10 Haziran 2023 Cumartesi

Mutluluğun Yolu

Bugün 60'ı devirip 61'den gün aldım. Acı tatlı günler geçirdim. Derlenip kederlendim. Zaman zaman zevkten dört köşe oldum. Düşe kalka bugüne geldim. Gördüm ki geçmez dediğim günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalamış ve 60 yılı geride bırakmışım.

Her yeni gün dünün muhasebesini yapmak gerektiği gibi her geride bırakılan yılın da muhasebesini yapmak gerektiğini düşünüyorum. 

Geriye dönüp baktığımda yapmasaydım dediklerim, bugün olsa yine yaparım dediklerim gözümün önüne geliyor. Pişmanlıklarım var ve iyi ki yapmışım dediklerim var, bir de nötr kaldıklarım. Bir hayat mücadelesi içerisinde olası her şey var. İniş, çıkış, rutin hayat, sevinç, keder, hayattan zevk alma ve almama...

Hayatımın içinde slogan, hamaset ve İslamcılık dönemi var. İslam’la yattım. İslam’la kalktım. Referansım hep İslam, ayet, hadis, İslam tarihi oldu. Savunduklarımda samimi idim. Yeter ki attığım sloganlar ve ayaklarım yere basmadan yansıttığım hamaset; adalet dağıtacağına, huzur ve mutluluk getireceğine inandığım İslamcılık yeryüzüne hakim olsun, herkes görsün ve bilsin düşüncesini taşıdım.

Geldiğim nokta itibariyle teoride mükemmel görünen savunduklarımın uygulamada içi boş birer hamaset olduğunu yaşayarak, görerek öğrenmiş oldum. İslam diye bilip anlattıklarımın çoğunun hurafe ve öğretilmiş ezberler olduğunu gördüm. Nicedir lügatimde slogan ve hamasete yer yok. Her gördüğüm sakallıyı amcam görmüyorum artık.

Geldiğim nokta, toplumda ve çevremde karşılığı olmayan bir nokta. Ya ikna kabiliyetim yok ya geldiğim nokta yanlış ya da karşımda beni anlamayan koca bir duvar var. Buna da üzülmemek elde değil.

Bu geldiğim noktadan kurtulabilmek en büyük gayem. Ne zaman ki kurtulurum, işte o zaman mutluluğuma diyecek olmaz.

Başarabilirsem, geri kalan ömrümü mutlu olarak geçirmek isterim. İşte reçetesi:

Uydum imama der gibi uydum kalabalığa demek. Kalabalık derken her gördüğüm kalabalığa değil, güce dayanan ve sesi gür çıkan kalabalığa.

Kendi fikrim, zikrim ne varsa dışa yansıtmamak, içeride saklamaktır. Kahrolsun benim fikirsiz, ferasetsiz ve basiretsiz fikrim.

İtirazıma itirazım olacak.

Büyüklerimin, etkili ve yetkili kişilerin her yapıp ettiğinde ve dediğinde bir hikmet aramak.

Görmemek, işitmek ve tepki vermemek. Neyi, nasıl görmem gerektiğine dair üstatlarından ders almak. Bir nevi üç maymuna oynamak.

Eleştirinin yapıcı olanına dahil asla geçit vermemek.

Hikmetin sual olunmaz büyüklerim bir erkek deveye dişi diyorlarsa, o deveyi dişi kabul etmektir. (Bu erkek devenin dişi kabul edilmesi tek taraflı değildir. Her tarafın erkek devesi dişidir. Her iki kesimin de bu konuda piri Muaviye’dir.)

Hep hayal aleminde yaşamak ve ayaklarım yere basmamak.

Göreceksiniz gökte aradığım huzur ve mutluluk kendiliğinden tıpış tıpış ayağıma gelecektir.

9 Haziran 2023 Cuma

Milli Paramızın İtibarı

Bir milletin var olması için uğruna can verilecek vatan ne kadar önemli ise bağımsızlığın sembolü bayrak da o derece önemlidir. Ne vatansız yaşanır ne de bayraksız olunur.

