26 Nisan 2023 Çarşamba

Müjdeler Değişti

Eskiden doğumlar genellikle mahalli ebeler eliyle evlerde olurdu. Haliyle çocuğun cinsiyeti de daha önceden bilinmezdi. Çocuk doğar doğmaz, annenin yanında olan kadınlardan biri veya bir çocuk koşarak babaya "Bir kızın/oğlun oldu" müjdesini verir. Karşılığında da ödülünü alırdı. Şimdilerde böyle bir müjdeye gerek kalmadı. Anne adayı aylık doktor kontrolüne gidiyor. Çocuk doğmadan cinsiyetini aylar öncesinden tüm aile biliyor. 

Oğlu askerden mektup göndermişse "Oğlundan mektup var" haberi verilirdi. Şimdi mektup kalktı. Müjdeye de gerek kalmadı.

Askerden gelirken yine koşarak biri aileye "Oğlun geliyor" müjdesini verirdi. Şimdi telefonlar sayesinde askerin ne zaman geleceği ve terhis olacağı bilindiği için bunda da müjde kalktı.

Eskiden dört gözle karne beklenir, çocuk okuldan gelinceye kadar aile merak ederdi. Sadece aile değil, öğrenci de merak ederdi. E okul çıktı merak da bitti heyecan da stres de.

Eskiden üniversite sınavına girilirken yerleştirme tercihleri de verilirdi. Kimse ne yapacağını bilmeden gözü kapalı tercih yapardı. Sonuç da dört gözle beklenirdi. Hangi bölüm kaç puanla alır, kimse bilmezdi. Şimdi sınavlar yapılıyor. Sonuçlar, başarı sırası ve puan biliniyor. Hangi bölümü kazanacağını tercih yaparken biliyor anne baba ve adaylar.

Hasılı geldiğimiz nokta itibariyle ne sürprize ne meraka ne heyecana ihtiyaç kaldı. Teknolojinin geldiği nokta itibariyle her şey daha önceden veya anında biliniyor. Eskisi gibi müjdeli bir durum da kalmadı.

Şimdi müjde olarak siyasi partilerin seçim zamanı verdikleri müjdeler kaldı. İktidar müjdeyi açıklar açıklamaz uygulamaya koyuyor, iktidar olmak isteyenler de iktidar olursak şunları bunları yapacağız sözü ve vaadi veriyorlar.

Bu müjde ve vaatlere seçmene seçim rüşveti veriyorlar diye kızıyordum. Sonra düşündüm ki geçmiş müjdeler de kalmayınca müjdesiz ne yapacaktık. İyi ki seçimler var da müjde üstüne müjde, vaat üzerine vaat alıyoruz da seviniyoruz. Yağıyor mübarek.

Müjdeler de olmayınca tekdüze bir hayat yaşayıp gidecektik. Böyle de hayat çekilir mi?

Hasılı iyi ki seçimler var da bu müjdeleri alıyoruz. O yüzden seçimlerin ve siyasilerimizin kıymetini bilelim. Değilse yüzümüze bakan olmazdı.

25 Nisan 2023 Salı

Tarikatın Böylesi

"Kenya'da tarikat lideri Paul Makenzie Nthenge, müritlerine açlıktan ölmeleri halinde cennete gidecekleri, İsa ile tanışacakları vaadinde bulunur. Yapılan soruşturma sonucunda sahil kasabası Malindi yakınlarında tarikat üyesi 73 kişinin cesedine ulaşıldığı bildirildi. Ölü sayısının artmasından endişe ediliyor. Cesetlerin içinde çok sayıda çocuk cesedi olduğu da söyleniyor. Adı geçen tarikat liderinin iddiaları kabul etmediği belirtiliyor."

Gazetelere düşen haber böyle. Müritler aç ölürlerse bunun karşılığında hem cenneti kazanacaklar hem de İsa ile tanışmış olacaklar. Bir taşla iki kuş vurmak diye buna derim ben.

