19 Ekim 2020 Pazartesi

Üniversite Serencamımız *

1986 yılında üniversite sınavına girdiğimde, yanlış hatırlamıyorsam 26 devlet, bir tane de vakıf üniversitesi vardı. Hangi bölüm olursa olsun üniversitede okumayı hak kazanan bir öğrenci, mezun olur olmaz boşta kalmaz; mezunların çoğunluğu kamuda görev almak suretiyle bir istihdam sorunu yaşanmazdı. Sonraki yıllarda yeni üniversiteler açmak, hükümetlerin öncelikleri arasında yer aldı. Bu bir devlet politikası haline geldi. Bugün her ilimizde bir üniversite, çoğu ilimizde birden fazla üniversite, ilçelerin çoğunda meslek yüksek okulları, bazı ilçelerde fakülte bile var.

2020 yılı itibarıyla 130'u devlet, 76'sı vakıf olmak üzere 206 üniversitemiz mevcut. Üniversite sayımıza oranla üniversite mezunu sayımız artmış olmasına rağmen istihdam alanı ise yeterince artmadı. Haliyle birkaç bölüm dışında üniversitelerimiz piyasaya bol bol işsiz insan üretip servis etmeye devam ediyor. Çok sayıda üniversite açarak gençlerin üniversite mezunu olmasına imkan sağlayan devletin mezunlara bakış açısı, “Ben üniversite seçeneği sunar, gençlerin okumasına imkan sunarım ama iş vermek ya da iş bulmak zorunda değilim” şeklindedir. Bu, “Ben çocuk doğururum ama bu çocuğa bakmak zorunda değilim” demek gibi bir şey. Kim ne derse desin, bizim ülkemizde okuma maratonu, kamu veya özel sektörde iyi bir işe girmek içindir. Bir planlama yapılmaksızın bölümlerden çok sayıda mezun vermek; müşterisi olmadığı halde ürettiği malın elinde kalacağını bile bile bir fabrikatörün normalinden fazla seri üretim yapmasına benzer. Nice bölümler vardır ki istihdam alanı olmamasına rağmen hem birinci hem de ikinci öğretime öğrenci almaya devam ediyor. Maalesef bu bakış açısı, üniversite mezunları arasında işsizlerin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Herkesi gerekli-gereksiz, ihtiyaç veya değil, üniversite mezunu yapmak zorunda mıyız? Yazık değil mi bu çocuklara? Önünü göremeyen ve yarını olmayan bu gençler, nasıl bir psikoloji ile üniversite bitirip sağlıklı bir şekilde hayata atılabilirler? Sonu çıkmaz sokak olmasına rağmen bu üniversite macerasını bu şekil devam ettirmek, geleceğimiz olan gençlerimize devlet eliyle yaptığımız en büyük kötülüktür.

***

Bir ilimizde daha önce açılan bir üniversiteye hemen hemen her bölümü açıyoruz. Tüm bölümleri bir yerleşke içinde topluyoruz. Öğrenci kontenjanını azami derecede artırıyoruz. Açılan bölüm, öğretim görevlisi sayısı ve okumakta olan öğrenci mevcuduyla bir müddet övünüyoruz. Bir müddet sonra bu üniversite çok büyüdü. Biz bunu ikiye hatta üçe bölelim diyoruz. Bir rektörün yönettiği bir üniversiteden üç üniversite ihdas ediyoruz. Bölünen üniversitelere bir kurucu rektör atayarak bazı bölümleri yeni üniversiteye bağlıyoruz. Yeni üniversitelere yerleşke arayışı içine giriyoruz. Yeri bulur bulmaz fakülte binalarını yapmak için hızlı bir inşaat işine kalkışıyoruz. Binalar tamamlanıncaya kadar sanki acil ihtiyaç varmış gibi bulduğumuz yeri kiralayarak hemen öğretime geçiyoruz. Bu şekil bölünmüş ve tam yerleşememiş nice üniversitelerimiz vardır ki rektörlük binaları bir yerde üniversiteleri bir yerde, bazı bölümler başka başka yerlerde.

