7 Ocak 2024 Pazar

Şadırvanlarda Askı

İslam Medeniyeti dendi mi ilk akla gelen camidir. 

Cami denince de külliye akla gelir. 

Külliye denince de içinde cami, hamam, okul, hastane, yemekhane, kütüphane, yatacak yerin olduğu yerler akla gelir. 

Çoğu eski ve tarihi camilerin bulunduğu yere dikkat edersek her birinin yanında bir hamam olduğu görülecektir. Diğer bölümler zamanla ya bakımsızlıktan kendiliğinden yıkılmıştır ya da birileri yıkmıştır. 

Bu hamamlarda 7/24 sıcak su olduğundan,  hamamın bu suyu ile caminin altında borular geçirilmek suretiyle caminin ısınması da sağlanmıştır. 

Zamanla bu külliyeden eser kalmamış.

Günümüzde ise cami dendi mi, kala kala tuvalet ve şadırvanı, bir de cami görevlisine ait lojman akla gelir.

Cami tuvaletleri gelip geçenlerin tuvalet ihtiyacını giderme görevi görse de çoğu tuvaletin temizlik sorunu olduğundan mecbur kalmadıkça pek kullanılmıyor.

Şadırvanlar kullanılmaya devam ediyor. Özellikle merkez camilerinin şadırvanları namaz vakitlerinde abdest almak için bir ihtiyacı gideriyor.

Bir ihtiyaca binaen yapılan bu şadırvanların eksiklikleri gözden kaçmıyor. Üstelik bu ihtiyaçlar çok basit ihtiyaçlar.

Geçen gün merkezi bir caminin şadırvanına abdest almak için uğradım. Hava soğuk. Herkesin sırtında pardesüsü var. Abdest almak için pardesüyü çıkardım. Pardesüyü asacak ne bir askı ne de çivi bulabildim. Nedense abdest aldıktan sonra okunacak duaları şadırvanın mermerine yapıştırmayı dahi akıl etmişler ama elindekini ve sırtındaki asacak bir askı düşünülmemiş. İyi de ben pardesüyü nereye koyacaktım. 

Kucağıma alayım dedim. Abdest için nasıl eğilecektim. Şadırvanın ortasındaki demirlere atayım dedim. Ne kadar toz varsa siyah demirler üzerine çekmişti tozu. Mecburen omuzlarıma attım. Ne güzel de beceriyordum bu şekil abdest almayı. Sıra ayağıma gelmişti. Ayağımı uzatmıştım ki omuzlarımdan bir şeylerin sıyrıldığını fark ettim. Baktım pardesü düşüyor. Dur demeye kalmadan arka tarafa düştü pardesüm. Arka tarafın pisliğini, çer çöpü anlatmaya gerek yok. Bir de toz toprakla birlikte ıslaklık yok mu? Pardesü çamura belendi anlayacağınız. Bir hızla pardesüyü tekrar omuzuma aldım. Daha dikkatli bir şekilde bu sefer düşürmeden ayaklarımı yıkayıp çoraplarımı giyebildim ama bilin ki dokuz doğurdum. 

Kalkıp sıvadığım kollarımı indirdim. Pardesünün ceplerini kontrol ettim. Peçete, ıslak mendil ne varsa çıkardım. Pardesüyü elime aldım. Neresinde bir ıslaklık ve çamur bulaşıklığı varsa bir kat sildim. Olduğu kadar artık.

Ardından camiye girip namaz için camiye geçtim. Namaz mı kıldım, aklım pardesüyü düşürüşümde mi kaldı yoksa şadırvana okunacak duaları yazmayı dahi düşünenlerin, bir çivi çakmak akıllarına gelmediği mi düşündüm bilemiyorum. Allah hayırlısını versin, bir çivi çakmak akıllarına gelmeyenlerin.

Sanırım şadırvanların sütununa askı konmaması hırsızlara karşı bir önlem olsa gerek. Çünkü hırsızlar böyle yerlerde cirit atıyor. Sen abdest alırken o senin ceplerini karıştırıyor. Ne bulursa artık. Onun için kısa günün kârı. 