Kenya'da geçen bu katliam tarikatlarla ilgili ne ilk öyle zannediyorum, ne de son olacak. ABD'de de siyanür içmek suretiyle canlarına kıyan 900'ün üzerinde bir toplu intihar olmuştu. Bu intiharda da hareketin lideri başrolü oynamıştı. 

Bu ölümleri ve tarikat liderlerinin emirlerini makul görmek mümkün değil. Zira bunu ne akıl ne din kabul eder ama zaman zaman böyle absürt ölümler olabiliyor.

İster İslam ister Hristiyanlık ister Yahudilik ister Budizm hangi din olursa olsun, hiçbir dinin kitabında ölün, aç kalın, acınızdan ölün yazmaz. Peygamberleri veya kurucuları ölün demez, bir ödül için canınıza kıyın demez. Çünkü dinler öldürmeyi değil, yaşatmayı hedefler. Dinlerde olmayan bu ölümü bir tarikatın lideri veya şeyhi müritlerine nasıl önerebilir? Haydi önerdi diyelim, müritler böyle şey mi olur, çatlar mısın diyerek niye itiraz etmezler de söyleneni harfiyen yerine getirmeye kalkarlar. Bu yaptıklarına akılsızlık desen, akılsız olduklarını hiç kabul etmezler. Kabul etmeseler de böylelerine akılsız demede hiçbir sakınca yok. Akıl varsa da kullanıp sorgulamadıkları için nazarımda akılsızdırlar.

Diyelim ki bu hareketler sapık tarikatlar. Normal tarikatlar çok mu tekin. Müritlerini öldürmüyor da ölmekten ve öldürmekten beter yapıyorlar. Burada iyi tarikatlar da var denebilir. Müntesiplerine göre vardır ve kendi tarikatları mükemmeldir. Bugün en masum görülen tarikatların şeyhi şu gerekçeyle ölün dese, kendisini öldürecek mürit çıkar mı çıkar.

Hangi dine alt olursa olsun, tarikatlara bir bakarsak,

Hemen hemen hepsinde aklı kullanma yoktur. Aklı teslim etme vardır.

Sürü psikolojisi ile hareket etme vardır.

Emir ve talimatla yaşarlar.

Sorgu ve sorgulama yoktur.

İtiraz yoktur. Şeksiz şüphesiz itaat ve bağlılık vardır.

Şeyhin her dediği dinlerine aykırı bile olsa müritlerine göre vardır bir hikmeti.

Şeyhe göre mürit gassal önündeki meyyit gibidir...

En iyisi inanın dininize. Kitabınızdaki yazanları yerine getirmeye çalışın. Bir tarikata girmeyin. Girecekseniz de söylenen her şeyi sorgulayın. Sorgularsanız zaten sizi kapı dışarı ederler. Böylece kendinize gelmiş olursunuz.

Bir Kilo Çay Fiyatına Beş Çay

Bugün üç arkadaş rastgele coffee yazan bir kafeye girdik. Kafe de bir iş merkezinin içinde. Sağa sola baksan, dükkanları görüyorsun. Yani manzaralı bir yer değil. Esnaf çay ocaklarının manzarası daha güzel.

Üç kişi toplam beş bardak çay içtik. İçtiğimiz çay da bulaşık suyuna benzer bir çay. Ne demi vardı ne de lezzeti. Belki de sabahtan demlenen çayı öğleden sonra taze taze biz içtik. Tabir yerinde ise bu tür çaylara toplumda “imamın abdest suyu” gibi derler.

Boğazımızı ıslatma ve ağzımızın tadını bozmanın dışında bir işlevi olmayan çayın olumlu yanı, koyu bir sohbet olmasıydı. Muhabbetin dibine vurduk.

Ödemeye yaklaşırken bizim hesap ne kadar demeden kasiyer kızımız borcunuz 75 lira dedi. Sağa sola baktık. Bizden başka kimse yoktu. Belli ki günün belki de ilk müşterisiydik.

