye benzer gazete ve bal satışının da aynı şekilde olduğunu, başında satıcının olmadığını söylemişti.
Yine bir başkası, "Bazı yerlerde pazar günleri marketler açık olmaz. Zaruri ihtiyacını almaları için marketler marketin önüne sebze ve meyve koyduklarını, uygulamanın aynı şekilde olduğunu” anlatmıştı.
Daha önce Avusturya’ya defalarca gidip gelen bir başka arkadaş, "Halaoğlumla arabaya binip bir yere gideceğiz. Arabaya bindik. Az ilerledik. Evde bir şeyi unuttuğumuzu hatırladık. Gidişli gelişli bir yoldu. Gelip geçen arabalara engel olmasın diye arabanın sağ tarafını kaldırıma çıkarıp istop etti. Hemen eve gidip unuttuğunu alıp gelecek. Fakat ne mümkün. İki yaşlı kadın arabaya vurdu. Çek arabanı dedi. Halaoğlu, özür dileyip hemen arabayı kaldırımdan indirdi. Burası şehir falan değil. Bildiğin köy. Adamlar köylerine kadar kuralları oturtmuşlar. Çekmeyip dirensen, hemen polisi arayıp ceza yazdıracaklar. Cezalar da ağır. Orada kül döksen dahi hemen ceza gelir. Her bir vatandaş polis gibi görev yapıyor. Aynı Avrupalı, ülkesinde kurallara uyarken bizim ülkeye geldiği zaman o da kurallara uymuyor" dedi.
Üçü konuştu. Zira konuşmak hakları. Çünkü Avrupa'yı görüp gelenler bunlar. Avrupa görmeyen bana ise ağzı açık onları dinlemek kaldı.
Üniversitede öğretim üyesi olan arkadaş ise "Avrupa'nın her ülkesi böyle değil. Özellikle İtalya ve İspanya'da hırsızlığın çok yaygın olduğunu" söyledi.
Üçü birden başka örneklere de yer verdiler. Bu kadarla yetiniyorum. Şu var ki Avusturya'dan yakın gelen arkadaş, verdiği örneklerden hareketle birkaç defa Avrupa ahlakı dedi durdu.
Ben de katkı olsun diye Avrupa ahlakının temelinde kanun var. Konan kanun uygulanıyor. Vatandaşı devlete güveniyor. Devlet ise vatandaşına güven vermiş. Konan kuralların kendi yararına olduğuna inandırmış. Kural takip ediliyor, uymayana yüklü ceza kesiliyor. Bu da beraberinde kurallara uymayı getiriyor. Bizde de her şeyin kanunu var. Ama uygulamada problem var. Bizde polisin yakalamasına bağlı. Bizde kanunun takibi ve sürekliliği yok. Kesilen cezalar caydırıcı değil. Bir de ceza veya başka kuralsızlıklara zaman zaman yapılandırma adı altında aflar geliyor. Çoğu zaman kurallara uyan vatandaş mağdur oluyor. Kanun konmuşsa uygulanması gerekir. Bizde bir kuralsızlıktan ya da suçtan dolayı vatandaş şikayet etse, şikayet edilen yana yakıla kendini şikayet edeni arar. Bir şekilde tespit eder. Ondan sonra gör olanları. Görünen o ki her Avrupa ülkesinde olmasa da çoğunda oturmuş ve tıkırında işleyen bir sistem var. Sistem kendi içinde denetim mekanizmalarını kurmuş, denetim ve ağır ceza ile sistemini sorunsuz devam ettiriyor ve kurallara uymak bir etik haline gelmiş. Kısaca Avrupa dediğin bu Avrupa ahlakını kanunla sağlamış. Geçmişte oturmuş işleyen bir sistem olmadığı zamanlarda, ülkeler, din ve ahlak ile insanları kurallara uymaları için çaba sarf etmiş. Biz ise işleyen ve her şeye hakim bir sistem kurmak yerine hâlâ din ve ahlak eğitimi vermek suretiyle mesafe almaya çalışıyoruz. Tamam, din ve ahlak eğitimi verilsin. Yalnız unutmayalım ki din ve ahlakın bir müeyyidesi ve yaptırımı olmadığı için sadece insanların vicdanlarına hitap ederek mesafe almak mümkün değil türünden bir şeyler söyledim.