Bağımsızlığın önemli bir diğer unsuru da ekonomik bağımsızlıktır. Maddi ve manevi gelişmişliktir. Kendi kendine yeten, üretim fazlasını ihraç ederek cari fazla oluşturan, borçla yaşamayan, peşin satan gibi oturan, borç alınacaksa da karşılığı olan ya da döndürülebilir bir borcu olan, borç alırken tefeci faiziyle borç almayan, gelir gider dengesini gözeten, insanına iş istihdamı üretebilen, insanının gözü dışarıda olmayan, insanına geçim sıkıntısı yaşatmayan, geçim derdi birinci önceliği olmayan, güne ve yarınlara güvenle bakabilen, önünü görebilen, piyasası güven veren, ekonomik krizlerde komaya girmeyecek, parası pul olmayacak bir gelişmişlik...

Ekonomik gelişmişliğini tamamlayamamış devletler için toprağı ve bayrağı olsa da tam bağımsızlığından söz edilemez. O ülkenin parası da ekonomisine paralel şekil alır. Güçlü bir ekonomisi varsa o ülke güçlü ve ağırlığı olan bir ülke olur. Cari açığı olmadığından parası da değerlidir. En azından değerini korur ya da küresel krizler karşısında parasının alım gücü fazla değer kaybetmez.

Para her şey değil ise de para -önemli- bir  şeydir. Çoğu kapıyı açar. Aynı zamanda bir devletin ve milletin namusudur. En azından milli parasıdır. Onun değerini korumak, alım gücünü düşürmemek devletin en önemli görevleri arasındadır. Çünkü milli para bu milletin itibarıdır.

Milli paramızın itibarını koruyup kollamada görevimizi yapıyor muyuz? Maalesef buna evet dememiz mümkün değil. Gelmiş geçmiş hiçbir hükümet, para politikasında ve paranın itibarını koruma konusunda başarılı olamamıştır. Paramız, zayıf hükümetler zamanında çıkan kriz dönemlerinde hep devalüasyona uğramıştır. En güçlü hükümetler zamanında ise kontrollü devalüasyona izin verilmektedir.

Devalüasyon demek paranın alım gücünün düşmesi, enflasyon ve hayat pahalılığı demektir. Gizli ve modern hırsızlık demektir.

İşin ilginci bu ülkede paranın değersizliği istenmemekle beraber paranın çok değerli olması da istenmiyor. Çünkü paranın çok değerli olması ihracatı düşürmektedir.

Geldiğimiz nokta itibariyle milli paramız kimseye güven vermiyor. Az parası olan parasının değerini korumak için döviz alma yoluna gidiyor. Binlerce insan parasını bankalarda döviz hesabında tutuyor. TL’nin daha da pul olmasını -geçici süre de olsa- duraklatmak amacıyla kur garantili mevduata bile geçildi. Bunun da kesin çözüm olmadığı, seçimden sonra dövizin yeniden yükselişe geçmesi göstermektedir.

Sonuç olarak gelir gider dengesini sağlayamamak, milli paranın en ufak bir dalgalanmada felç olması, sürekli enflasyonla yaşamamız, ya bu millete biçilen bir roldür. Eğer böyleyse rolümüzü iyi oynuyoruz. Ya coğrafyanın kader olduğu gibi bu para da bizim bir kaderimizdir ya da hükümetlerin uyguladığı para politikalarının iflas ettiğini, bu iflasa rağmen iflası önleyecek politikaların bilerek veya bilmeyerek geliştirilmediği ortadadır. En başarılı hükümetlerin ekonomi ve milli para konusunda gösterdikleri başarı karnesi, pansuman tedbirlere dayalı geçici sahte bahardan ibarettir.

Sonuçta milli paramızın aşırı değer kazanması da istenmiyor, aşırı düşmesi de. Ortasını bir türlü bulamadığımız milli paramız, iki ucu b.klu bir değnek gibidir. Olan da orta ve dar gelirli insanımıza oluyor. Özellikle hiper enflasyona maruz kaldığımız dönemlerde bu ülkenin öp öz insanı hayat pahalılığından dolayı geçim sıkıntısı yaşarken, yabancılar için bu ülke sudan ucuz oluyor.