Eş dost muhabbetinde ödenen çay parasının lafı olmaz ama bir çayın bedelinin 15 lira olması garip değil mi? Bunca para coffee yazması mıydı acaba? Çayın dışında başka bir şey yenip içilse, piyasa belli. Haliyle pahalı olacak dersin. İçtiğimiz fakirin milli içeceği çay.

Fiyatı ne kadar yükselirse yükselsin, çayın kilosu 70-80 lira arasında. Beş bardağına ödediğimiz para ise tamı tamına bir kilo çay parası. Bir kilo çaydan evde kaç çaydanlık çay demlenir. Burnundan gelinceye kadar içersin hem de taze taze. Coffeenin bardağı mı farklı? Değil. Evimizdeki ve diğer çay ocaklarındaki bardakların ta kendisi. Çayı mı güzeldi? Yukarıda dediğim gibi tadı ve lezzeti olmayan, görüntüsü beni içme diyen bir çay idi. Manzara zaten yoktu. Müşterisi bol cazibeli bir yer olsa ya da zengin bir muhit veya turistik bir yer olsa, eh dersin, buralarda bundan iyisi can sağlığı dersin.

İyi de içtiğimiz Allah’ın çayı, fakiri milli içeceği. Çay dediğimiz rengi ve belediye suyundan ibaret. Maliyet olsa ne olacak. Anlaşılan dükkan kirasını ödemeye yardımcı olduk.

Tamam anladık, fiyatlar astronomik. Girdi maliyetleri yüksek. Artık bu fiyatlar niye böyle demez olduk. 

İthal ürünleri anladık. Ülkeye dövizle giriyor.

Yüzde yüz yerli olan ürünlerdeki anormal yükselişi anlamak zor. Mesela çay yüzde yüz yerli bir ürün.

Bir bardağı 15 lira olan, çaydan başka her şeye benzeyen bu çay esnaf çay ocaklarında 3,5-4 lira, bilemedin beş lira civarı. Üstelik sürekli sirkülasyon olduğu için taze taze içersin. Bu çay ocakları herhalde babasının hayrına vermiyor çayı. Bunlar da kazanıyor, kafeler de. Gördüğünüz gibi kafeler fahişin fahişine satıyor çayı.

Serbest piyasa, isteyen istediğine satar diye çayın bardağında bu kadar büyük fark olmaz. Tek kelimeyle insaf diyeceğim ama ticaretin hele bizim insanımızın insafı yok. Böyle puslu havalarda maliyeti belli ürünlerde alt ve üst limitin belirlenmesinde fayda var. Meslek odaları ortalama bir fiyat da belirlemeyecekse, piyasa esnafın insafına bırakılacaksa, merak ediyorum niçin varlar?

Siz siz olun, çayınızı, kahvenizi kafelerin dışındaki uygun yerlerde için. Hem doyasıya hem taze taze hem de tavşan kanı için. Ne midenize dokunur ne de bütçenize. Bırakın böyle kafeler sinek avlasın. 

24 Nisan 2023 Pazartesi

Kurbanlıklar Cep Yakacak

Ramazanı, bayramını uğurladık. Ufukta 2 ay sonra gelecek kurban bayramı var.

Et fiyatlarının halen 350 lira olduğu göz önünde bulundurulursa, kurbana kadar bu fiyatların 400 liraya yükselmesi kuvvetle muhtemel.

Bu demektir ki kaç yıldır cep yakan kurbanlık fiyatları bu sene bütçeyi epey zorlayacak. Çünkü en küçüğünden büyükbaşa kurban ortağı olan birisi, 10 bin lirayı gözden çıkarması gerekecek. Haydi kesti diyelim, orta ve dar gelirli bir ay boyunca ne yiyip ne içecek?