Tamam, hırsızlık var da abdest alırken kış günü bu pardesüyü ve ceketleri nereye koyacağız? Var mı bir öneriniz? 

Bu arada evden çıkarken aldığımız abdest gençlikte kalmış. Şimdi mecburen şadırvanlara yolumuz düşüyor. 

Emeklilere Niçin Az Maaş Veriliyor?

Emekliler bir zamanlar çalışan emsallerinden az maaş alırdı ama fark fazla değildi. 

Çalışana göre emeklinin az alması yadırganmazdı. Çünkü çalışanla çalışmayan arasında o kadar da fark olmalıydı. 

Fark fazla olmadığı için emekliliğini hak eden yaş haddini beklemeden emekliye ayrılırdı. 

Şimdi ise emekliliği geldiği halde bir zamanlar 65 yaşa kadar çalışılır mı, ben emekliliğim gelince bir gün bile durmam diyenler, çalışmaya devam ediyor. Çünkü emekli olanla, çalışan arasındaki maaş farkı emeklinin aleyhine olacak şekilde iyice açılmıştır. O yüzden kimse emekliliğe yeltenmiyor. 

Yine bir zamanlar emekliler, asgari ücretle çalışanlardan fazla alırdı. 

Kısaca bir emekliye, aldığı emekli maaşı emeklilik hayatında yettiği gibi artırıyordu da. En azından kiralar emekli maaşının altında idi. 

Emeklilerin aldığı emekli maaşları farklı farklı olsa da büyük çoğunluğu düşük alıyor. Çoğu emeklinin maaşı bir kira ödemeye bile yetmiyor. Emekli maaşını üzerine ilave etmesi gerek. 

Durum bu iken devlet düşük emekli maaşı alanlara niçin yüksek ya da yaşayabileceği bir maaşı layık görmüyor? 

Bu soruya, ülkede haddinden fazla emekli var. Bu kadar emekliyi bütçe kaldırmadığı için fazla verilmiyor denebilir. Görünen esas neden bu olsa da bu emekli bu maaşla nasıl geçinecek?

Emekliye bu maaşı uygun görmenin anlamı şudur:

Üzerimde haddinden fazla yük var. Bir de sizinle uğraşamam. 

Başınızın çaresine bakın. 

Sırtımda yüksünüz. 

Düşün artık yakamdan. 

Emekliliği siz istediniz. Bunun için çok kapı aşındırdınız. İşte emeklisiniz ve muradınıza erdiniz. Daha ne istiyorsunuz. Bu emeklilikte siz de kazandınız, biz de. Emekliliği isterken emekli olduktan sonra insanca yaşayabileceğiniz bir maaş istediniz mi? İstemediniz. Ah bir emekli olsam dediniz. Hiç sonunu düşünmediniz. 

Nazarımda yok hükmündesiniz. 

Bir an evvel ölmeye bakın. Sizi ne kadar açbeaç bırakırsam, ölüme o kadar yakınlaşırsınız. 

Verdiğimle yetinin. Yok yok yok. Anlamıyor musunuz siz. 

Hala yaşamak istiyorsanız, başınızın çaresine bakın. Gerekirse ikinci, üçüncü işte çalışın. Evinizde yaşayan kaç kişi varsa hepsi çalışsın.

Her ne yaparsanız yapın ama benden uzak durun.

Bu arada bu maaşla yaşarsanız ve bir yeni seçim daha gelmişse oyunuzu bize vermeyi esirgemeyin. Unutmayın, sizi biz emekli ettik. Biz sizin sırtınıza basarak yeniden kazanırsak size iyileştirmeyi yine biz yaparız biz. Yeter ki bizden umudunuzu yitirmeyin. Sizde bu umut bizde bu vaat oldukça aç kalmışsınız ne önemi var değil mi? Hiçbir şey yapamazsam bir defaya mahsus ödeme yaparım. Bu arada bugüne kadar sizi ve hiçbir çalışanımızı enflasyona ezdirmedik. Bu prensibimizi ve sosyal devlet anlayışımızı hiç unutmayın. 