Ardından dediğiniz sebze ve meyve satışı bizde olsa, başında kimse olmasa, biz kasa kasa sebze ve meyveleri götürürüz. Terazi ve para kutusu dahil hepsini iç ederiz dedim.
O kadar da değil demeyin. Cumhurbaşkanlığı seçiminde 15 gün ara ile iki defa görev aldım. İlkinde okulda çay vardı. İkincide ise çay yoktu. Sebebini sorduğumda şu cevabı aldım: "İlkinde okul müdürü, çay setini, şekerini, pet bardağını koymuş. Çayı demlemiş. Yanına bir kutu koymuş. Sabahtan sandık görevlilerini öğretmenler odasına çağırmış. Çayın beheri beş lira. Üyelerinize söyleyin. Kim kaç çay içmişse bu kutuya içtiği kadar bedelini kutuya atsın" demiş.
Gel gör ki o kadar çay içilmiş, alınan çay paketleri, pet bardaklar bitmiş. Ama kutuya atılan çay parası yapılan masrafı karşılamaktan çok uzak kalmış. Yani doğru dürüst para atılmamış. Müdür de 15 gün sonraki seçimde bu düzeni kurmamış. Herkes o gün ya çaysızlığa talim etti ya da üyelerden birinin evinden demlenmiş gelen çayla çay ihtiyacını giderdi.
Yazdığım bu yazıda verdiği örneklerden hareketle, "Avrupa hayranlığı yapıyorsun. Avrupa'nın ahlakı bir işe yaramaz. Kokmuş ve çürümüş. Avrupalı para ve kanun korkusundan böyle yapıyor. Avrupa'yı beğendiysen, orada yaşayabilirsin. Bizim İslam ahlakı bize yeter” diyebilirsiniz. Böyle derseniz, bilin ki bu kadar örnek anlaşılmamış demektir. Avrupa hayranlığım falan yok. Avrupa ahlakı İslam ahlakından üstün dediğim de yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, Avrupa bunun yolunu kanun koymak ve koyduğu kanunun işleyişini takip etmekle çözmüş. Biz de işleyen bir devlet sistemini kurarak koyduğumuz kanunların uygulanabilirliğini takip ederek, denetleyerek ve gereğini yaparak pekala ahlakı sağlayabiliriz. Buna da İslam ahlakı, Anadolu ahlakı ya da Türkiye ahlakı deriz. Unutmayalım ki ahlak sorununu çözmeyen ülkelerin dünyaya örnekliği de olmaz, gelişmesi de olmaz.
Merhaba Üstadım,
YanıtlaSilYazınızı okudum ve dürüstçe söylemek gerekirse, tam da üzerinde düşündüğüm bir konuya parmak basmışsınız!
"Avrupa Ahlakı" başlığını ilk gördüğümde, yine sıkıcı bir tarih dersi ya da bol bol Latince kelime göreceğimi sanmıştım ama öyle olmamış. Özellikle Avrupa'nın o "Benim hayatım, benim kararım, sana ne?" şeklindeki bireyselliğini ele alış şekliniz çok yerinde.
Biliyorum, kimse karışmasın, herkes kendi işine baksın; bu kulağa harika geliyor. Ama bazen düşünüyorum da, o bireyselliğin içinde yalnızlık da gizli değil mi? Komşunun komşuya selam vermediği, bir sıkıntın olduğunda kapısını çalmaktan çekineceğin kadar mesafeli bir ahlak, ne kadar "insanî" olabilir? Yani, evet, trafik kurallarına harfiyen uyuyorlar, çöplerini ayrıştırıyorlar, iş ahlakları şahane... Ama ruhlarını biraz kaybetmişler gibi gelmiyor mu size de?
Aslında bu, hepimizin içinde bulunduğu bir ikilem: Özgürlük mü, dayanışma mı?
Türkiye'de veya Doğu toplumlarında eleştirdiğimiz o "mahalle baskısı", bazen de tam ihtiyacımız olan o sıcak yuvayı sunuyor. Avrupa'da ise o mesafeli düzen, sana özgür bir alan tanıyor ama aynı zamanda seni bir anda koca bir kalabalığın içinde yapayalnız bırakabiliyor.