Geçmişten günümüze bu sorunun çözülemeyip kangren olması bu ülkenin bir ayıbıdır. Bu ayıbın büyüğü de ülke yönetiminde söz sahibi olan gelmiş geçmiş yönetimlerdir.

Bu ülkeyi sevmek, bu ülkeye hizmet etmek bu ülkeyi kendi kendine yeten bir ekonomi haline getirmek, paramızı gurur duyacağımız seviyede tutmak, bunun için radikal tedbirler almak bu ülke yöneticilerinin en asli ve öncelikli görevidir. Bu görev ötelenemez. Zira bu, milli bir görevdir. Paramızın değerini korumak vatanseverliktir, gerçek milliyetçiliktir. Aksi kuru hamasettir.

7 Haziran 2023 Çarşamba

Umurumdaydı Sanki!

Türk lirası karşısında dolar 23 lirayı, Euro  25 lirayı geçti. Gram ram altın 1500 liraya doğru koşuyor. Ne dersin buna? 

Çok da umurumdaydı sanki. Ne dövizim ne de altınım. Bugüne kadar ne dövizle maaş aldım ne de altınla. TL dövize endeksli ise de TL hala geçer akçe bu ülkede. Tüm bunlarda bir gariplik görünmüyor. 

Bunda gariplik yoksa gariplik nerede? 

Esas gariplik dövizin 19 lira gibi yerde çakılıp durmasıydı zaten. Yerinde sayanı Allah da sevmez kulu da. Hareket olacak ki bereket olsun. Hazır seçim bitmişken işi gücü olmayana ve işi gücü dövizle olana da konuşacak gündem olmuş olur. Hem hareket etmeyip de ne yapacaktı. Seçimden nice önce baskı yapıldı. Sabit tutuldu. Seçim de geçtiğine, bir diğer seçime daha aylar olduğuna göre yükselecek elbet. 

Ciddi olamazsın? 

Hiç olmadığı kadar. 

Ama bu yükselişte sen de etkileneceksin. Çünkü TL'nin döviz karşısında düşmesi girdi maliyetlerine yansıması demektir. Bu sana hayat pahalılığı olarak geri dönecek. 

Dövizin koşar adım gitmesiyle bu durum fiyatlara yansırmış. Hayat pahalılığı artarmış. Milletin alım gücü azalır ve geçim sıkıntısı çekermiş. Çok da umurumdaydı sanki. Zaten alıştık fiyatların yükselmesine. 

Şaka yapıyorsun? 

Hiç bile değil. 

Nasıl umursamazsın. Böyle duyarlılık mı olur? 

Ne yapmamı istersin? Bir şeyler söyle. Olmaz falan de. 

Neye yarar. İpin ucu bende değil ki. 

Kimde ya? 

Söylemem. 

Niye? 

Ben aklımı peynir ekmekle yemedim. Bırak gittiği yere kadar gitsin. Başa ne gelecekse çekelim. Beni esas üzen, yaşlı bir amcanın durumu.

Ne varmış onda?

Bir kamu bankasında sıra bekliyorum. Benden önce yaşlı amcanın veznedar ile konuşmasına şahit oldum. Döviz hesabındaki parasının tamamını çekmeye gelmişti. Kasadaki görevli sebebini sordu. Siz faizi fazla vermiyorsunuz. Başka bankaya yatıracağım dedi. Parasını kuruşu kuruşuna alıp hesabını kapattırdı.

Ne var bunda?

Ne olacağı var mı? Amca dövizi TL olarak aldı. Diğer bankaya yatırıncaya kadar parası eridi...

Raf Ömrü

Aşağıdaki yazı, çiçeği burnunda depremzede bir öğretmenin içinden dökülenler. İçinde, kalemine ve diline dökemediği daha neler barındırıyor, kim bilir. Ancak yaşayan bilir.

Kıyametin küçük bir provası olan deprem, kendisini beş katlı bir binanın üçüncü katında uyurken yakalar. İlk iki katı çökmüş binanın patlayan duvarından atarak kurtulur. Ortalık toz duman, iliklere işleyen buz gibi hava, zifiri karanlık bir gökyüzü. Ayağında ne ayakkabısı var ne soğuktan kendisini koruyacak paltosu ne gidecek yeri ne de sığınacak bir evi. Uykuya dalmış şehrin ölü şehre döndüğünü hakka’l yakin yaşar, öbür dünyaya tıpkı diğer depremzedeler gibi gider gelir.