Tek Eksiğim, U Dönüşü Yapmak

Öyle güzel konuşuyorsun ki gören, şu dünyada; senden merdi, senden korkusuzu, senden dürüstü, senden mükemmeli, senden kendinden emin konuşanı yoktur der. Adeta mangalda kül bırakmıyorsun. Sahi senin hiç eksikliğin yok mu? 

Fıkra sever misin? 

Severim. 

Eksikliğimi söylemeden bu fıkrayı anlatayım. 

Lütfen! 

"Gencin biri bir kızı sever. Kız da onu. 

Oğlan kızı babasından istemeye gider. 

Allah'ın emriyle kızı, babasından ister. 

Kızı da genci sevdiği için baba kızını verecektir. Yine de oğlanı bir teste tabi tutar.

Delikanlı, kızım da seni seviyor. Vermeye vereceğim ama önce bana kendini bir tanıt der. 

Oğlan başlar anlatmaya:

İçkim yok, kumarım yok. Sigara içmem. Uyuşturucu kullanmam.

Şu kadar evim, bu kadar arabam var. Çok param var. Şöyle ahlaklıyım, böyle ahlaklıyım şeklinde kendini bir güzel anlatır. 

Müstakbel damadını dinleyen müstakbel kayınpederin ağzının suyu akar. Bundan iyisi can sağlığı. Böylesini nereden bulacağım der kendi kendine. 

Yine de durmadan edemez. 

Damat! Anlattığına göre çok iyisin. Aradığım damatsın. Yalnız merak ettim. Senin hiç kötü yönün yok mu? der.

Damat, efendim benim tek kötü yönüm yalan söylemektir cevabını verir." ve fıkra burada biter.

Eee? Eksikliğini anlamadım. 

Efendim, benim de en büyük eksikliğim, U dönüşü yapmaktır. Benim bugünkü söylediğime değil, en son söylediğime bakacaksın. Düne değil, bugüne bakarım. Çünkü dün dündür, bugün de bugün. 

Ama ilk söylerken de kendinden çok emin söylüyorsun. Yapmam, etmem, asla diyorsun. Herkesi ikna ediyorsun. Sonra hiçbir şey olmamış gibi sanki dün bunu söyleyen sen değilsin gibi davranıyorsun. Buna ne demeli? 

İşte buna U dönüşü deniyor. Bu da benim mesleğim. Bu, adeta benden bir parçadır. Varlık sebebimdir. 

Peki, U dönüşünü yüzüne vuran yok mu? 

Bunun için büyük bedeli göze almak gerek. Anasından doğduğuna pişman ederim. O yüzden kimse cesaret edemez. 

Yalancı damat fıkrasıyla bağlantısını kuramadım. 

Yalancı damadın dürüstlüğü, itiraf edinceye kadar sürmüş. Benim ki de U dönüşü yapıncaya kadar sürüyor. Yalancı damadın foyası ortaya çıkınca sevdiği kızı alamamış ama ben ilk konuştuğumda da alkış alıyorum, U dönüşü yapınca da. Herkes ilk söylediğimden döneceğimi adı gibi biliyor ama yine de alkışlıyor. Anladım ki U dönüşü benim için bir nimettir. Çünkü bugüne kadar tüm U dönüşlerimden çok ekmek yedim.

6 Ocak 2024 Cumartesi

İnsanlık Etiği

Farklı farklı dinler ve bu dinlerin müntesipleri var. Menşei aynı olmasına rağmen Yahudiler Hristiyanlardan, bunlar Müslümanlardan, Müslümanlar bunlardan haz almaz.

Her bir dinin müntesibi kendi dinlerini hak ve bir doğru kendilerini kabul ediyor ve her biri kendine Müslüman kendine Yahudi kendine Hristiyan vs. 

Aynı şekilde Budist, Konfüçyüs, Hindular da diğerlerinden haz almaz.

Yine her din inananlarından iyi, güzel, faydalı şeyler yapmasını emir ve tavsiye ederken; kötü, çirkin ve zararlı şeylerden kaçınmasını istiyor.

