25 Aralık 2022 Pazar

Ters Yolda Olduğumu Nihayet Öğrendim

Yarım asrı devireli epey oldu. Ömrüm boyunca kendim olmaya çalıştım. Gördüğümü, duyduğumu, okuduğumu, bana telkin edineli sorgulamayı prensip edindim. İçime sinmeyen ne varsa bunu dile getirmekten geri kalmadım. Tanıyorsam, gidip ilgiliyle konuştum. İki kişi arasında bir sorun olmuş ve küsmüşlerse vazife edinip aralarını bulmaya çalıştım. Makam ve yaşça benden büyük olanlarla pek teşriki mesaim olmadı. Aramı iyi tutayım diye bir çabam olmadı. Küçükle küçük büyükle büyük olmaya çalıştım. Karşımda konuşanın düşüncesine katılmadıysam, bunu da yüzüne karşı ifade ettim. Kişinin arkasından konuştuğumu fırsatını bulup yüzüne söyledim. Hakkında belirttiğim kanaat yanlış çıkmışsa özür dilemekten gocunmadım, helallik diledim.

Yedi yıldır da yazıp çiziyorum. Hemen hemen yazmadığım hiçbir konu kalmadı. İyi hareket ve söylemleri takdir ettiğimin yanında; kötü, eksik söz ve davranışları da eleştirmekten, doğrusunun ne olduğunu yazmaktan geri durmadım. Şunu yazarsam, bu ne der, fincancı katırlarını ürkütür, zırkıdı yer miyim demedim, kara listeye alınırım endişesi taşımadım. Ülkeye dair olumsuz ne varsa kalemimle ifade etmeye çalıştım. Yazılarımı özelde beğenenler paylaşımlara iz bırakmadı. Yanımda pek kimseyi göremedim. Hoşlarına giden bir yazım çıkmışsa, ha ya işte böyle yaz dendi.

Kutuplaşma ve tarafgirliğin zirvesini yaşadığımız bugünlerde, yazılarımın bir karşılığının olmayacağını bile bile yazmaya devam ettim. İster takdir görsün ister tekdir dedim. Benim için yazmak okumaktı, kişinin kendisiyle konuşmasıydı, kişinin içini dışa vurması ve içimi dökmesiydi. Çoğunluğun görüşünü açıklamaktan uzak durduğu tehlikeli alanlara girerek bu konuda görüşüm budur dedim.

Kimseyi, hiçbiri grup ve camiayı kırmadan, dökmeden, onurlarını zedelemeden eleştirel bakış açımı ve yapıcı yaklaşım tarzımı terk etmedim. Zira kişilerle işim yoktu. Benim için söz ve eylemlerdi alanıma giren. Bugün biri yapar, yarın başkası. Dikkat et, tehlikeli sularda yüzüyorsun diyenlere teşekkür ettim ama gereğini yapmadım. Dünyayı ve çevreyi düzeltme gibi bir derdim olmadı. Kendimi düzeltsem yeterdi benim için. Bir de bu konuda şöyle düşünüyorum, duruşum şudur diyerek tarihe şahitlik yapmak istedim. Önyargısız bakan gönüllere hitap ederek görüp duyduklarımı elim ve dilimle düzeltemesem de kalbimle buğzetmeye çalıştım. Yazılarım bir nevi buğz idi. Başka da elimden bir şey gelmedi.

Güce yaslanmadım. Güçten beslenmedim. Zayıf bir birey olarak güçlüye; savruldun, bizi hayal kırıklığına uğrattın demeye çalıştım. Bir serzenişti benimkisi. Tozlanmış kalp ve vicdanlara hitap etmekti.

Ben böyle iken çevremin, kelli felli insanların sessiz yürüyüşe devam ettiğini, bana dokunmayan bin yaşasın moduna girdiğini;  konuşmaktan, yazmaktan, paylaşmaktan, görüş bildirmekten kaçındığını, haline şükrettiğini, kazanımları kaybetmekten korktuğunu, gücün yanında saf tuttuğunu yani çok akıllıca hareket ettiğini gördüm.

Yalnızlara oynuyorum anlayacağınız. Ben mi yanlış yoldayım, çevrem mi diye düşüne düşüne yanlış yolda olduğumu, kalabalıkların değil, kendimin tıpkı Temel gibi ters yolda olduğumu nihayet öğrendim ama çok geç oldu. Şunu anladım ki çevrem, camiam, mahallem doğru yolda. Ben ise yanlış yoldayım. Şu aşamadan sonra hiç vakit kaybetmeden; yapacağım, beni affetmesi için Allah'tan af dilemek, kitabımda geri adım yok demeden, inadı bırakarak kalabalığın gittiği yerden gitmek olacaktır. Su akarken testimi doldurmaya çalışmak olacaktır. Yeter ki bu can bu tende dursun. 