Kurtulanlar can havliyle ne yaptığını bilemeden sağa sola yalın ayak koşuşturur.

Beş arkadaş bir arabaya atlayıp bu ölü şehri terk etmeye karar verirler.

Arabayı nereye sürseler yollar kapalı olduğu için geri dönüyorlar. Maraş üzerinden Kayseri tarafına giden açık bir yol bulurlar ama hava muhalefetinden gitmek ne mümkün. Yanlarında arabanın dışında beş kişinin ortaklaşa kullandıkları bir terlik var.

Öğretmenin deprem bölgesinden Konya’ya gelişi 26 saat sürer.

Oturduğu binanın çöken ilk iki katı onlarca tanıdığına mezar olur. Arkadaşlarından ölenler var. Ölenler belki de kurtulup gitti. Belki de esas ölüm depremi bizzat yaşayanların yaşadıkları ve hala üzerinden atamadıkları şok olsa gerek.

Mesleği, meşrebi, cinsiyeti ne olursa olsun, Allah kimseye böyle acı vermesin, kimseyi depremle imtihan etmesin.

Sizi depremzede öğretmenin yazısıyla baş başa bırakıyorum:

Raf Ömrü

“Büyük felaketleri çoğunlukla ekran karşısında izlemiş biri olarak empati yapabildiğimi düşünürdüm. Oysa bu tür felaketleri uzaktan empati ile anlamak imkansızmış.

İki haftalık tatilin dönüşünde, pazartesi sabahı pencereden kar yağışını izlemeyi bekliyorduk. Ancak öyle olmadı.

Bulunduğumuz konumlarda sadece dehşete şahitlik edebildik. Evler, apartmanlar, devasa büyüklükteki kamu binaları ve daha sayamadığım bir sürü şey sanki içinde hiç can yokmuşçasına toprak olmuştu.

Boğazlarımızda içtiğimiz suyun  dahi geçişine izin vermeyen çaresizlik düğümü vardı. Sanırım yaşadığım en uzun geceydi.

Sokaklardaki bağırış sesleri, enkaz başında bekleyen ana baba feryatlarından daha mı acıydı bilinmez ama tüm sesleri içine alan ve gecenin karanlığını yoğunlaştıran tek şey, bitmek bilmeyen deprem uğultusuydu.

Canımızı kurtarmaya bile gücümüzün yetmediği o felakette, yaşadığımız dünyanın hiç güvenli bir yer olmadığını anlamıştık. Ve bu hayatımızın anlamını, gayesini, olayları kontrol edebilme duygusunu tamamen buharlaştırıp yok etmişti.

Yoğun bir güven kaybı ve yas duygusu içindeydim. Kaybettiğim arkadaşlarımın, maddiyatı olan eşyalarımın, maneviyatı olan fotoğraflarımın yanı sıra yaşam tarzımın belleğinin anlam kaybımın yasıydı bu.

Şimdilerde ise Nurdağı’nda 21m²lik bir konteynere alışmaya çalışıyorum. Yeni bir hayat kurmak için çabalıyorum. En ufak tıkırtıda korkudan uyuyamadığım geceler oluyor.  Daha bana "kendine güveniyor musun? Yapabilir misin?" demeden geri dön dediler. Depremler hala devam ediyor, eski tadı kalmayan öğretmenlik hayatıma devam etmeye çalışıyorum.

O geceden bu güne hızlı bir geçiş oldu biliyorum.

Sahi unutmuşum, Türkiye unutmak için güzel bir bahçeydi. Yaşadığımız felaketin raf ömrü bu kadarmış demek ki. Keşke insanlara yeniden yaşama dönme gerekçelerine ikna edebilsek, yeni imkanların varlığına inandıran bir ruh uyandırabilseydik, keşke bu kadar zor olmasaydı... En azından raf ömrü o zaman dolsaydı.