Orta ve dar gelirlinin kurbanla işi ne? Onlar zaten zengin değil, onlara kurban düşmez diyebilirsiniz. El hak doğru. Bu kesimlere kurban düşmez. Yalnız yıllardır dinen zengin olmamasına rağmen bu ülkenin fakirleri de dişinden, tırnağından artırarak borç harç kurban keserdi. Hem dini vecibe mi yerine getireyim hem de çoluk çocuk başkasının eline bakmasın, et* yüzü görsün derdi. Ama bu bayram zaten hiper enflasyonla birlikte ay sonunu borçla getiren fakir insan kurban kesemez ve kesmemeli de.

Bu demektir ki bu kurban bayramında gerçek zenginler kurban kesecek. Her şeye rağmen kesmeye kalkan da kredi kartına taksit imkanı olan kesim yerlerini tercih edecek.

Görünen o ki yıl boyu kasaba gidip et alamayan ve iştahını kurbana saklayan insanımızın büyük bir çoğunluğu bu bayram kurban kesemeyecek. Bu durumda ne yapılabilir?

Dinen kurban kesmekle yükümlü zenginlerimiz kestikleri kurbanlık tan daha fazla pay ayırarak yakınlarından başlamak suretiyle ihtiyaç sahiplerine dağıtmalıdır.

Birden fazla kurban kesmekle yükümlü zenginlerimizin büyük çoğunluğu bir tanesini kendi kesip bir tanesini de yurt dışına bağışlıyordu. Zenginlerimizin bu seneye mahsus tüm kurbanlarını yurt içinde kesmesinde fayda var. Yani yurt dışına göndermemeli. Öncelikli olarak kendi yakınlarından kurban kesmeyen varsa bir kurbanlığını onlara verip kendi adına kesmesini sağlayabilir ya da kendisi kesip yakınlarına pay edebilir.

Kurban fiyatlarında devlet sübvanse yapabilir. Kurban kesecek orta ve dar gelirli işçi ve memura belirli bir miktar kurban yardımı yapabilir.

Peşin fiyatına taksitli kurbanlık satışları zorunlu kılınabilir.

Yeterli miktarda kurbanlık olup olmadığı hesabını devlet yapmalı. Kurbanlık sayısı yeterli değilse, arz talebe göre tedbir almalı. Hayvancılık yapan esnafı mağdur etmeyecek şekilde gerekirse, kurbanlık ithaline izin vermeli.

Kurbanlık piyasasını suni olarak yükseltmeye çalışanlara karşı devlet yetkili birimlerine denetim yaptırmalı.

Kurbanlık fiyatlarının suni yükselişinin önüne geçmek veya dar ve orta gelirliye destek olmak amacıyla Et ve Süt Kurumu maliyetine taksitli satış yapabilir.

Nasıl bir çözüm yolu bulunur bilmiyorum. Aklıma gelen çözüm önerilerini sundum.

*Mesele sadece kurbanda kurbanlık kesmekten ibaret değil. Dar ve orta gelirli, kestiği kurban etinin büyük çoğunluğunu dolaba koyarak yıl boyu kullanacağı et ihtiyacını yemeklerin içine atarak gideriyordu. Beslenme ve yemeklere lezzet gelmesi için de mutlaka ete ihtiyaç var.

Kokuşmuşluğu Önlemenin Yolu

Herkes evinin önünü süpürürse, sokaklar tertemiz olur deriz. Bu sözü genellikle salt temizlik yönüyle ele alırız. Aslında bu sözü her anlamda kullanabiliriz. Mesela, 

Herkes çocuğuna sahip çıksa, onları güzel şekilde yetiştirse, onları takip etse sağlıklı bir toplum olur.

Çocuğumuz karşı komşunun çocuğuyla kavga etse, onları aralamak için yanlarına vardığımızda, bir ona bir kendi çocuğumuza tokat atacağımızda ilk tokadı kendi çocuğumuza atsak, daha adilane olmaz mı? Haydi tokada karşıyız. Şiddet şiddetle çözülmez. Eyvallah. O zaman ikisine de kızalım ama ilk kızmayı kendi çocuğumuza yapalım. Çünkü herkes kendi evinden sorumlu olursa, sorun büyümeden çözülür.