Batı Dünyası Çağı Okuyor

Bugün gelişmişliğiyle dikkat çeken, dünyaya yön vermeye çalışan, kurum ve kuruluşlarıyla oturmuş bir devlet görünümü veren Batı dünyasının, bugünkü geldiği noktanın temelinde, başta Afrika ve Ortadoğu olmak üzere geri kalmış ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmesinin yattığını biliyoruz. Bugünkü medeniyet, görkem ve kendi kendine yetmesinin perde gerisinde, zulmün olduğunu söylesek yanlış ifade etmemiş oluruz.

Burada zulümle ilgili atasözlerini gözümüzün önüne getirelim. En meşhuru "Zulümle abat olunmaz" atasözüdür. Atasözleri geçmiş tecrübeler sonucu ortaya çıkmış sözler olduğuna göre temeli zulüm olan bu Batı dünyası hala nasıl ayakta, niçin sözü dinleniyor, devletler nezdinde ağırlıkları nasıl devam edebilir? Sadece bu atasözünü ele alsak, Batının bugün yüzünün gülmemesi, huzur bulmaması ve yıkılması gerekir? Yıkılmadığı gibi üretmeye, ürettiğini başka ülkelere ihraç etmeye, bugünden yarına değil, yüzyıllık planlar yaptığı görülmektedir. 

O zaman zulümle ilgili sözleri nereye koyacağız? Evet zulümle abat olunmaz. Zira akıbetleri berbat olur. Buna inancımız tamdır. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmaz.

Tüm geçmiş yaptıklarına rağmen Batının ayakta kalması ve hala söyleyecek sözünün olması, Batının;

*Ayakta kalmanın uzun soluklu hesabını yaptığı,

*Ar-Ge'ye büyük önem verdiği,

*Başka ülkelere olmasa da kendi ülkelerinde demokrasi, özgürlük ve adaleti sağladığı,

*Kurum, kuruluş ve devlet yönetiminde bir kültürün oluştuğu,

*Başka ülkelerden beyin göçü aldığı,

*Zamanın ruhuna uygun hareket ettiği,

*Çağı okuduğu,

*Gelir gider dengesini koruduğu,

*Geçmişine saplanıp kalmadan geleceğe baktığı, ömrünü geçmişiyle övünerek geçirmediği, 

*Devlet ve ülke yönetiminde oportünist davranmadığı,

*Çalışma ve üretimden ödün vermediği,

*Ülkelerinde sosyal adalet dengesini kurduğu,

*Kısır çekişmelerle vaktini harcamadığı, 

*Bu çağın gereklerini yerine getirdiği gibi yeni çağa uyum sağlamanın adımlarını attığını vs. söyleyebiliriz. Kısaca temeli zulüm olsa da ufacık bir ihmal ve tökezlemenin nelere mal olacağını iyi biliyor. Belki de bu yüzden hala söz sahibi Batı.

Batı böyle iken yani sömürge devletleri hala isimleriyle bu dünyada söz sahibi iken “Biz dünyaya hep adalet dağıttık” diyen İslam dünyasının çoğu devletinin, 100 yıldan fazla geçmişi yok. Yani adalet dağıtmışız ama devletlerimiz yıkılmış. Bu anlayışa göre biz değil, Batı yıkılmalı değil miydi? Ama gördüğümüz gibi onlar dimdik ayakta. Aklıma, kim ve ne olursa olsun, Allah’ın sebeplerini işleyerek, kendini sürekli yenileyerek çalışmaya devam edeceğini vereceği geliyor. Öyle ya, ben Müslümana vereceğim demiyor, “Herkes için ancak çalıştığının karşılığı var” diyor.

İslam Dünyası Çağı Okuyamıyor

Bugün dünyada geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerle, gelişmiş ülke ve devletlerin olduğu bir aşikardır. Başta Afrika olmak üzere İslam dünyası geri kalmış ülkeler liginde iken genelde Batı dediğimiz Hristiyan dünyası ise gelişmiş ülkeler ligindedir. 

Geri kalmışlık veya gelişmişlik bu ülkelerin kaderi olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile kaderi anlamamak demektir. Zira bu durum kadere bağlanılacak bir durum değildir.

Buraya kadar yazdığımı okuyan birileri, "Gelişmiş ülkelerin geçmişi lekelidir, sömürgecidir, medeniyetlerinin temelinde kan ve gözyaşı vardır. Biz sömürmedik. Geçmişte sömürseydik, biz de gelişmiş olurduk. Batıya bu bakış bir özentiden ibarettir." şeklinde bir görüş ve gerekçe ileri sürebilir. 