Her neyse acı güzel bir öğretmendir. Bizi değiştirir ve bizde olanı açığa çıkartır. Dilerim milletimizin bu derin matemi; içimizdeki empati duygusunu, şefkati, saygıyı ve nezaketi ortaya çıkarır.

Unutmayalım, ders çıkaralım...”

Büşra Yıldız 

6 Haziran 2023 Salı

Rakiplerim Sağ olsun!

Çok yıpranmış olmanıza rağmen bu kadar partinin içinden sıyrılıp nasıl başarı gösterebiliyorsunuz? 

Rakiplerim sağ olsun. Onların sayesinde hep ayaktayım. 

Rakip diyorsun. Onlar seni yenmek için değil mi? Yanlışınız var.

Görüntü öyle. Ama her biri benim için çalıştı.

Yani senin adamın mı?

Tam öyle değil ama sonuç itibariyle öyle de denebilir. 

Biraz açar mısın?

İçlerinde ne uzayıp ne de kısalan en büyükleri var. O kadar karşıma çıktı. Hepsinde yenildi. Bu sefer karşıma kazanacak aday çıkarmaya kalktılar. Haydi çık karşıma dedim. Beni seviyor, bak beni istiyor dedi. Geliyorum deyip çıktı karşıma. İşte o zaman maça bir sıfır önde başladım. Çünkü tam dişime göre. Evire çevire yeniyorum hep. Karşımda hep yenilmesiyle demokrasi oyununa katkısı büyüktür. Karşı olmasam, heykelini dikerim. Zira sayesinde hep ayaktayım.

Bu aday sayesinde mi kazandınız?

Yanında yer alanların da katkısı büyüktü. Her konuştuklarıyla bana çalıştılar. Benden kaçan oyları tekrar bana kovaladılar. Biri yarış boyunca halam dedi durdu. Halasını iknaya uğraştı. Oy birliği olmazsa kriz çıkar dedi. Öbürü milletin gözbebeği gökte havalananlara kafayı taktı. Ayağına dolandı. Bir de seçmeninin bir kısmını sandığa getiremeyiz dedi. Bir diğeri kazanacak aday değilsin deyip önce çekip gitti, ardından geri geldi. En önemlisi de daha dereyi görmeden paçalarını sıvamalarıydı. Miras ve ikbal peşine düştüler. Terör örgütü de söz ve eylemleriyle yanımda idi. Terörle bağını kesmeyenler de hakeza. Ben Allah’tan bir göz istedim. Onlar bana iki göz verdi. Terörle vurdum onları. Terörü gören ağır ekonomik krizi unuttu. Bir diğeri de benden kaçan seçmenin kime gittiğini iyi test ettim. Onları havuzuma aldım. Benden kaçan diğer ortaklar sayesinde bana geri geldi. Onlar ise oy ağırlığı olmayanlarla yola çıktı. Katkı sunamadıkları gibi yük oldular.

Seçime bu şekil girdiniz.

Evet, en zor seçimi rakiplerimin sayesinde bir kez daha kazandım. Onlara kızdığıma bakmayın. Onlara minnettarım. Yanımda olsalardı, bana bu derece katkı sunamazlardı.

Ama efendim, çok çalıştılar. Durmadan dolaştılar.

Doğru, benden fazla koşuşturdular. Benden çok çalıştılar. Ama hepsinin çabası beyhude çaba idi ve bal yapmaz arı gibiydiler. Hepsi bilmeden bana çalıştılar. Kaş yapayım derken göz çıkardılar. Hatta bu yaptıklarına karşı hiç sahaya inmesem olurdu. Çünkü kırdıkları her pot bana oy olarak geri döndü. Bana hiç oy vermeyecek bile kötünün iyisi deyip gelip bana oy verdi. Sayelerinde küllerimden yeniden dirildim. Hasılı bana bir kez daha zirveyi teslim eden bu ezeli rakiplerime minnettarım. Seçme imkanım olsa, yine aynı rakipleri seçerim. Sağ olsunlar, var olsunlar. Allah başımdan eksik etmesin.