İsim yapmış, köklü üniversitelerin niçin bölündüğünü çok anlamış değilim. Haydi ihtiyaç vardı, bölündü diyelim. Bölünen üniversitelerin ayrıldığı üniversitelerden, farklı yönlerle kendisini göstermesini beklerim. Gördüğüm, ayrıldığı üniversitenin kötü bir kopyası şeklinde. Eski üniversitesinde profesörlüğü geldiği halde kadro olmadığı için doçent kalan bir akademisyeni kadromuza alıyoruz. Ona kadrosunu veriyoruz. Anabilim dalı başkanı yapıp bölümü kurduruyoruz. Aynı ilde aynı bölümleri açıyoruz. Tabiri uygun görürseniz anası da aynı, danası da aynı. O zaman bu kadar masraf niye? Çünkü üniversite bölmek yeni üniversite açmak gibidir ve masraflıdır. Halbuki, ayrılan üniversitelerin o ilde olmayan bölümleri açmak birinci öncelikleri olmalıydı diye düşünüyorum. Böyle olmayacak ve ayrıldığı üniversitenin kötü bir kopyası olacaksa üniversiteleri niçin böldüğümüzü de sorgulamak lazım.

***

İki örnekle anlatmak istediğim, her alandaki plansızlığımız üniversite planlamasında da plansızlık olarak kendisini gösteriyor. Belki de bu plansızlığımız yüzünden bu ülkenin kaynakları heba edildiği gibi istihdam imkanı olmayan bölümlerden bir fabrikanın seri üretimi gibi mezunlar vermeye devam ederek insan kaynağımızı da heba ediyoruz.

En kötü plan, plansızlıktan iyi olsa gerek.


*21/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 

 

 

17 Ekim 2020 Cumartesi

Diyanet Denince *

Diyanet deyince din hizmetlerini yerine getiren ve halkı din konusunda aydınlatmaya çalışan bir kurum aklınıza gelebilir. Benim aklıma ise plansızlık, sürekli yardım toplayan bir kurum geliyor. Plansızlığına örnek vermek istersek çok öteye gitmeye gerek yok. Bildiğiniz gibi 1-7 Ekim günleri, camiler ve din görevlileri haftasıydı. Diyanet, hutbe konusunu belirlerken          -genelde- belirli gün ve haftaları takip ettiğine göre zannedersiniz ki bu haftada camiler haftasıyla ilgili bir hutbe okutur ve ardından bir yardım toplar. Siz öyle sanın. Camiler haftasıyla ilgili hutbeyi "Cami ve ilim" başlığıyla 25.09.2020 tarihinde yani camiler haftasından bir hafta önce okuttu. Camiler haftasına denk gelen cuma hutbesinde de "Murakabe ve muhasebe bilinci" konusunu işledi. 16 Ekim tarihli cuma hutbesinde de cami inşaatlarının önemine işaret eden "Cami Allah'ın evi, Müslümanların eseri" başlıklı bir hutbe okunmaya başlayınca hutbeyi dinlerken bir an için acaba bizim caminin imamı, hutbe konusunu mu şaşırdı diye içimden geçirdim. Hutbe, baştan sona cami yapmanın önemi üzerine idi. Hutbenin bitimine doğru da “Türkiye ve yurtdışında yapımı devam etmekte olan camilerin inşaatı için namaz bitimi sergi açılacağı” duyurusu yapıldı.

İnşaatı devam etmekte olan camiler için yardım toplanmasına şaşırmadım. Çünkü Erbaş döneminin birinci ve öncelikli konusu, hutbe bitiminde hatibin yardım duyurusudur. Bu hutbenin öncekilerden tek farkı, okunan hutbenin öncekilere göre daha kısa, hutbe içeriğinin tamamen yardım üzerine işlenmesi ve yardıma hutbe içerisinde değinilmesi, bir de önceki yardım kampanyalarında “Yapımı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur’an Kursları için yardım toplanacaktır” yerine “Yurt içinde ve yurt dışında inşaatı devam eden camiler” denmesidir.