Batının birçok geri kalmış devlet ve ülkeyi yıllar yılı işgal edip sömürdüğü tarihen bilinen bir gerçektir. Bu sömürü, İslam dünyasının geri kalmasında bir sebep olsa da tek sebep değildir. Üstelik sömürgecilik yılları da çok gerilerde kaldı. Bugün her ülke o ülkenin insanları eliyle yönetilmektedir. Hepsinin bayrağı vardır. Üstelik çoğunluğu Arap olan İslam ülkeleri maddi imkanlar yönünden çok iyi durumdalar. Çünkü hemen hemen hepsinin yeraltı petrol rezervleri var. Hemen hemen hepsi petrol zengini. Yani para gani.

Yazımın bundan sonraki kısmında İslam dünyasının niçin geri kaldığını, niçin geri kalmaya devam ettiğini maddeler halinde yazmak istiyorum.

İslam dünyası;

*Gelişmiş ülke olmak için çaba sarf etmiyor. Sebeplere sarılmıyor. Daha doğrusu böyle bir derdi yok. Varsa da Batının gelişmesi karşısında “Biz bunlara yetişemeyiz” deyip pes etmiş ve gözü korkmuştur. Bugünkü halini kaderi gibi görmekte. Ya parasına güvenmekte ya da borçla yaşamaya razı olmuştur. Bastıracak parayı, alıp kullanacak Batının teknolojisini. Yani Batının pazarı olmayı dünden kabullenmiştir.

*Ar-Ge’ye önem vermiyor. Bunu gereksiz görüyor. Uzun soluklu düşünmüyor, günübirlik yaşıyor.

*Demokrasi, özgürlük ve adalette sorunlu. Özgürlük ve imkanın olmadığı yerde gelişmekten söz edilemez. Güvenlikli politika ile liderler birilerine yaslanarak koltukta ne kadar kalabilirim hesabı yapıyor. Düşünen beyinlere imkan sunmuyor. Onları ülkesinde tutmuyor ya da tutamıyor. Fırsatını bulan beyin göçü olarak gelişmiş ülkelere kapağı atıyor. Başkasının maaşlı elemanı oluyor.

*Zamanın ruhuna uygun hareket etmiyor.

*Yaşadığı çağı okuyamıyor.

*Bu çağın sonrasında neler olacak, dünya ve insanlık nelere gebe, biz yeni çağa kendimizi nasıl adapte ederiz şeklinde bir öngörü söz konusu değil.

*Rahatına düşkünlükten ödün vermiyor.

*Pansuman tedbirlerle uzatmalara oynamakla meşgul.

*Geçmişle övünmekten ve her şeye mazeret üretmekten günümüze gelemiyor.

*Kısır çekişmelerle birbirlerini yemekle meşguller.

*Bizim şu yönümüz iyi ve biz şu yönümüzle dünyaya örnekliğimiz var, biz dünyaya şu katma değeri ürettik diyebilecekleri bir şeyleri yok. Ne teknolojide ne ahlaka ne medeniyet ne de kültürde...

24 Aralık 2022 Cumartesi

-cı'cılar

-cı (-ci, - cu, - cü, - çu, - çü, - çı, - çi) yapım eki meslek isimlerinin sonuna eklenerek o meslekleri yapan kişilerin isimlerini ortaya koyar. Simit satan anlamında simitçi denmesi gibi. Ama her meslek erbabının sonuna bu ek eklenmez. Mesela öğretmene öğretmenci, avukata avukatçı denmez. 

Alışkanlık anlamı da içerir. İçli müptelası olan bir için içici denmesi gibi. 

Taraftarlık, bir düşünceyi benimsemiş veya kendisini aidiyet duygusuyla bir kişi veya yerle ilişkilendirenler anlamında da İslamcı, Süleymancı, Nurcu, Menzilci, milli görüşçü vs. kullanılır. Taraftarlık anlamında -ist eki de eklenmekte: komünist, Kemalist, sosyalist, ateist, kapitalist, dinci vb. 

Son verdiğim örneklerin çoğunda görüleceği üzere bir düşünceyi şekillendiren kişilerin isimleri ile tarafgirlik ifade ediliyor. Bu isimler tarih olmuş kişiler. 

Halen yaşayan kişiler için de bu -cı ekleniyor. Erdoğancı, Tayyipçi, Devletçi, Kemali, Baykalcı gibi. 

Tarih olmuş kişilere, izinde gidiyor anlamında sonradan -cı eklenirken günümüz kişi destekçileri ise kendilerini bu şekilde tanımlıyor. İsteyen kendini istediği şekilde  ifade edebilir. Yalnız -cı eki meslek erbabı, satıcısı ve bir şeyi alışkanlık haline getirenler için kullanıldığında dikkat çekmiyor. Çünkü isim yerli yerine oturuyor. Taraftar anlamındaki -cı eki kulağıma hoş gelmiyor. En hafifiyle satıcı gibi düşünüyorum. Belki de bu yüzden Nurcular kendilerine Nur Talebesi, Süleymancılar Süleymanlı denmesini uygun görürler. 