Çocuğumuz istediğimiz gibi değilse ona önce nasihat ederiz, sonra uyarırız. Olmadı mı eleştirir, kızarız. Çocuğumuza kızmamız, onu sevmediğimiz ve gözden çıkardığımız anlamına gelmez. Daha iyi olması içindir tüm çabamız. 

Çocuğumuz her ne yaparsa, göz yumar, görmezden gelir, her hatasını savunursak, bunun adı çocuğumuzu sevmek değil, aksine ona kötülük yapmaktır.

Kendi çocuğumuz ya da zihniyet yönünden savunduğumuz, sevip saydığımız mahallemizden biri bir suç işlediğinde, onu hiç arkamıza almadan adalete kendi ellerimizle teslim etmek, mahalleyi temizlemek demektir. Suçuna rağmen onu koruyup kollamak ise mahalleyi kirletmek demektir. Yargılandıktan sonra suçsuzluğu ortaya çıkmış ise yanımıza daha güçlü gelir, bizim de yüz akımız olur. Yargıya vermez isek ilanihaye o suç mahallelinin üzerinde kalır.

Aynı zihniyet kafasına sahip olduğumuz biri hakkında infiale sebep olan bir iddia ve şayia ortaya çıkmış ise bu iddianın ne olduğunu bilmeden o kimseyi koruyup kollamak, temize çıkarmaya çalışmaktan ziyade olayı soğukkanlı bir şekilde değerlendirip iddiaları araştırmak, iddialar ciddi ise gereğini yapmak zihniyeti temizler. 

Oy verdiğimiz partinin genel başkanı veya parti yetkililerinden biri bir hata işlemişse, bu hataya sahip çıkmamak ve bu hatayı eleştirmek, partiyi gözden çıkarmak değil, partiyi temize çıkarmaktır. Yine insanlar hatasına rağmen partisini desteklemeye devam edebilir. Çünkü hiçbir insan bir hatası yüzünden çizilip atılmaz. Partimin bu hatasını savunmuyorum demek kişinin partisine düşmanlık yapması değildir. Savunduğu parti hata üzerine hata yapar, pot üzerine pot kırar, günahı sevaplarını geçer, uyarılara rağmen kendine çekidüzen vermez ise bu durumda şeksiz şüphesiz destek o partiye iyilik değil, kötülüktür. Tepki gösterilecek ki parti ve parti adına söz söyleyenler kendilerine çekidüzen versin. 

Hasılı sokakların temizliği için herkes evinin önünü temizlese, herkes kendi çocuğunu yetiştirip sahip çıksa, herkes kavga ve anlaşmazlıklarda ilk tokadı kendi çocuğuna atsa, ilk uyarıyı kendi çocuğuna yapsa, çocuğunun her hatasında ilk uyarı ve eleştiriyi çocuğuna doğrultsa, herkes mahallesinden suç işleyen birini yargıya teslim etse, herkes kendi mahallesinden çıkan şayiayı araştırsa, zihniyetine uygun oy verdiği partisinin hatalarını eleştirse, hatayı ölümüne savunmasa tüm mahalleler temizlediği gibi insanlar da temizlenir, Siyasi partiler de kendilerine çekidüzen verir. Değilse kokuşmuşluk alır başını gider ve bağışıklık yapar, kokuşmuşluktan bile haberimiz olmaz. 

İnsanı Tanıma Kriterleri

İnsanları tanımanın yolları Hz Ömer'e göre komşuluk yapmak, alışveriş yapmak ve yolculuk yapmaktır. Bir nevi gündelik ilişki ve iletişim halinde olmak diyebiliriz buna.

İnsan bir müddet kendini gizlemek için olduğundan farklı görünmek isteyebilir ama komşu uzun süre kendini gizleyemez. Çünkü akşam sabah karşı karşıya veya yan yanasınız. Beraber oturur kalkarsınız. Komşunun yaptığından haberdar olursunuz. Sokakta, mahallede yüz yüze gelirsiniz. Hal ve hareketlerini, mahalleliyle ilişkisini, geçim ehli ve uyumlu olup olmadığını gözlemleyebilirsiniz. Hırlı mı hırsız mı güvenilir biri mi bilirsiniz.