Burada aklınıza “Kardeşim, sen bugünlerde camilere, toplanan yardımlara, hutbelere, din ve diyanete kafayı taktın. Camiler ve Kur’an Kurslarının yapımı için başka seçenek yok” diyebilirsiniz. Hiçbir şeye taktığım yok. Yardıma ihtiyaç varsa da toplanacak. Yalnız bu yardım kampanyaları ve yardım şekli kabak tadı vermeye başladı, aynı şekilde hutbe konuları da. Hutbe dediğin, Müslümanların haftalık dertlerini dert edinen, gönüllere dokunan, onlara bakış açıcı getiren, ufuk açan, bir konuda nasıl tavır alınması ve takınılması gerektiğine dair yol gösteren bir içeriğe sahip olmalı. Birbirinin tekrarı diyebileceğimiz hutbe konularından gına geldi iyice. Diyanet, sanırım hutbe konularını belirlerken ne etliye dokunayım ne sütlüye, ne şiş yansın ne kebap düşüncesinde. İnsanları hutbede nasıl uyutabilirim, uyuttuktan sonra çıkışta nasıl para toplarım hesabını yapıyor. Aklına da başka bir hesap ya da bu yardımları başka türlü nasıl toplarım gelmiyor. Tilki de böyle değil mi? Yüz hesabı olurmuş. 99’u horozu haklamak üzerine olurmuş. Türkiye nüfusu artmadığı halde mevcut cami ve Kur’an Kursları yüzde yüz doluluk oranına ulaşmış, mevcutlar ihtiyaca cevap vermiyor ve yenilerine ihtiyaç var, bundan dolayı da her hafta olmasa da belirli aralıklarla sürekli para toplanacaksa oldu olacak kilise vergisine benzer bize de bir vergi konsun. Verginin adı da Müslümanlık vergisi olsun. Bu vergi, ilk başlarda gönüllülük esasına dayalı olsun. Sonrasında, gerekirse Müslüman’ım diyen herkesten bu vergi alınsın. Yeni bir vergi çıkartma demeyin. Bu millet, suyunun suyu diyebileceğimiz değişik isimler adı altında dolaylı ya da dolaysız vergi vermeye o kadar alışkın ki üzerine bir de Müslümanlık vergisi verse ne olur, kaç yazar. Toplanan bu vergiler, yılsonunda Diyanetin hesabına aktarılır. Diyanet de toplanan bu vergi ile cami mi yapar, Kur’an Kursu mu, müftülük sitesi mi? Bunun hesap, kitap ve planlamasını yapar. Ayağını yorganına uzatarak hareket eder. Dört kişi bir araya gelerek bir dernek kuracak. Bir arsa bağışı bulacak. Ardından kazmayı bir vuralım, gerisi Allah kerim. Nasılsa il il camilerden yardım toplarız düşüncesini bir tarafa bırakmak lazım.

Burada şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Diyanet asli görevi ne ise ona ağırlık vermeli. Asıl mesleğini, görev ve misyonunu üstlenmeli. İnşaat sektöründen elini çekmeli. Mevcut cami ve Kur’an Kurslarına nasıl işlerlik kazandırabilirim üzerine kafa yormalı. Çağın ruhuna uygun bir dil ve vizyon geliştirmeli. Birkaç kişinin ön ayak olduğu cami ve Kur’an Kursları inşaatlarına da bir dur demeli. İnşaata değil, insana yatırım yapılmalı. Bugün serbest çalışan eczacılar bile istediği yere eczane açamıyorlar. Eczane açılması nüfusa endekslendi. Eczane açacak olan bir eczacı, Türkiye Eczacılar Birliğinin ihtiyaç belirttiği yerlerden birinde ancak eczane açabiliyor. Bu aşamadan sonra Diyanet, mevcut cami ve Kur’an Kurslarının doluluk oranlarına ve mesafeye göre bir ihtiyaç analizi yapmalı. Bir vatandaş cami veya Kur’an Kursu mu yaptırmak istiyor. Diyanetin belirlediği ihtiyaç yerlerinden birine yaparsa ne ala. Evine aynı mesafede cami ve Kur’an Kurslarının arasına bir başkasını yapmaya kalkarsa buna geçit verilmemeli.

Yazımı uzattım, farkındayım. Özetle şunu söylemek istiyorum. Diyanet bir hayra sebep olmak için cami ve Kur’an Kursları yapmaya kalkan hayırseverleri kırmayayım düşüncesini bir tarafa bırakmalı. Nüfusa ve mesafeye uygun cami ve Kur’an Kursu yeri planlamalı. Yeni cami ve Kur’an Kursu yapımında veya diğer ihtiyaçlarda kullanmak veya mevcut binaların yapım-onarım vb ihtiyaçlarını karşılamak için bağlı bulunduğu makama “Müslümanlık vergisi” adı altında bir vergi konsun önerisi götürebilir. Makam uygun görürse böyle bir vergi için Meclise birileri kanun teklifi verir. Yok, sergime dokundurmam, ben sergiden vazgeçmem, altın yumurtlayan tavuğumu kestirmem denirse o zaman cami, Kur’an Kursu vb inşaatlar için her yıl “Camiler Haftası” olan 1-7 Ekim tarihleri arasında yılda bir kez camilerde sergi açılsın. Bir daha ki camiler haftasına kadar “muhtelif cami ve Kur’an Kursları” için sergi açılmasın ve toplanan paraya göre planlama yapılsın. Böylece cami ve Kur’an Kursu yapımı da tek elden planlanmış olur.