Parti liderlerinin isimlerinin sonuna -cı getirmek suretiyle kendi görüş ve tarafını belirtenlerin yerinde olsam, kendimi parti lideriyle özdeşleştirmekten ziyade desteklediğim parti ismini ön plana çıkartmak isterdim. Mesela Tayyipçiyim yerine AK Partiliyim veya milli görüşçüyüm, Baykalcı veya Kılıçdaroğlucu yerine CHP'liyim veya solcuyum, Devletçi yerine MHP'liyim veya milliyetçiyim, Davutoğlucu yerine Gelecek Partiliyim, Babacancı yerine DEVA’lıyım vs. denmesini daha uygun görürüm. Çünkü bu tarafgirlik kişilere bağlı bir tarafgirliktir. Bu kişiler yarın parti genel başkanlığını bırakabilir, başka partiyle birleşebilir başka bir partiye geçebilir ya da Allah herkese uzun ve sağlıklı ömür versin, vefat edebilirler. Tarafgirlik iyi bir şey ise bu tarafgirliğin uzun sürmesi kurumsal parti ismi ile mümkün olabilir. Bizim ülkemizde partileri liderler kurar, liderle beraber parti biter denirse lider ismiyle ifade edilmesi anlaşılabilir. Temennim tabanı olan partilerin demokrasimiz, kurum kimliği ve kültürü açısından,  liderden sonra da varlığını devam ettirmesinden yanadır. Bir zamanlar Baykalcı olanların bugün Baykalcıyım dediğine şahit olmuyorum. Bu da kişilerin geçiciliğine verebileceğim güncel bir örnektir.

Başkasını bilmem ana kendimi herhangi bir -cı ile ifade etmedim, etmiyorum da. Bir zamanlar İslamcılığı kendime yakın hissederken de İslamcı yerine Müslüman denmesini uygun gördüm. Bu ismi de Allah vermiş bana.

İnsanların tarafgirliğini liderlerinin isimleriyle ifade etmesinde o lideri kurtarıcı görmesi ya da çok sevmesi sanırım en büyük etkendir. Unutmayalım ki Hz Ömer de Hz Muhammed’i çok severdi ve ölümünü duyduğu zaman bu durumu kabullenememişti. Onu teskin etme ve kendine getirme görevini Hz Ebu Bekir üstlenmişti. Muhammed’e tapıyorsan, bil ki o vefat etmiştir. Allah’a tapıyorsan, o yaşıyor, demişti. 

Hayal Kırıklığımsın!

—Babacığım, beni çok severdin bir zamanlar. Desteğini hep ardımda hissederdim. Bu bana moral oluyordu. Şimdi ne oldu böyle? Eskisi gibi değilsin, destek vermiyorsun. Bakışların bile değişti. Benimle yüz yüze gelmemek için gözlerini indiriyorsun. Üstelik eleştirmeye de başlamışsın. Bilmeden seni üzecek bir hata mı yaptım?

—Tek tek cevap vereyim. Severdim doğru. Destek de veriyordum. Eskisi gibi değilim. Bu da doğru. Bundan sonra destek namına zırnık yok sana. Aileme faydadan ziyade zarar veriyorsun artık. Zararın aileyle kalsa iyi. Dışarıya da taştı. Ayrıca değişen ben değil, sensin. Bakışlarımın değiştiği de doğru. Gözümü hatta yolumu da değiştiriyorum. Çünkü ağartacak yüz bırakmadın. Seni gördükçe, aklıma geldikçe moralim bozuluyor, kahroluyorum. Eleştiriyorum. Çünkü düzgün işin kalmadı. Bir de bilmeden bir şey mi yaptım diyorsun. Görüyorum ki yaptıklarının farkında bile değilsin. Vah yazık. Aymazlığın bu kadarına da pes doğrusu. İşin acı tarafı da bu. Sen ne ara böyle oldun, inan anlamakta zorlanıyorum.

—Ama bana hep destek veren sendin. Şimdi ne oldu böyle? Desteğini niçin çekiyorsun? Bu bir çelişki değil mi? 

—Hala desteğini niye çekiyorsun diyor ve anlamazlıktan geliyorsun. Sana destek vermem ve baban olmam, bu desteğin ilanihaye süreceği anlamına gelmez. Beni biraz tanısaydın, çelişki var demezdin. Çünkü sana verdiğim destek oğlum olduğun için değil, değerlerimi en iyi savunasın, yerine getiresin ve işlerini iyi yapasın diyeydi. Sen kendi çelişkilerine ve 'U' dönüşlerine bak. Bunun için yıllardır gömülü olan şu kafanı kumdan çıkar.

—Ben hala dediğin değerleri savunuyorum. 