Yeni Kabineye Dair

Yapılan yeni seçimlerin ardından iki bakanın dışında kabine de yenilendi. Öncelikle yeni hükümetin ülkemize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Yeni hükümet sistemine göre bakanlar çok önemli olmasa da açıklanan listeye dair kanaatim olumlu. Düşünülmüş ve özenle seçilmiş bir liste izlenimi edindim. Kabinenin yeni simalarının çoğunluğu yeni yüzlerden oluşuyor. İçimde başarılı olacaklarına dair kuvvetli bir kanaat var. İş üzerinde bakanları icraatlarıyla görünce daha iyi tanımış olacağım ama onlara dair olumlu izlenimimin doğru çıkması en büyük temennimdir. Çünkü başarılı olmaları ülkenin hayrınadır.

Yeni atanan bakanların çoğunu tanımasam da yüzlerinden devlet adamı ciddiyeti edindim. Hepsinin siyasi bir görüşü var ve iktidardaki parti ile organik ve inorganik bağlarının olmasında bir sakınca yok. Mevcut yeni sistemin bakanları önceki sistemin bakanları gibi değil, dışarıdan atanıyorlar. Siyasetle uğraşmaktan ziyade icraatlarıyla öne çıkmalarında fayda var. Çünkü bu yeni sistemde bakanlar teknokrat işlevi görüyor. Temennim odur ki bir önceki İçişleri Bakanı gibi siyasetin içine dalmazlar. Dillerinden ziyade elleri ve eserleri konuşulur.

Birkaç örnek vermek istersem, İç İşleri Bakanlığına getirilen kişi, bugüne kadar şaibeden uzak başarılı bir valimizdir. Yüzünden devlet adamı ciddiyeti okunuyor. İsabetli bir seçim. Hem başarılı olacağına inanıyorum hem de daha önce tartışmanın odağı haline getirilen bakanlığını şaibelerden uzak tutacağını düşünüyorum. Emniyet, huzur ve güvenden sorumlu bakanlığa sükunet getirecektir.

Devir teslim esnasında bir oh çeken Hazine ve Maliye Bakan’ının yerine atanan Mehmet Şimşek’in de bakanlığına bir ciddiyet getireceğine, müdahale edilmediği takdirde ekonomiye çekidüzen vereceğini düşünüyorum. Sayın Şimşek işini seven, işini yapan, çok konuşmayıp işine yoğunlaşan ve işini genel geçer kurallarla olması gerektiği gibi yapan bir imajı var. Mali disiplinden ödün verilmediği zamanlarda ekonomiye yön vermesi yönüyle toplum ve iş çevreleri yönünden herkesin güvenini kazanmış biri ve çok isabetli bir seçimdir.

Uzun yıllar MİT müsteşarlığının ardından Hakan Fidan’ın da Dış İşleri Bakanlığına atanması olumlu. MİT’te epey tecrübe kazandı ve eskimişti. Yeni göreve getirilmesinde, yer değişikliğinde ve alternatifinin olmasında hayır vardır. Hiç kimse bir yerde uzun soluklu kalmamalıdır.

Kabinenin geneline olumlu bakmakla beraber iki bakanlığa yapılan atamalara dair çekincelerimi dile getirmek istiyorum. Bunlar Çevre ve Şehircilik ile MEB’dir. Bu iki bakanlığa atananlar atandıkları yere yabancı değiller ve tecrübeliler. Atanmaları isabetli olmakla beraber Çevre Bakanlığına atanan Sayın Mehmet Özhaseki ciddiyeti, donanımı ve başarılarıyla sevdiğim bir siyasi olsa da partisine Ankara belediye başkanlığını kaybettiren kişidir. Bir insanın bir başarısızlığından dolayı üzerinin çizilmesi doğru değilse de ben olsam, seçimin ardından onu mahalli idarelerden sorumlu genel başkan yardımcılığına getirmezdim. Aynı şekilde daha önce de yaptığı Çevre Bakanlığına yeniden getirmezdim. Yeni yüzlere imkan verirdim.

Bir diğer kişi de MEB’e atanan Sayın Yusuf Tekin için rezervim var. Sayın Tekin müsteşarlığı döneminde bakanlığı salladı. Yeri geldi bakanını dinlemedi. Tasarruflarıyla mağduriyetler oluşturdu. Bir zaman yaptıklarıyla tartışmaların odağı olan Tekin, umarım yeni tartışmalara zemin hazırlamaz. Bakanlığına huzur ve barış getirir. Alacağı kararlarda yeni mağduriyetlere yol açmaz.