*19/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

15 Ekim 2020 Perşembe

Dağbaşı Sokak *

Yürüyüşümü sonlandırıp tam evime yöneliyordum ki bir korna sesiyle geriye döndüm. Bir arabanın içinde orta yaşlı iki kişiden biri "Dağbaşı Sokak neresi" dedi. İlk defa işittiğim bu sokak ismini duyunca içimden“Nerede olacak, aradığınız sokak ancak dağ başında olur. Gördüğünüz gibi bulunduğunuz yer, dümdüz ovadan ibaret” demek geçti. Öyle ya! Böyle bir sokak ismi ancak dağ başında olurdu. Ama yana yakıla adres arayan kişilere böyle bir espri gitmezdi. Navigasyona bakıp aradıkları sokağı söyleyeyim istedim. Ama telefonumun şarjı bitmişti. Sordukları sokağı düşündüm. Zihnimde böyle bir sokak hiç çağrışım yapmadı. Bilmiyorum dercesine iki elimi yana doğru açtım. "Tamam, sağ ol" deyip gerisin geriye dönüp gittiler. Aradıkları Dağbaşı Sokağı başka kime sordular, bulabildiler mi, buldularsa ne kadar aradılar bilmiyorum. 

Aslında bu şekil adres bulma ve arama eskilerde kaldı. Eskiden köşe bucak sokak böyle aranırdı. Bereket navigasyon çıktı da bir başkasına adres sorma -neredeyse- kalktı. Dağbaşı Sokağı arayanların büyük bir ihtimalle ya şarjları bitmiştir. Bu yüzden navigasyonu kullanamadılar ya da bunlar, teknolojinin nimetlerinden faydalanmamakta direnen, nevi şahsına münhasır, türünün son örneği kişilerden idi.

Navigasyon kullanmayı bilmeyenler, kullanmamakta direnenler, telefonunun şarjı bitenler için aradıkları adresi kolay bulmanın bir kolay yönü daha var. Bu da sokaklara isim verme yerine numara verme yöntemidir. Birçok ilde ve Konya’nın bazı ilçelerinde uygulanan sokaklara numara verme uygulamasını nedense Konya Büyükşehir belediyesi benimsemedi. Sokak numarası yerine her sokağa bir isim verme uygulamasını tercih etmeye devam ediyor. Sokak isimleriyle kişi isimlerinin yaşatılmak istenmesi, adres aramalarında iğneyle kuyu kazmaya benziyor. Dön babam dön. Girdiğin sokağa bir daha gir. Gördüğün kişinin yanında durarak sokak sor. Daha olmadı, aranan hane sahibinin kendilerinde kayıtlı numarası varsa “Biz evi bulamadık. Şuradayız. Bizi gel buradan al” deyip telefon açmak kalıyor. Halbuki isim verme yerine, birbirine bitişik veya paralel her sokağa ardışık numara verilmiş olsaydı bu yol ile aradığı mahalle veya muhite gelen kişi, numaralara bakarak aradığı sokağı kimseye sormadan daha kolay bulabilirdi.

Konya Büyükşehir Belediyesinin sokaklara isim verme muradını bilmiyorum. Öyle zannediyorum, Belediye yetkilileri, önemli şahsiyetleri veya muhite uygun isim, kelime ve kavramları sokaklara vermek suretiyle önemsediği isimlerin sokaklarda yaşatılmasını, sokakların rakam yerine isimlerle özdeşlemesini istiyor olabilirler. Eğer niyet bu ise o zaman her bir sokağa isim verilirken aynı zamanda parantez içerisinde o sokağa bir sokak numarası da verilebilir. Böylece kelime, kavram ve isimler sokaklarda yaşatılmış olur. Parantez içerisinde yazılı sokak numaraları ile de aranan adresler, daha kolay ve çabuk bulunmuş ve uzun adresler kısaltılmış olur. Bazı kişilerin başına gelen bu adres arama zorluğuna nedense Belediyemiz direniyor. Bu tipler yer bildirimini kullanmamakta direndikleri gibi Belediyemiz de numara/rakam vermemekte direniyor. Bu durumda bize vardır bir hikmeti demek düşer.

Bu arada bu yazıyı nihayete erdirirken on beş yıldır yaşadığım, birkaç aydır da yürüyüş yapmak amacıyla hemen hemen her sokağını arşınladığım muhitimde, böyle bir sokak var mı diye merak ettim. Telefonumdan “Haritalar’ı açtım. Aşkan Mahallesi, Dağbaşı Sokak” yazıp arattım. Evime 700 metre uzaklıkta bir sokakmış. Yürüyüş güzergahımın üstünde olan bu sokaktan kaç kere geçmişliğim vardır. Nedense böyle bir sokak ismi hiç dikkatimi çekmemiş. Hoş, dikkatimi çekse de aynı anda “Bu sokak falan yerde” diyemezdim. Çünkü isimler akıllarda pek kalmıyor, en azından benim aklımda. Sizin ve Belediyenin aklında kalıyorsa bilemem. Eğer sokak isimleri, görenin aklında kalıyor, sorulur sorulmaz “bu sokak falan yerde” deniyorsa bu durumda bana düşen bu kafaları tebrik etmektir. Böyle bir belleğe ancak gıpta ederim. Çünkü navigasyona ihtiyaç duymayacak derecede bir kafaya sahipler demektir.