Aynı şekilde tek alışveriş ölçü olmasa da bir kişinin nasıl biri olduğunu birkaç alışverişte test etme imkanına kavuşuruz. 

Bir diğer kriter yolculuktur. Yolculuk esnasında kişi kendisini daha net gösterir. Çünkü gün boyu berabersiniz. Birlikte bir yolculuğa çıkmışsınız. Huyunu, suyunu bir güzel görürsünüz.

Her üç kriterde insan iyi ve güzel şeylerde değil de zor durumda kalındığı durumlarda daha net ortaya çıkar. 

Fark ettiyseniz, bu üç kriterde kişinin düşüncesi, inancı, fikri ve zikri yok. Hz Ömer namaz kılıyor mu, dinden ve imandan bahsediyor mu dememiş, başı örtülü mü, sakallı mı bakmamış. Zor durumda yanında mıdır, taşın altına elini koyuyor mu, seni bir başına bırakıyor mu, iyi gün dostu mudur, ticarette seni kazıklıyor mu, kötü malı iyi diye sana pazarlıyor mu, evini ve eşyanı gözün kapalı teslim ettiğinde gelince yerli yerinde görebiliyor musun? Esas önemli olan bunlar.

Elbette komşuluk, ticaret ve yolculuk esnasında uyumlu, kafadar ve kafa yapına uygun olması belki tercih sebebi olabilir ama temel kriter değil. Çünkü kişinin giyim kuşamı, şekli şemaili, kılık kıyafeti, inancı kendisine aittir. Kişilerin bize insanlığı lazım.

Bizler her ne kadar düşünce yapımıza uygun insanlarla komşuluk, ticaret ve yolculuk yapmayı tercihen de öte bir kriter olarak belirliyorsak da aslında farklı zihniyette insanların birbirlerine karşı kafalarında ki önyargılı yıkabilmesi için komşuluk, ticaret ve yolculuk yapmasında fayda var. Çünkü bu vesileyle insanlar birbirini tanımış, daha önceki peşin hükmün geçersiz olduğunu anlamış olur. Bu vesileyle birbirlerini iyi tanıdıktan sonra birbirlerine karşı “Sen farklısın, bulunduğun camia gibi değilsin” şeklinde itirafta bile bulunurlar. Demek ki bu kesimin içinde böyleleri de varmış dedirtir insana. Bu birliktelik sonrasında sağlam dostluklar kurulmasına sebebiyet verilebilir. Bu vesileyle karşıt kesimler birbirine daha empati ile bakabilir ve aradaki duvarlar kaldırılabilir.

Böyle değil de herkes düşüncesine göre mahalleler oluşturur, gözünü ve gönlünü başka mahalleye kapatırsa, herkes kendi gibi düşüneni iktidarda görmek ister, bir başkası gelirse, ülke ve din, ülke ve laiklik elden gider derse aynı ülke içerisinde bir birimizin yüzüne duvar örmüş oluruz, birbirimizi düşman gibi görürüz. Bugünkü yaşadığımız fiili durum da budur.

En iyisi farklı mahallelere açılmak, onları anlamak onları dinlemek gerekir. Beraberinde asgari müştereklerde buluşmak gelir. Bu da seviyeli birliktelik demektir. Şu da bir gerçek ki aynı zihniyette ki insanların bulunduğu yerde seviyeli birliktelik olmaz, laubalilik gibi şeyler artar. Nasılsa bizden denir, yapılan olumsuz şeylere göz umulur. Bu da ihanet ve kokuşmuşluğu beraberinde getirir.

Kolektif Başarı Neden Olmasın?