—Doğru, sen değerleri savunuyorsun. Ama sadece savunuyorsun. Yalnız bu savunma icraata dönmeyen bir savunmadır. Savunmakla kalsan iyi. Göz göre göre tersini yapıyorsun. Değerlerimi esas yıkan da bu tavrındır. Çünkü sen benim değerlerimi ekmek yemek için sermaye olarak kullanıyorsun. Hala da yemeye devam ediyorsun ama denizi bitirdiğin gibi kumu da bitirdin. Hala da doymak bilmiyorsun. Ama yolun sonuna geldin görünüyor. İşin ilginci ve acı tarafı, savunduğun değerleri dilinde pelesenk ettiğin için o değerler yerlerde sürünüyor şimdi. Amacın bu idiyse başarılı oldun. Kendinle gurur duyabilirsin. Bu aşamadan sonra bilirim söz dinlemezsin. Çünkü başka sermayen yok. Senden tek istediğim, değerleri ağzına alma. Ne halin varsa gör. En azından değerler elinden kurtulmuş olur. 

—Bu kadar mıyım gözünde? 

—Hem de daha fazlası. Hep günü kurtarır türünden alavere dalavere senin ki. Ailemin tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği her şeyi mirasyedi hayırsız evladın yaptığı gibi har vurup harman savurdun. Savurmakla da kalmadın, borçlandırdın. Bundan da geçtim. Zira maddiyat dediğin bir şekilde halledilir. Manevi tahrifatı telafi etmek mümkün değil. 

—Tamam yapamamış olabilirim. Ama bu kadarı fazla değil mi? Zira vurmadın, öldürdün. Hatta öldürmekten beter ettin.

—İnsan umut bağladıklarına gönül koyar evlat. Ben de senden çok şey bekledim. Sana çok umut bağladım. Geldiğimiz nokta itibariyle tam bir hayal kırıklığısın.

—Yol göstereceğine giydiriyorsun.

—Bu söylediklerim aklını başına al diye bir yol göstermedir. Tabi almak isteyene. Hoş, senin akla da ihtiyacın yok. Çünkü özgü enin tavan yapmış. Kendini görüp test etmen de mümkün değil. Çünkü şakşakçın çok. Etrafında olur olmaz her şeyini alkışlayan şakşakçın varsa kendini ve yaptıklarını göremezsin. Tekrar kendine gelmek istiyorsan, hayattan bir beklentisi olmayanlara ve senden menfaat beklemeyenlerin eleştirilerine kulak ver. Tabir yerindeyse, “Padişahım, çok yaşa” diyenleri değil, “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” diyenlerin dediklerini bir düşün. 

Yöneticilik Maceram

Ne zaman bir koltuk boşalsa, kendi kendime gelin güvey olarak o koltuğa talip olduğumu sosyal medyada beni takip edenler bilir. Talip olduğum koltuklar doldukça, başka koltuklara yöneldim. Hiç olmadığı kadar umutluyum, bir gün koltuk beni bulacak, pes etmek yok dedim. Aslında böyle bir görüntü versem de hiçbir koltukta gözüm olmadığını beni yakinen tanıyanlar iyi bilir. Zira koltuk, makam ve yöneticilik benim mizacıma ters. Çünkü koltuk ciddiyet ister. Ben ise hayatı ciddiye almadım ki koltuğu ve yöneticiliği ciddiye alayım ve önemseyeyim. Hep doğal ve olduğum gibi görünmek istedim. 

Gönülden istemesem de hiç yönetici olmadım mı? Oldum maalesef.  O da zorunluluktan. Güneydoğuda bir ilde çalışırken memlekete tayin istedim. Dört yıl boyunca tayinim çıkmadı. Dedim, bir müdürlük sınavına gireyim. İkinci bir tayin hakkım daha olsun. 

Müdürlük sınavına girdiğim yılın sonunda, norm kapalı olduğundan, memleketime tayin isteyemedim. Yakın bir ile öğretmen olarak tayin istedim. Bu yeni ilimde, sınavın birinci aşamasını geçenlerle birlikte yöneticiliğin ikinci aşama sınavına girebilmek için kursa alındım. Kursta birkaç tanıdığım oldu. Herkes müdür olmak için var gücüyle ders çalışıyordu. Teneffüs aralarında sınavda en yüksek puanı alsam ayıp olur mu şeklinde şakasına soru sordum tanıdıklarıma. Biraz da küçümsercesine, "Sen al da ayıp olmaz" dedi bir tanesi. 

Kursun bitiminde Türkiye çapında yapılan değerlendirme sınav sonuçları gelmiş. Çalıştığım okulun memuru tebliğ-tebellüğ edelim diye odasına çağırdı. Baktım, ilde sınava girenlerin puanlarıyla beraber tüm liste memurun önündeydi. Hazırlanan tebellüğ belgesini imzalamadan, bakar mısın en yüksek puanı kim almış abi dedim. Memur tüm puanlara baktı. Sonra ayağa kalktı. Elini uzattı. Tebrik ediyorum hocam. En yüksek puan sizin dedi. Böyle bir iddiam olmamasına rağmen yaptığım şaka böylece gerçek olmuştu. 