*16/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 

 


12 Ekim 2020 Pazartesi

İğdeyle Aramız Nasıl? *

 Allah’ın biz canlılar için verdiği nimetleri say say bitiremeyiz. Faydalandığımız ve kullandığımız, yiyip içtiğimiz bu nimetlerin önemli bir nimet olduğunu, bir şeye ihtiyaç duyduğumuzda veya yokluğunda daha iyi anlarız. Meyveler de bize bahşedilen nimetler arasında yer alır. Bu meyvelerden bir tanesi de pek kıymeti bilinmeyen ve yüzüne bakılmayan iğdedir.

İğdeyi küçüklüğümde yediğimi hatırlıyorum. Birkaç arkadaşla birlikte evlerine kadar gidip bayramladığımız büyüklerimiz, ellerini ceplerine atarak avuçlarına gelenleri avucumuzun içine boşaltırlardı. Kuru üzüm, leblebi/nohut ve iğde, cepten çıkanlar arasında olurdu. Bayramlaşmanın karşılığında bize verilen bu hediyeleri pek beğenmezdik. Çünkü evlerimizde de bunlar eksik olmazdı. Harçlık pek verilmez, şeker eh, bazen nasip olurdu. O da jelatinli değil, kaba şeker adını verdiğimiz ambalajsız şekerdi. Bu şekil verilen ikramları pek beğenmesek de acıktığımız zaman bitirdiğimiz olurdu. Bitiremediğimizi de ya bir başkasına verirdik ya da evlere bırakırdık.

Akşam oturmalarında çay ikramı biraz lükstü o zamanlarda. Mevsimine göre önümüze konan çerezlerin yanında iğde de olurdu. Başta ay çiçeği olmak üzere çerezler biterken iğde konduğu gibi kaldırılırdı. Çünkü pek el süren olmazdı. Tadımlık da olsa yemeye kalksan, yediğinin boğazında kalma ihtimali yüksekti. Bir başkası, “helal helal” diyerek sırtına vurur rahatlatırdı. Hasılı iğdeyi yemek bir dert, mideye indirmek de ayrı bir dert idi.

Gel zaman git zaman, küçüklüğümüzde beğenmediğimiz kuru üzüm ve leblebiyi kuru yemişçilerin ve marketlerin reyonlarından çerez niyetine alır olduk. Ama iğdenin ne satıldığını gördüm ne de satın aldım. Satılıyorsa da hiç dikkatimi çekmedi.

Yürüyüş dolayısıyla Konya’nın değişik semt, cadde ve sokaklarını arşınlarım. Bir gün Erenköy’ü geçtikten sonra kanal boyu yürürken sol tarafımda, sıra sıra iğde ağaçları dikkatimi çekti. Hem yürüdüm hem ağaçları izledim. Soluklanmak ve tadına bakmak için birkaç tanesinin yanında durdum. Küçüklüğümde pek haz almadığım iğdenin tadı da fena değilmiş. Üstelik yediğim birkaç tanesi açlığımı da giderdi. Her ağacın altında çokça yere dökülen iğde olsa da halen ağaçta bolca vardı. Üstelik yere dökülenler görüntü çirkinliği vermediği gibi yerleri de kirletmemiş. Ağaçtakilere de hiç el sürülmemiş. Usta bir sanatçının elinden çıkmış gibi desen desendi hepsi.

Yol boyunca giderken bu iğde ağaçları kendiliğinden mi çıktı yoksa biri, gelip geçen gölgesinden istifade etsin, hem yesin hem de ekip dikenden Allah razı olsun diyerek bize dua etsin diye ekmiş olmalı dedim. Garibime giden, benim iğdeye küçüklüğümde koyduğum rezervi başkaları da koymuş olmalı ki o kadar iğdenin müşterisi yok.  Sadece bir iğde ağacının altında, topladıkları iğdeyi temizleyip bir kaba dolduran bir aile gördüm.