Kendisini Sorgulaması Gereken Parti

Bir parti herhalde çeşitlilik olsun diye değil, iktidar olup ülkeyi yönetmek için kurulur.

Diyelim ki bir partini iktidar olacak tabanı yok. Ama tabanını Mecliste temsil etmek, onların ve memleketin sorunlarını dile getirmek ve çözüme kavuşturmak için seçimlere girip Meclisteki yerini alabilir. Demokrasilerde buna da ihtiyaç var.

Ama bir parti hep iktidar olmak ve iktidar alternatifi olarak seçimlere katılıyor, alternatif ve iktidar olamadığı gibi her seçimde yüzde yirmi beşin üzerine çıkamıyorsa, bu parti iktidara geleceğim, alternatif olacağım diye niye ortaya çıkar?

Alternatif olarak ortaya çıkan parti; bir, üç, beş defa seçime girer. Her seçimin sonu mağlubiyet ve iktidar olmaktan çok uzaksa, bu parti kaç defa, sürekli niye seçimlere girer? Sayısız seçime girip hepsini kaybeden bir partinin kendini sorgulaması, benimle olmuyor deyip kenara çekilmesi, bükemediği eli öpmesi, alternatif olacaklara takoz olmaması, onlara yol açması daha uygun olmaz mı?

Diyelim ki iktidar ve iktidar alternatifi olamasa da Türkiye’nin ikinci büyük partisi. Bir şekil Mecliste yer alıyor. Seçimlere giderken benimle olmuyor deyip partisinden yeni yüzlerle seçimlere katılması daha mantıklı olmaz mı? Hep kazanan partinin liderini değiştirmemesini anlarım. Çünkü kazanıyor. Hep kazanan bir adayı parti niye değiştirsin? Kazananın değiştirilmemesi anlaşılır. İşin garibi hep kaybeden de değişmiyor. Bu normal mi sizce?

Diyelim ki yenilen güreşçi, güreşe doymaz misali, hep kaybeden kaybedeceği seçimlere tekrar girmek istiyor. O partinin yetkili kurulları, delegeleri seçime niçin yeni bir adayla gidelim demezler?

Görüyorum ki hep kazanan hal ve gidişattan memnun. Kim memnun olmaz ki. İşin ilginci, bir değişikliğe gitmediğine göre hep kaybeden de halinden ve pozisyonundan memnun.

Kaybeden de kendini yenilemeyip siyaset arenasında boy gösterdiğine göre acaba bu ülkeye biçilen rol bu mudur? Alternatif diye çıkarılan partinin görevi ve misyonu iktidarı iktidarda tutmak mıdır? Bulundukları pozisyon itibariyle iktidara çalışmak denir buna. Bu partinin ve liderinin böyle bir niyeti olmasa da sonuç iktidarı değiştiriyor mu? Değiştirmiyor.

Belli ki bu parti bu ülkede alternatif olacak çapta değil.

Belli ki bu parti halka güven vermiyor.

Belli ki bu parti halkı tanımıyor ve halkına yabancı. Halka rağmen halkçılık yapıyor.

Belli ki bu partiye yön verenler sırça köşklerde oturuyor.

Belli ki bu partinin etkili ve yetkili kişileri halkı okuyamıyor, halkı ikna edemiyor.

Belli ki bu parti ülke siyasetinin önünü tıkıyor.

Belli ki bu parti demokrasinin önündeki en büyük engeldir.

Belli ki bu partinin ilk ve son misyonu ve siyasette yer almasının nedeni, bir başkasını iktidar yapmak içindir.

Belli ki bu parti müzmin muhalifliği misyon edinmiş, küçük olsun, benim olsun felsefesini benimsemiş.

Belli ki bu parti ne uzayan ne de kısalan mutlu bir azınlığın partisidir.

Belli ki bu parti bir oyunun önemli bir parçası ve oyunun figüranıdır. 

Hasılı, bu parti ya alternatif olmalı ya da siyasetin önünü açmalı. En azından gölge etmemeli.