Gel zaman git zaman bu komşu ilde 3,5 yıl öğretmen olarak çalışmanın ardından, yapılan duyuru ile kendi memleketimin bir ilçesine müdür olarak atandım. Hiç içime sinmemesine rağmen bu koltukta 5,5 yıl oturdum. Bu zaman zarfında il merkezine gitmek için kah öğretmen kah müdür yardımcısı olarak tayin istedim. Olmadı. Ardından 5 yıl yöneticiliği dolduranlara rotasyon uygulaması geldi. İlin ucunda bir mahalleye müdür olarak atandım. Burada da 2,5 yıl çalıştım. Müdür olarak çalışırken tekrar müdürlük sınavına girdim. Yüzde 70 sınav puanı, yüzde 30 mülakat puanı geçerli olacak şekilde mülakata girdim. Buradan merkezde bir liseye atamam oldu. Burada da 1 yıl çalıştım. Bu esnada yapılan şube müdürlüğü sınavına girerek başarılı oldum. Okul müdürlüğü mü, şube müdürlüğü mü derken sadece merkez olsun diyerek ilçeleri tercih etmedim. Merkezde şube müdürü olmaya puanım yetmedi. Okul müdürlüğüne devam dedim. 

Lisede çalışırken Danıştay'ın müdürlük atamasındaki uzman öğretmenlik kriterini iptal etmesiyle puanlar yeniden hesaplandı. İkinci sıradaki puanım üçüncülüğe düşünce bir başka okul müdürüyle okullarımızı değiştik. 

Yeni okulumda yaz döneminde 45 gün çalışma imkanım oldu. Çünkü 2014 yılı MEB'de, kimine göre kıyım kimine göre temizlik kimine göre budama kimine göre yeniden yapılanma yılıydı. 2014 yılında çıkarılan yasa ile MEB yöneticileri tepeden tırnağa değişti. Kanuna göre idarecilikte 4 yılını dolduranlar bu tali görevden önce asli görevi olan öğretmenliğe döndürüldü. Mevcut il ve ilçe milli eğitim müdürleri ve il müdür yardımcılarının kahir ekseriyeti özlük hakları baki olacak şekilde eğitim uzmanı yapılarak görevden el çektirildi.  (Bu arada eğitim uzmanları ne oldu, onlar neyin uzmanlığını yapıyorlar dediğinizi duyar gibi oldum. Anlatması uzun olur ama toplum nezdinde bunlara kısaca "bankamatik memuru" dendiğini söylemek isterim. Şimdilerde onlar uzmanlığı bitirip araştırmacı oldular.)  Yerlerine, çoğunlukla 2013 yılında yapılan şube müdürlüğü sınavını kazanamayanlar ilçe milli eğitim müdürü olarak atandı. Bu arada 2013 şube müdürlüğü sınavını kazananlar da nisan ayı gibi şube müdürü olarak atandılar. Üst kademe ya da ekip tamamlandıktan sonra sıra geldi 4 yılını dolduran yöneticileri geriye dönük puanlamaya. Kanuna göre ilçe MEM müdürü, iki şube müdürü, okul aile birliği başkanı ve yardımcısı, okul öğrenci temsilcisi, en yaşlı ve en genç iki öğretmen, müdürleri puanladı. Gördüğünüz gibi her şey şeffaf. Her şey şeffaf olunca çoğu müdür ve yardımcı komisyonun gözüne giremedi ve yeterli puan alamayanlar asli görevleri olan öğretmenliğe döndürüldüler. Çünkü bunlar yazılı sınav marifetiyle sınavı kazanan gözden kaçmış kişilerdi. Bu zorlu sınav maratonunu geçmek pek az talihliye nasip oldu. Komisyon bunları çekip bulmasaydı, bunlar da asli görevine dönenlerden olacaktı.

Maratonu geçen bir elin parmakları kadar kişiler kendi okuluna ya da başka bir okula tayin isteyerek müdür olarak atandı ve gözde müdür oldukları tescillendi. Gözde okullar gözde müdürlerle dolduruldu. Geriye koltuğu boş kalan binlerce okul kaldı. Buna da kanunda yer vardı. Zira kanun hiç boşluk bırakmamıştı. Yeni ve sıfırdan müdür ve yardımcı seçmek için müracaat edenler arasından sözlü mülakat yapıldı. Eğitim ve öğretim başladıktan üç dört ay sonra geriye kalan tüm okullar mülakatlılarla mükafatlandırıldılar. 

Bu arada benim yöneticilik maceram da arada kaynasın istemem. Birkaç ay önce şube müdürlüğüne gitmeyerek okul müdürlüğünü tercih eden benim okul müdürlüğüm, yeni okulumda 45 gün sürdü. Ben de şeffaf, objektif ve de adil komisyonun elinden kurtulamayanlardandım ve asli görevime döndürüldüm. İyi ki asli görev var. Yoksa bugün nerelerde olurdum bilemiyorum.