Yol boyunca dikkatimi çeken iğde ağaçlarını sair zamanlarda da Konya’nın birçok semtinde görmeye başladım. Hakeza diğer yerlerdeki iğdeler de toplanmamış. Gerçekten bu iğdeler niçin toplanmıyor ve yere dökülüyor? Acaba toplanma zamanı mı gelmedi ya da bu nimetin faydası olmadığı için mi kimse yüzüne bakmıyor? Bu merakımı gidermek için sanal alemde “İğdenin faydaları”na baktım. Kıymetini bilmediğimiz ve dönüp yüzüne bakmadığımız iğdenin o kadar faydası varmış ki zeytin büyüklüğündeki iğdenin faydalarına şapka çıkardım. Rab Teala’nın keremine ve sonsuz nimetlerine şükür dedim.

Sayfam bitti. Eğer iğdenin faydasını bilmiyor ve merak ediyorsanız bir zahmet sanal aleme müracaat edelim derim. Araştırıp okudunuz ve bu nimet kaçmaz diyorsanız, adresi verdim. Nereye gideceğinizi biliyorsunuz. Giderken yanınızda poşet, çuval ve kap götürmeyi ihmal etmeyin.

Siz iğdenin faydalarını okuyadurun. Ben yazımı bir soru ile bitirmek istiyorum. Her yerde hatta çorak toprakta bile biten iğde ağacının bu meyvesini, çerez niyetine tüketmiyorsak da içi una benzer bu meyveden ekmek yapılamaz mı? Bence diğer faydalarının yanında ekmek yapımında un yerine kullanılabilir. Adı da iğde ekmek olsun. Üstelik bu ekmek tatlı ekmek olur. Katıksız katık niyetine yenir. Bir vitamin deposu olan bu meyve, ümit ediyorum ki ilaç ve sağlık sektöründe tedavi amacıyla ve bağışıklık sistemini güçlendirmek için kullanılıyordur. Kullanılmıyorsa tıp daha çok fırın ekmeği yemelidir.

*14/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

11 Ekim 2020 Pazar

"Kız Öğrenciye Kiralık Ev" *

Türkiye'nin diğer şehirleri nasıldır bilmem. Çoğuna gitmişliğim yoktur. Gittiğim yerlerde de teşehhüt miktarı kadar kalmışlığım vardır. Konya'nın çoğu cadde ve sokaklarını, muhit ve meskun mahallerini az buçuk bilirim. Çoğu yerini görmüşlüğüm ve gitmişliğim vardır. Gidemediğim yerler de gördüğüm muhitlerin tıpatıp aynısı desem yanlış olmaz.

Yaşadığım bu şehrin kiralık ev ilanları da birbirine çok benzer. Çoğu kiralık ev ve daire ilanları “Kız öğrenciye eşyalı kiralık daire” şeklinde kız öğrencilerine yöneliktir. Ne var bunda diyebilirsiniz. Elbette ev sahibinin evini kime kiraya vereceğini tercih etme hakkı vardır. Evini kiralayacak kişiyi gözü tutmamışsa, daha önceki kiracılarından ağzı yanmışsa yoğurdu üfleyerek yiyebilir. Kiraya verilecek apartman, pansiyon ve stüdyo evde, hep kız öğrenciler oturuyordur. Kiralanacak eve/daireye/stüdyoya kız öğrenci şartını anlayabilirim. Zira olması gerekendir. Böyle bir durumun olmadığı dairelerin çoğunda da kız öğrenci şartı görüyorum. Bunun sebebi hikmetini bilmiyorum. Acaba kız öğrenciler, oturdukları evleri daha mı temiz kullanıyorlar, komşularını rahatsız edecek şekilde gürültü mü yapmıyorlar, kira zamanı gelince kiralarını geciktirmiyorlar mı? Erkek öğrenciler kira ödemede, eve girip çıkmada ev sahibine ve komşulara sorun mu çıkartıyorlar?

Unutmayalım ki cinsiyet yönünden bu toplumun aşağı yukarı yarısı erkek ise yarısı da kadındır. Aynı şekilde üniversitelerde okumakta olan öğrencilerin oranı da -her geçen yıl kızlar lehine artış gösterse de- üç aşağı beş yukarı birbirine yakındır. Üniversitenin olduğu muhitlerde, kız öğrencilerin kiralık ev ve daireye ihtiyacı olduğu kadar erkek öğrencilerin de ihtiyacı vardır. Kız öğrencilerin önünde çok sayıda kiralık ev/daire seçeneği varken erkek öğrencilerin bu fazla seçenekten mahrum kalması bana makul gelmiyor.

Arkadaşlarıyla bir araya gelip kiralık ev arayan erkek öğrenciler, kız öğrencilerine yönelik kiralık ev ilanlarını görünce ne hissederler acaba? Bir düşünelim diyorum. En hafifiyle moralleri bozulur, bize bu ayrımcılık niye diye düşünebilirler. Hatta biz sapık mıyız, bizden bugüne kadar kime ne zarar geldi diyebilirler.