Dinlerin iman ve ibadetleri bir tarafa, her biri ahlak ilkelerinden bahsettiğine göre ilahi ya da beşeri olsun, her dinin müntesibinin ahlaklı olması gerekir. Ama gel gör ki dinlerin bireyleri arasında dinlerine göre ahlaklı olanlar varsa da bu oran ahlaksızlara göre azdır. Çoğunluğu ahlaki yönünden sınıfta kalmıştır.

Farklı dinlere inananların yanında herhangi bir dine inanmayanlar, inanmış görünenler, dinlerine mesafeli olanlar, deistler, agnostist vs. olanların sayısı da az değil. Bunların içinde de ahlaklı olanların sayısı az değil.

İster dine inansın, ister inanmasın, her inanç ve inançsız arasında ahlak ve ahlaksızlık var.

Burada ahlakın kaynağı din midir ya da ahlak doğuştan mıdır sorusu akla gelebilir. Dinsiz ve dine mesafeli olanlar arasında da ahlaklılar olduğuna göre dinin kaynağı doğuştandır dense yanlış olmaz.

Ahlakın kaynağı din, toplum veya doğuştan olsa da bugün dünyanın en büyük eksikliği, herkesin özlemini duyduğu ahlaksızlığın baskın olması. Aynı şekilde herkes ahlaksızlık aldı başını gitti şeklinde dert yanıyor.

İnsanlara, dinler şu ahlaki ülkelerden bahsediyor dense ben bir dine inanmıyorum ya da bu ahlaki ilke bana şu dini hatırlatıyor. O yüzden yerine getirmeyeceğim diyebilir.

Ayrıca her din, müntesibinden inandığı dinin ahlak ilkelerine uymasını istediği halde dinlerin bir yaptırımı olmadığı için ahlak ilkeleri, dinlerin kitaplarında yazdığıyla kalıyor. Dinlerin emir ve tavsiyeleri ve ahlak ilkeleri bir tavsiyeden öte geçmiyor. Kimisi ahlaklı, kimisi ahlaksız olmaya devam ediyor. 

Yazdıklarımdan, dinlerin inananlarını ahlaklı yapmada yetersiz kaldığı anlaşılır. Bir de dinler eskiye oranla etkisini kaybetmeye başladı. İnsanlar hiç olmadığı kadar inandığı dinlerine mesafeli. Yakın bir gelecekte dinlere yer olmadığı nicedir dillendiriliyor.

Hoş, dinler etkisini devam ettirse bile hepsinde ahlak ilkeleri üç aşağı beş yukarı ortak olsa da dinlerin birleştirici değil, ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir yönü var. Daha doğrusu dinlerin inananlarında böyle bir durum söz konusudur. Kısaca dinler ve dinlerin müntesipleri bir ortak noktada buluşamaz.

Bu durumda ne yapılmalı? İnsanlık, ahlaka susamışlığını nasıl giderecek?

İnsanlık ahlak ve etik kurallarda samimi ise işe hiç dinleri karıştırmadan insanlığın ortak noktası baz alınabilir. Bu da insanlıktır. Tüm dünya halkları “İnsanlık Etik Değerleri” başlıklı bir ortak değerde buluşabilir. İnsanların nasıl davranacağı maddeler halinde yazılır. Bu maddeler belli bir yaşa gelince her insana okutulup imzalatılır. Okuyup imzaladığı ilkelere uymayanlara insanlık suçu işlemesinden dolayı belli müeyyide ve yaptırım uygulanır. Yaptırımın olduğu yerde sonuç alınır.

Demokrasilerde Sandığın Anlamı

Sandık demokrasilerde vazgeçilmezdir. Süresi içinde seçmenin önüne gelir. Sandıktan en fazla oyu alan ülkeyi diğer sandığa kadar yönetir. 

Bu yönüyle bakıldığında sandık demek demokrasi demek, demokrasi de sandık demektir. 

Uygulamada üç tur sandık vardır. Bir tanesi rakibin olmadığı, mevcut yönetimin yeniden iktidar seçileceği sandıktır ki bu tür sandık iktidar değişiminden ziyade mevcuda bir güvenoyu demektir. Genellikle krallık ya da tek adam rejimlerinde görülür. Buralarda ülkeyi yöneten tek adamdır. Ölünceye kadar sandıktan çıkar. Kendi öldükten sonra ülke yönetimini aileden biri yine sandık yoluyla devralır.