İki ay boyunca eğitim ve öğretim içinde yıllık izin kullandım. Tam asli görevime başlayacak iken yöneticiliğe bir daha tövbe derken bir arkadaşın ısrarıyla mülakat usulü müdürlüğe müracaat etmek zorunda kaldım. Verilen puan ne iyiydi ne de kötü. Ortanın üstü, pekiyinin altı. Süresi içinde tercih yapmadım. Aman boş ver müdürlüğü dedim. Dedim ama öğretmen olarak müdürlükten elendiğim okula tanımlandığım için o okulda asli görevimi yapmak istemedim. Yıllık izin de bitti bu arada. Yönetici tercihlerinin bittiğinin ertesi günü okula giderken bir arkadaşım aradı. Tercihler uzatılmış, isterseniz tercih yapın dedi. Okula giderek rastgele on okul seçip teslim ettim. Akşamında sonuçlar açıklanmış. Onuncu sıradaki okula atamam yapılmış. 

Kenardaki bu okulda 1,5 yıl çalıştım. İl içi atama döneminde il içi atamaya müracaat ederek öğretmenliğe döndüm. Oh be, dünya varmış derken geriye dönüp baktığımda, 11 yıl idareciliğin ardından beş yıl asli görev pardon öğretmenlik yapıvermişim. 

Dersime girip çıkarken bir gün okuldan aradılar. Hocam, şube müdürü olarak tercih hakkı verilmiş. Sizin isminiz var. Okula uğrayıp size tebliğ edelim dediler. Bu neyin nesi derken 2013 şube müdürlüğünün ardından bir şube müdürlüğü sınavı daha yapılmış. Üzerinden bir yedi yıl geçmiş. Bakanlık mahkeme kararını uygulamak zorunda kalmış ve daha önce sözlü puana göre alım yapan Bakanlık bu sefer yazılı ve sözlü ortalaması, 76 ve yukarı puana sahip olanlara, mahkemeye versin veya vermesin, bir tercih hakkı daha vermiş. 

Gideyim mi gitmeyeyim mi derken 7 sene önce ilçe istemem diyen ben, bu sefer gideyim diyerek bir ilçeyi tek tercih olarak yazdım. Yazarken de inşallah yüksek puanlı biri tercih eder. Ben de tercih ettim ama olmadı derim hesabı yaptım. Maalesef şube müdürü olarak atandım. 

Bu maceram da iki yıla yakın sürdü. Şimdi yeniden asli görevime döndüm. Gördüğünüz gibi maceranın sonu yok. 

23 Aralık 2022 Cuma

Kız Çocuklarının Başörtüsü ile İmtihanı (4)

Bir önceki yazımda başı örtülü iken sonraki yıllarda başını açan kız çocuklarıyla ilgili iki anekdota yer vermiştim. Bu yaşanmış hikayeler başı açmanın ipuçlarını vermiş olsa da bu yazımda bu konuyu biraz açmak istiyorum.

Din bir inanma, gönül verme ve tercih meselesidir. Kulun inanıp inanmama hürriyetini de Allah insanoğluna irade olarak vermiştir. İnanan, kulluğunun ilk adımını yerine getirmiş, inanmayan ise bu iradeyi kullanarak küfretmiş olur. 

Bir inançta gönülden inanma yoksa burada sağlam ve sahih bir imandan bahsedilemez. İçten inanmadığı halde değişik saiklerle dıştan inanmış görünen insanlar nezdinde Müslüman muamelesi görse de Allah katında bu inanç nifak barındırdığı için bu tiplere de münafık denir. Cehennemin en alt tabakasında bu inanç sahiplerinin olacağı ifade edilir. Anlatmak istediğim, baskı ve cebirin olduğu yerde inançtan bahsedilemez.

Coğrafya kader diye bir söz vardır. Yaşadığımız coğrafya inancımızın şekillenmesinde önemli bir faktördür. Çoğunluğun Müslüman olduğu yerde Müslüman, çoğunluğun Hristiyan olduğu yerde Hristiyan olma ihtimalimiz yüksektir. Diğer dinler için de hakeza. Pek az istisna hariç Müslüman olmamızda kendi irade ve arayışımız değil, çevre ve ailenin etkisi büyüktür. Yani anadan babadan doğma Müslümanız. Pekala Budistlerin yoğun yaşadığı yerde belki de Budist olacaktık ve Budizm'i savunacaktık. Anlatmak istediğim, kahir ekseriyetimiz inandığımız bu dini araştırarak seçmedik.