Kiralık tercihlerinde ev sahiplerinin kız öğrencileri tercih etmesini pozitif ayrımcılık diyebilirsiniz. Tamam, son yıllarda kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yapılıyor. Ama üstte kendisi oturuyor, alt katı da sadece kız öğrenciye veririm dayatması varsa bu durum bana pozitif ayrımcılıktan öte bir ayrımcılık mesajı veriyor.

Şimdilerde gittikçe azalsa da yine kiralık tercihlerinden bazıları da evi bekara ve çok çocukluya vermeme durumu da var. Bu da ayrı bir konu ve ayrı bir dert.

Hasılı, evini kiraya vermede kime, nasıl birine, hangi şartlarda vereceğini mülk sahibi karar verse de çok özel bir durum yoksa erkek öğrencilere bu kadar ayrımcılık yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki kız olsun, erkek olsun, doğacak evladın hayırlısını istemek doğru olan ise ev sahipleri de ister kız ister erkek olsun, kiracısının hayırlısını istemelerinde fayda vardır. Aynı durum kiracılar için de böyledir. Allah onlara da hayırlı ev sahipleri versin.

*12/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Ekim 2020 Cuma

Bana Kaldıysanız, Yandınız Demektir

ATM kartınız var. Bu kart ile ATM'den nasıl para çekeceğinizi bilmiyorsunuz. Ah yanımda biri olsun diyorsunuz. Doğru yerdesiniz. Tam adamına geldiniz. Ben bugünler için varım. Zira ATM'den para çekmek benim için çocuk oyuncağı. Dün çektim. İsterseniz görün nasıl çektiğimi. 

Telefonla konuşurken aynı zamanda kartı bankamatiğe koydum. 500 kayme yazdım. Daha sonra kartı alıp gittim. 

Az gittim, uz gittim. Giderken bir hafiflik hissettim. Nedendir acaba bendeki bu hafiflik derken efendim, elimi cebime bir attım. Bir o cebime, bir diğer cebime baktım. Aradım taradım. Baktığım yere bir daha baktım. Çektiğim 500 kayme cebimde yoktu. Nihayet üzerimdeki hafifliğin nedenini anladım.  Üzerime çöken ağırlığı anlatamam. Allah deyip geri döndüm, hızlı adımlarla para çektiğim ATM'ye tekrar geri geldim. Baktım birisi para çekiyor. Adamı bekledim. Çekildikten sonra dedim ki az önce bankamatikte para gördün mü? Hayır görmedim, dedi gitti. Niye görsün ki! Sonra dur bakalım, benden sonra bu ATM'ye gelen kaçıncı kişi? 

Ne yapayım, ne edeyim derken bankanın şubesine yöneldim. Yolda giderken müşteri hizmetlerini aradım. Durumu anlattım. Müşteri hizmetleri görevlisi, adıma bir kayıt oluşturdu. "Durumun, sayımda ortaya çıkacağını, bana en kısa zamanda dönüş yapacaklarını" söyledi. Teşekkür ederek telefonu kapattım.

Ne yapayım? Bari eve gideyim. Bu durumun üzerine bir bardak soğuk su içeyim dedim. Evde otururken bir işlem yapmak üzere bankanın mobil şubesine girdim. Gördüm ki soğuk su içmeme gerek kalmamış. Çünkü hesabımdan uçup giden benim 500 kayme, hesabıma geri dönmüş.  Üzüntüm sevince dönüştü. Anlatılmaz. 

Gördüğünüz gibi tereyağından kıl çeker gibi ATM'den tertemiz para çekmiş bulunmaktayım.  ATM'den para çekme konusunda emrinize amadeyim. 

Para çekme işini, ağzına yüzüne bulaştırmışsın diyebilirsiniz. Teessüf ederim. Ben size para çekme garantisi veririm ama parayı alıp almama garantisi veremem. Paranız ATM'de kalırsa/unutulursa geri gelir veya gelmez. Nasibinize artık. Yok, ben böyle bir maceraya giremem derseniz, size de iyilik yaramaz. O zaman ATM'den para çekme işini bana bırakmayacaksınız ve paranın nasıl çekileceğini oturup bir güzel öğreneceksiniz.

Bu arada, beni dinleyen ve nazikçe cevaplar veren müşteri hizmetleri görevlisine çok kırıldım. Bir geçmis olsun demediği gibi çok soğukkanlı idi aynı zamanda. Durumuma şaşırmadı. Sanırım bu olayda yalnız değilim.