İkinci bir sandık türü ise ileri demokrasilerde görülür. Sandıktan kıl payı çıkan, ülkeyi yönetir. Yönetirken yapacakları bellidir. Çünkü işleyen bir demokrasi vardır. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla; kanun, kural, teamül ve etik değerlere göre ülke yönetilir. Bu tür sandıklarda maceraya yer yoktur. Ülkeyi yöneten hem partisi hem muhalefet hem de devletin ana kurumları tarafından izlenir ve denetlenir. Ülkeyi yöneten yanlış ve hata yaparsa gereği sandık gelince yapılmaz. Yetkili ve sorumlu olan sandığı beklemeden istifa eder. İstifaya yanaşmayan olursa devlet tüm aygıtlarıyla harekete geçer. İstifa etmemede ısrar eden bu durumda er veya geç gereğini yapar. Yaptığı yanlış, istifa ile ödenmez. Yargı harekete geçer. Gereğini yapar. Hasılı bu tür demokrasilerde işleyen bir sistem vardır.

Demokrasiyi özümseyememiş ve demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla yerleşmemiş, gelişmekte olan denen ama gelişme gibi bir derdi olmayan ülkelerde ise sandık her şeydir, çok şeydir ve tek şeydir. Yeter ki biri sandıktan zaferle çıksın. Ülke onundur artık. Asar da keser de. Hakkında istediği kadar eleştiri, şayia olsun, ülkeyi isterse batırsın. Süre gelinceye kadar istifa düşünülmez, yeni seçime gidilmez, mahkemeler hesap sormaz. Ne sandıktan önce ne de sonra. Adeta astığı astık, kestiği kestiktir. Tepeden tırnağa kadrolaşır. Bürokrasi elinde şamar oğlanıdır. Atanmışın ne sözü olur ne hakkı. Yerinde durması sandıktan çıkanın iki dudağı arasındadır. Çünkü seçilmişin emrindedir. Seçilmiş ne yaparsa, ona neyi layık görürse kabullenmek zorunda. Bir karar bir icraat bir söz ve eylem ülkenin aleyhine olurmuş. Hiç problem değil. Yeter ki seçilmiş bir daha seçilsin. Yeni ve tekrar seçilmek için her yol mubahtır. Kimse seçilmişe hesap sormaz. Aksine seçilmişe hesap verilir. 

Adeta bir güçtür sandık böyle ülkelerde. Bu gücün karşısında ne halk durur ne polis ne asker ne bürokrasi ne mahkeme ne de devletin herhangi bir kurumu. Karşı çıkmaya kalkan olursa anasından doğduğuna pişman edilir.

Bu tür ülkelerde işleyen bir sistem yoktur. Daha doğrusu sistem yoktur. Tek sistem sandıktan çıkanın iki dudağı arasında çıkandır. Maceranın her türlüsü makul kabul edilir. Çünkü sandıktan çıkmıştır.

Bu tür ülkelerde kutuplaşma ve trollük yaygındır. Olgudan ziyade algılarla siyaset yapılır. Korku ve yıldırma siyaseti hakimdir.

Süresi içinde sandığa gidilir. Ama kimse sandıktan sürpriz beklemez. Çünkü sandığın alternatifi olmaz. Daha önce çıkan tekrar çıkar. Buna rağmen sandığa katılım yüksektir. Çünkü ya sandıktan bir başkası çıkarsa ya da aynısı çıkarsa korkusu pompalanır. Hasılı bu tür ülkelerde sandık birilerinin saltanat sürmesi içindir. Ceremesini daima halk çeker.

4 Ocak 2024 Perşembe

Ah, Şu Gözümüzü Kör Eden Aşk!

Birileri ülke ülke 2023 enflasyon rakamlarının yer aldığı bir listeye yer vermiş. 