Yani demek istediğim, Avrupa'nın ahlak anlayışı "iyi işleyen bir makine" yaratmış, ama o makinenin içinde bazen "insan" eksik kalmış gibi hissediyorum.
Sizce bu kadar katı bireysellik, uzun vadede o toplumları nasıl etkileyecek? Bu konudaki görüşlerinizi de çok merak ediyorum!
Harika bir yazıydı, elinize sağlık!
Merhabalar Nizamettin Bey, yazıma katkınız, Avrupa insanına dair endişeleriniz ve onları nasıl bir akıbetin beklediğiyle ilgili öngörünüzden dolayı teşekkür ediyorum.
SilAvrupa'ya görmüş biri değilim. Gidip gelen ya da orada yaşayanlardan dinlediklerimi ifade ettim. Belki içlerinde biraz kalsam onları nasıl bir akıbetin beklediği hakkında bir görüş serdedebilirdim. Bu konuda söyleyeceğim her şey subjektef bir değerlendirme olur.
Şu var ki toplumsal olaylarda tek doğru yoktur. Bir yeri düzelteyim derken diğer taraf ihmal edilebiliyor. Kamu düzenini sağlama, etik değerleri oturma konusunda Avrupa mesafe almış. İşleyen bir devlet sistemini kurmuş. Vatandaşını da bu sistemin içinde sisteme duyarlı adeta bir makine yapmış.
Avrupa'nın kültürü, olayları değerlendirişi bizden farklı. Duyarlılıkları da.
Avrupa insanının kurulan düzene uyum sağlamasını bireysellikten ziyade sürü psikolojisine benzetiyorum. Devlet-millet el ele bir uyum içerisinde kamu düzenini sağlamış. İnsani boyutları, dayanışma, selam ve sabahın kesilmesi, gidip gelmenin olmaması, birbirinden bir istekte bulunmaması, bireyselliğin, yalnızlara oynamanın, kendine Müslüman olmanın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bunu kimseye faydam yok. Bari zararım olmasın diye içselleştirmiş olabilirler. Belki de yalnızlara oynamadaki boşluğu kurallara uyma, duymayanlara ceza yazdırmada huzur buluyor olabilirler.
Yalnız Avrupa insanının yalnızlara oynamaya başlaması bize de yabancı değil. Bugün emekli olup yaşlanan insanların çarşı pazar gezmesi, bir otobüsten inip diğerine binmesi yalnızlığın bir göstergesi. Çünkü doğru dürüst ne evlat geliyor evine ne torun. Avrupa'daki gibi yalnız ölümler bizde de başladı. Miras ve anne babaya bakma konusundaki anlaşmazlıklar kardeşler arasındaki akrabalığı bitirmeye doğru gidiyor. Huzur evleri dolu. Çoğu sıra bekliyor. Bizdeki dayanışma iyi günde kötü günde bir arada bulunma yönüyle takdire şayan. Yalnız çoğu dayanışma balık tutmayı öğretme yerine balık yedirmeyi öğretme olarak devam ediyor. Adeta sadaka kültürü hakim bizde.
Kısaca bu dijitalleşen dünyada Avrupa'nın bizden, bizim de onlardan alacağımız güzel yönler var. Bizi ve onları nasıl bir akıbet beklediğini kestirmek mümkün değil. Şunu söyleyebilirim. Tüm dünyayı iyi yarınlar beklemiyor yönünde bir endişem var. İnşallah bu endişem gerçekleşmez. Ülkemde kişilere bağlı olmayan oturmuş bir devlet sisteminin olması en büyük dileğim.
Ahlak diye bir eğitimleri yok, ama etik konusunu ciddi olarak aileden başlayıp okul ve iş yerinde ciddi takip ediyorlar. Meraklısına not: Etik:yapılması gerekeni gerektiği şekilde yapmak
YanıtlaSilEyvallah, teşekkür ediyorum. Ahlak ile etik çoğu zaman karıştırdığımız iki kavram. Halbuki birbirinden farklı. Avrupa'nın yaptığı da ahlaktan ziyade etik.
Sil