8 Ekim 2020 Perşembe

Had Bilmek Edeptendir *

 

Türkiye birkaç gündür taaddüdü zevcat konusunda sosyal medya ve televizyonlarda videosu yayımlanan bir başhekim yardımcısının videosunu ve aynı zatın, ölümle pençeleşen eski bir başbakan hakkında attığı tweeti konuşuyor. Gelen tepkiler üzerine ilgili kişi görevinden alındı.

Yazımda adı geçen kişinin ne ismine yer vereceğim ne de dediklerine. Gerek yok. Zaten adını ve dediklerini biraz Türkiye gündemini takip eden herkes bilmektedir. Baştan söyleyeyim, ilgili kişinin ne görüşüne katılıyorum ne de takındığı tavır ve üslubuna. Bu konuda genel bir değerlendirmede bulunmak istiyorum.

Bir kişi doktor olabilir, mesleğinde çok başarılı olabilir. Bu kişi hak ederek veya hak etmeden birilerinin referansıyla bir idari göreve gelmiş ya da getirilmiş olabilir. İlgili kişiye düşen, kendi alanıyla ilgili yazıp çizmesi ve videolar çekip yayımlamasıdır. Çapına, kapasitesine, kumaşına, bilgisine, görgüsüne ve ufkuna bakmadan, alanı ve vazifesi olmayan işlerde söz söylemesi en hafifiyle hadsizliktir. Hadsizlik ise edepsizliktir. Daha doğrusu had bilmek, haddini bilmek edeptendir. Çünkü insan olmanın belki de ilk şartı had bilmektir. Din kimsenin tekelinde değil, ben de bir şeyler söylerim der, dedikleriyle kırar dökerse edep dışı hareket etmiş olur. Haddini bilmeyen bir insanın ne mesleğiyle ilgili insanlığa verebileceği vardır ne de bu kişinin deruhte ettiği idari görevde kurumuna verebileceği bir şey vardır. Burada bir başka sorun, haddini bilmeyen bir kimsenin neresine aşık olundu da böyle birinin önemli bir göreve getirildiğidir. Bir görevi hak etmeyen birini, bir görevle taltif edersen o kişi bu görevin altında ezilir ve içine eder. Bu vesileyle atama ve yükselmelerde ahbap çavuş ilişkisinin yeniden gözden geçirilmesinde fayda var. Gördüğünüz gibi hak etmeden bir yere getirilen, yüz ağartmadığı gibi onu oraya getirenleri de mahcup etmektedir. Toplum, doktora kızdığı kadar bu makamı altın kase içerisinde bu tiplere sunanlara öyle zannediyorum daha fazla kızmaktadır. Bunda da hakları vardır.

Bir diğer husus; bir kişiyi düşüncesinden, söylediklerinden, yaptıklarından ve yönetiminden, dolayı tasvip etmeyebilirsiniz. Görüşünün hakim olmaması için mücadele yolunu da seçebilirsiniz. Kimsenin sesini çıkaramadığı bir ortamda “kral çıplak” diyebilirsiniz. İnandığın değerlere sataştığından dolayı mücadele yolunu seçerek gerekirse hapsi ve hatta ölümü de göze alabilirsiniz. Ben buna eyvallah derim ve tebrik ederim.  Ama böyle yapmayıp bir başbakan güçten kuvvetten düşmüş, ölümle pençeleşiyor, kendini ve yaptıklarını savunacak gücü ve takati yok.  Böyle bir ortamda İmam Hatipleri de ad ederek elinde pamuk, ölüsüyle mücadele etmeyi tercih ederse ben buna ucuz mücahitlik derim ve yuh derim. Bırakalım, ölüme doğru giden kişi, bu aşamadan sonra hesabını Allah’a versin. Hem bilsin ki böyle bir mücadelenin ve üslubun İslam’da yeri yoktur. İslam, dirisiyle mücadele etmeyip ölüsüyle mücadele etme yolunu seçenlere sıcak bakmaz.

Hasılı, haddini bilmeyenlerin, toplumu okuyamayanların ve mücadelesinde güzel bir üslubu seçmeyenlerin bu ülkeye yapabilecekleri en büyük hizmet, vazifesi olmayan işlerde susmalarıdır. Tüm bildiklerini kendilerine saklamalarıdır. Yanlış meslek seçtiklerine inanıyorlarsa, halihazırdaki mesleklerini bırakıp ilgi duydukları alanın talebesi olmalarıdır. Biliyorsunuz, öğrenmenin ve okumanın başı ve yaşı yoktur. Bence yeni meslek öğrenmeden önce had nasıl bilinir, edep nedir, üslup nasıl bir şeydir? Önce bunlara kafa yormalarında fayda vardır.  

*09/10/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.