Listeye göre genç Cumhuriyet yüzüncü yılında yirmi ülkeye fark atarak enflasyonda hepsinin toplamından daha fazla bir enflasyona imza atarak bu alanda kırılması zor bir rekora imza atmış ve yirmi ülke toplamında enflasyon şampiyonu olmuş.

Bu liste sosyal medyada paylaşılıyor. Paylaşanlar da enflasyonu dert edinenler. Sessiz çoğunluk yine bildiğiniz gibi sessiz ve görmezden geliyor. Keşke sessiz kalarak ve görmezden gelerek sorun ortadan kalksaydı, millet olarak hep susma orucuna başlardık. 

Hoş, konuştuğumuz zaman da değişen bir şey yok. İmam nasılsa bildiğini okuyor ve iş varacağına varıyor. Ceremesini de "Kürt Memed" misali vatandaş çekiyor. 

Geçen yıl yıllık enflasyonumuz sanırım daha yüksekti. Bereket geçen yılın sonunda böyle karşılaştırmalı bir enflasyon listesi görmedik. Öyle zannediyorum, geride bıraktığımız ülke sayısı yirmiden fazla olurdu. Belki de geçen yıl da yayımlanmıştır da ben görmemişim. 

Neyse biz geçen yılı enflasyon şampiyonluğun kaç ülkeyi geride bıraktık merakını bir tarafa bırakalım. 2023 enflasyon şampiyonluğumuza gelelim. 

Bir defa gülünecek ve ayıplanacak bir durum değil. Bu duruma gelme suçlusu da arayacak değilim. Olan olmuştur zira. Bu aşamadan sonra yapılması gereken, bu sonuç niçin çıktı? Hangi sebep ve saikler bu yüksek enflasyonda etkili oldu? Neleri yaptık, neleri yapmadık? Önümüzdeki yıl bu yüksek enflasyondan nasıl kurtulabiliriz? Diğer ülkeler yüksek enflasyondan nasıl kurtulmuşlar üzerine kafa yormamız lazım. Diğer ülkelerle kıyaslanan bu listenin faydası da budur. 

Ama nerede?

Sosyal medyada paylaşılan bu listeyi nasılsa bir arkadaş bir WhatsApp grubuna göndermiş. Grup üyelerinin hepsi de fakülte mezunu. 

Fakat gel gör ki böyle bir konuşma ve fikir testisi yok. Hata ve yanlışlara parmak basmak yok. Tespit ve çözüm önerilerine sıra gelmeden savunmacı refleks zuhur ediverdi hemen. 

"Enflasyon istersen dibe vursun. Oyumuzu buna değil de falana, falana mı verecektik? Söyleyin" demez mi biri. Halbuki beklenen, şu şu gerekçelerle yüksek çıktı. Mücadele ediyor. Geçen yıla göre düştü bakın. Daha da düşecek diyebilirdi. Üstelik bunlar enflasyonu yüksek çıkardı. Oyunuzu bunlara değil de şunlara verin diyen var gibi. Hakikaten neyin kafasını taşıyoruz böyle diyerek. 

Bir başkası, "Ocak 2024 maaşınız kaç dolar? Hesaplayanınız var mı" deyiverdi listeyi görünce. Sanki maaş hesabı yapan, maaşlar yetmiyor diyen var gibi. Üstelik konu maaşlar değil, yüksek enflasyon. Yüksek enflasyonu da çelik ithalatından kaynaklı sorunun atlatılamadığına bağlamadı mı? Helal olsun. 

Bir başkası, “Ne olursa olsun ben seviyorum" demez mi? Sanki sevme, nefret et diyen var gibi. Belli ki eleştirmeyi nankörlük görüyor. Halbuki tenkit iyiye gidilmesi için elzemdir. Ah şu sevmekle eleştirmeyi bir ayırabilsek, sevdiğimizi de eleştirebileceğimize, bunun sevmemize mani olmadığını bir anlayabilsek... 

Bir başkası, 2000 öncesi koalisyon hükümetlerinde hükümetlerin ne kadar beceriksiz olduğunu, zam olarak memura ne kadar az zam verdiğini yazdı. Sanki beceriksizlik ise bunu başkaları da yaptı. Biz de yapsak ne olur demek istedi. 