Yerli doğal gazı bulmamız ve çıkarmaya başlamamız, ilk yerli arabayı yapıp piyasaya sürmemiz, İHA ve SİHA başta olmak üzere savunma sanayii alanında yerli üretim yapmamız, fazlasını başka ülkelere ihraç eder duruma gelmemiz sevindirici bir durum. Bu alanlardaki gelişmeler göğsümüzü kabartıyor. Yıllardır bunları yapamayan bu ülke bunları yapar duruma gelmişse, bu ülke istese her şeyi yapar. 

Tüm mesele, bunları yapabilecek iradeyi güçlü bir şekilde ortaya koyabilmekti. Bize lazım olan bu irade gösterildi ki bunlar yapılabildi.

Merak ettiğim, aynı irade niçin diğer alanlarda gösterilmiyor? Mesela ekonomide niçin başarısız? Enflasyonla mücadele edecek, hayat pahalılığını durduracak, maliyetleri düşürecek iradeyi niçin gösteremedik de başarısız olduğumuz bu alan yıllar yılı gündemin başında yer alıyor? Niçin bu ülke depremin merkez üssü gibi ekonomik yönden çok etkilendi? İstenseydi, diğer ülkelerin etkilendiği kadar etkilenebilirdik. Bildiğim kadarıyla enflasyon ile mücadele edilmediği gibi bunun için bir irade de ortaya konmadı. 

Niçin bazı gelişmeler göğsümüzü kabartırken ekonomide sınıfta kaldık? Niçin insanımızı geçim girdabına duçar ettik? 

Sanırım ekonomideki bu fiili durum bir tercih meselesi. Siyasi irade, ihracatı artırmak düşüncesiyle paramızın döviz karşısında erimesini özellikle istedi. 

Tamam ihracat artsın. Bu, memnuniyet verici olur. Ama bir şeyi yapacağız derken diğer alanları ihmal etmemek gerekir diye düşünüyorum. Teşbihte hata olmasın, bizim doğal gaz, TOGG ve savunma sanayiindeki başarımız, bazı ortaokul ve liselerin LGS veya YKS’de Türkiye derecesi çıkarmasına benzer. Derece yapmış bir öğrenci okulunun ismini duyurur. Okul reklam üstüne reklam yapar. Biz Türkiye derecesi çıkardık der ve sevinçlerine diyecek olmaz. Anne babanın, çocuğun, okulunun, o ilin bu dereceye sevinmek haklarıdır. Yalnız gösterilen bu başarı bireysel başarıdır. Bize ve okullara düşen kolektif başarıdır. Eğer bir okulda sınava giren öğrencilerin puanları ne kadar yüksek olursa, o okul kolektif başarıyı göstermiş demektir. İstenen başarı türü de budur.

Yerli gaz, yerli araç ve savunma sanayiindeki gelişmeler de bu ülkenin bireysel başarılarıdır. Bunlara da sevinmek hakkımız. Yalnız bu ülkenin tüm ihtiyacı bu başarıdan ibaret değil ki. Bu ülkenin sadece belirli alanlarda değil, hemen hemen her alanda başarı göstermesi en büyük temennimizdir. İsterim ki bireysel başarılarımız kolektif başarılarla taçlansın. Her alanda kendi kendine yeten, ihtiyaç fazlasını satan ülke olalım.

Burada enerjide dışa bağımlıyız, bunu nasıl halledeceğiz, ekonomiyi bu hale getiren enerji diyebiliriz. Doğrudur, enerji bu ülkenin belini büküyor. Yalnız bu ülke enerji açığını pekala başka şeyler üretip ihracat ederek kapatabilir. Bu ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarından telafi edebiliriz bunu. Yeter ki istensin. Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz.

Bireysel başarıdan ziyade kolektif başarıya önem vermek, her alanda başarı göstermek, zayıf yönlerimizi, güçlü yönlerimizle kapatmak, gelir-gider dengesini kurmak, sonrasında cari fazla verir duruma gelmek bu ülkenin gelişmişliğinin ve kalkınmışlığının bir göstergesi olur.