Buradan yaşantımıza gelmek istiyorum. Yaşantımızda da yaşadığımız muhit ve çevrenin etkisi büyüktür. Din diye yaşadığımız çoğu şey örfün gereğini yerine getirmekten ibarettir. Giyim ve kuşam konusunda her ne kadar başörtüsü Allah'ın bir emri olduğunu kabul etsek de yine pek azımız hariç toplumsal anlayış ve baskıya göre hareket ederiz. El ne der, başkası ne der, toplum ne der, mahalle, eş-dost ne der sözlerini çoğu zaman çevremizde duyarız. Bu da yaşantımızda çevrenin etkisinin büyük olduğuna işarettir.

Başörtüsüne girmeden konuyu biraz dağıttım. Ama değinmek istediğim konuyla ilgili olduğunu belirtmek isterim. Geç de olsa konuya gireyim.

Giyim ve kuşam konusu tıpkı din gibi baskıya gelmez. Aile, okul ve çevrenin; bu yaşa geldin, örtün artık baskısı, kız çocuklarının çoğunun en büyük handikabı. Kız çocuğu daha çocukluk evresini geçirmeden, neyin iyi neyin kötü olduğunu tam kavrayamadan, başörtüsünün gerekliliğini vücudunda ve içinde özümsemeden, hal ve hareketleriyle Müslüman olmadan, kızım sen bu konuda ne dersin demeden küçük yaşta kız çocuklarının başına örtü geçirmek bu çağın çoğu çocukları için bir kabustur. Kız bu baskıyla çevresindeki arkadaşlarının giyim kuşamlarına özenti duyarak toplum içinde yaşamaya devam ediyor. Yaşıyor ama gelin bu durumu bir de bu küçük kızlara sorun. Hepsinin olmasa da çoğu, beyninden aşağıya sıcak su dökülmüş hisseder. Bu durum çocuğun psikolojisinin sağlıklı gelişmesini engellemektedir.

Bu haletiruhiye içerisinde kızımız sağına soluna özenti duyarak büyürken ilk fırsatta başımdaki bu örtüden kurtulacağım duygusunu içinde taşıyor. 

Maddi ve manevi baskıyla başını örttüğümüz bu kız çocuğu, çoğu zaman örtündüğü örtünün ağırlığını, neyi temsil ettiğini kavrayamadığı için örtü dışındaki giyim ve kuşamda, üzerindeki örtüyle bağdaşmayacak şekilde giyinme yoluna gidebiliyor. Örtüyle birlikte makyaj yapıyor. Aslında çoğunluğu tenzih ederim ama bu görüntüsüyle, bakmayın benim başımın örtülü olduğuna, ben de sizin gibi modern biriyim demeye getiriyor. Alt giyimleri, hal ve hareketleri başörtüsüyle uyumlu olmayan nicelerine, çevresi bir de başörtülü olacak. Yakışıyor mu sana dediğini en azından duymuşsunuzdur.

Yazımı uzatmadan, başka sebeplere değinmeden kısaca şunu söyleyeyim: Tıpkı inanma konusunda olduğu gibi giyim kuşam konusunda baskı yapmak iyi niyete rağmen müspet sonuç doğurmuyor. Kızımız fırsatını bulunca başında hissettiği ağırlığı atıyor. Bu tip çocukları ayıplayacağımıza, bak bak, başını açmış diyeceğimize, biz büyükler nerede hata yapıyoruz ki bu çocuklar şimdi isyana uğruyor sorusunu kendi kendimize sormamız, en azından üslubumuzu ve davranışımızı değiştirmek zorundayız. Unutmayalım ki başı örtmek de tıpkı din gibi bir gönül ve irade işidir. Din sevgidir, din iknadır. Sevgisini veremediğimiz din, dinden başka her şeye benzer. İkna edemediğimiz doğru, doğru değildir. Çocuklarımızı ikna etmek, bu konuda sabırlı olmak ve zamana bırakmak en uygun olanıdır diye düşünüyorum. Bu çocuklarımızın başına verdiğimiz önemi; ahlakına, hal ve hareketlerine verelim. Çocuklarımızın önce vücutları Müslüman olsun, inanın arkası gelir. Bilelim ki ki iyi bir iş yapacağız, çevrem bizi ayıplayacak diye kurduğumuz baskıdan dolayı çocuklarımızı tamamen kaybedebiliriz. Biz sadece telkin ve tavsiyede bulunalım, ikna etmeye çalışalım. Nuh peygamberin bile oğlunun hidayetini sağlayamadığını hatırımızdan çıkarmayalım. Oğlu kafir olarak dünyasını değiştirmiştir. Lütfen dinin sevgisini ihmal etmeyelim. Bir an için o çocukların yerine kendimizi koyup empati yapalım. Onlarla baba kız, anne kız olarak arkadaş gibi konuşmayı deneyelim. Zira konuşmanın ötesinde yapacağımız bir şey yok. Onları dinleyip anlamaya çalışalım. Tüm bunları yaparken onların yaşadığı psikolojiyi anlamayı ihmal etmeyelim.