Hasılı bir sorunun sebeplerini fakülte mezunları arasında tartışamadık bile. Kahrolası önyargımız, kahrolası tarafgirliğimiz, kahrolası savunmacı refleksimiz, kahrolası ölümüne sevgimiz, kahrolası başkasından korkumuz tüm bunlara mani oldu. 

Tüm bunları görünce enflasyon şampiyonu olduğumuz listeyi görmezden gelen sessiz çoğunluğa sevgim bir kat daha arttı.

Ne Zaman, Nasıl Kurtuluruz?

Siyasetten çok şey beklemediğimiz zaman, 

Siyasileri kurtarıcı görmediğimiz zaman, 

Siyasilere demokratik tepkimizi gösterdiğimiz zaman, 

Sandığın her şey olmadığını kabul ettiğimiz zaman, 

Yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığına kavuştuğumuz zaman, 

Siyaset kurumu, eşit şartlarda ve alternatifler arasında bir yarış olduğu zaman, 

Devletin kurum ve kuruluşlarında eşgüdüm, uyum, birbirini denetleme, birbirini tamamlama ve istişare olduğu zaman, 

Devlet yönetiminde ortak akıl hakim olduğu zaman

Devlet yönetiminde maceraya yeltenilmediği zaman, her kim yeltenirse ne yapıyorsun, az dur hele dendiği zaman, 

Devletin tüm kurum ve kuruluşlarında, tıkırında işleyen bir sistem kurduğumuz zaman, 

Devlet ve ülkenin menfaatini, siyasilerin kazanmalarının üstünde tuttuğumuz zaman, 

Devlet yönetiminde devri sabık uygulamadığımız zaman,

Gücü, kuvveti, makam ve mevkii, statüsü ne olursa olsun, yanlış yapandan hesap soracak makamları oluşturduğumuz ve adalet sistemini kurduğumuz zaman,

Tepeden tırnağa kadrolaşma yoluna gitmediğimiz zaman, devletin her kademesinde bu ülkenin farklı renklerine yer verdiğimiz zaman, atama ve yükselmelerde sadakatten ziyade ehliyet ve liyakati esas aldığımız zaman,

Devletin her kademesinde tek taraflı bir mekanizma olan istifa müessesesinin işletildiği zaman,

Hakkında iddia ve itham olan devlet görevlileri hakkında objektif bir inceleme ve araştırma yapıldığı ve gereği yapıldığı zaman,

Kazanmak uğruna halkı kutuplaştırmadığımız zaman,

Halkın bir kesimini öcü göstermediğimiz zaman,

Korku ve enkaz siyaseti yapmadığımız zaman,

Algı siyaseti yerine olgu siyaseti yaptığımız zaman,

Bu ülkenin ana ve asli unsuru olarak sadece kendimizi ve zihniyetimizi görmediğimiz zaman,

Devletin hangi kademesinde çalışırsak çalışalım, görevimizi tadında ve kıvamında bıraktığımız ve kendimizi bulunmaz Hint kumaşı görmediğimiz ve görevimizi başkasına bıraktığımız zaman,

Başta siyaset olmak üzere her alanda alternatifler ürettiğimiz zaman,

Toplum olarak yanlışlara ortak tepki verdiğimiz ve birbirimizin hakkını savunduğumuz zaman,

Yanlış yapan için bizden diye sessiz kalmadığımız zaman,

Hangi düşünce ve görüşte olursak olalım, birbirimize empati yaptığımız, saygı duyduğumuz ve hiçbir görüşün trolü olmadığımız zaman,

Eleştiriye açık olduğumuz zaman, 

Tespitlere, içimize sinmese de işimize gelmese de eyvallah deyip çözüme odaklandığımız zaman,

Başkasının gözündeki çöpü görürken kendi gözümüzdeki merteği de gördüğümüz zaman,

Siyaseti siyasilere bırakıp kendi işimize yöneldiğimiz zaman,

Her alanda çeneyi bırakıp ülke için katma değer ürettiğimiz zaman...