8 Ocak 2019 Salı

Market Dönüşü Ben *

Birkaç gün önce kahvaltılık almak için bir mandıraya gitmiştim. Kasiyer aldıklarımı üç poşete birden bir güzel koydu. Ödememi yaptım. Poşet parası vermeden evimin yolunu tutmuştum. 

Bugün zaruri ihtiyaçlarımı almak için markete ilk gidişim. Sol elimde kolumu katlayarak getirdiklerimi söyleyeyim size: Üç paket ikili peçete, içerisinde onar tane olan 2 paket kağıt mendil. Hepsi naylon ambalajlı toplam beş paket. Kasiyer poşet istiyor musun dedi, hayır dedim. Koltuğuma istiflediğim gibi ödememi yaptıktan sonra ekmek ihtiyacını gidermek için fırının yolunu tuttum. Her zaman alışveriş yaptığım fırıncıya market eşyalarıyla birlikte ekmek almak için girdim. İki ekmek aldım. Fırıncıya da poşet parası vermedim. Çünkü fırın şimdilik poşet parası almıyor.

İçinizden marketten alınan beş kalem koltuğa istiflenerek getirilir mi? Bu kadar da cimrilik olur mu? Ha bir poşet alsaydın diyebilirsiniz. Buna ister cimrilik, ister inat; ister devlete, ister çevreye destek diyebilirsiniz. Hangisini derseniz kabulümdür. Fırıncının da cimrilikte benden kalır tarafı yoktu. Çünkü al, şu poşete koy demedi.

Koltuğumda taşıdığım market eşyasını eve getirince elimdekileri almaya çalışan eşime, dur alma, önce bir fotoğrafımı çek dedim. Hanım "Bunlar bu şekilde gelir mi, gören ne der, ayıp değil mi" dedi. Niye ayıp olsun, bu durumu ben istemedim, ayıbı yapan ben miyim dedim. Poşete koydursaydım eşyayı vücuduma paralel bir şekilde aşağıya sarkıtarak taşıyacaktım. Poşetsiz ise kolumu yukarı tutarak taşıdım. Üstelik düşürmedim ve zorlanmadım. Elim üşüdükçe kazandığın 25 kuruşu hatırla Ramazan dedim. Baktım üşümüyorum. İçim de rahattı üstelik. Sevincime diyecek yoktu anlayacağınız. Bu işten sadece ben değil, aynı zamanda alacağım poşetle, vereceğim zarardan da çevreyi korumuş oldum. Ama anlamadığım bu poşet bu kadar zararlı da aldıklarımın hepsinde ambalaj olarak naylon kullanılmış. Bunlar zararlı değil mi? Bu ambalajları açtıktan sonra yırttığım ambalajı hiçbir şekilde kullanamayacağım. Bir poşete koyup çöpe atacağım. Sanırım bu konuda çelişkilerimiz var. Çünkü markete gidip raflarda naylon veya plastik ile kaplı olmayan bir ürün var mı? Bu aldıklarımızın naylon ambalajları hep çöpe gidecek, tıpkı poşetlere çöp koyup attığımız gibi. 

Bu işte samimi isek marketlerin reyonlarında teşhir edilen ürünlerin naylon ambalajlarından kurtulalım ilk önce. Şayet yiyeceklerin naylonla ambalajlanmasında sakınca yoksa acaba sorun naylon ambalajlı ürünün naylon poşete konmasında mı? Anlamadım gitti.

Not: Bu alışverişi poşete para vermeksizin hallettim. Ama mutluluğum kısa sürecek gibi. Çünkü marketten aldıklarımı taşıyarak getirdiğim poşetleri atmıyorduk. Eşim bu poşetleri çöp kutusundan çıkardığı çöp poşetlerinin üzerine geçirip bağlıyor, bu şekilde çöp kutusuna atıyorduk. Yani poşetin üzerine poşet geçiriyorduk. Ben şimdi ne yapacağım? Siz bana bir akıl verin.

* 21/01/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Terörle Mücadelede Sınıfta mı Kaldık Yine?


Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki hem içimiz, hem de dışımız düşmanla dolu. Yarım asrı devirdiğim bu yaşımda iç ve dış -görünen ve görünmeyen- düşmanlarla devletin mücadelesi bitmedi. Kimi eski, kimi yeni çıkan düşman ve hainlerle devlet mücadele üstüne mücadele yapıyor. Sanki I.Dünya ve Kurtuluş savaşlarımızdan sonra bize bu ülkeyi bırakanlar/bahşedenler "Başınıza öyle bir çorap öreceğiz ki yaşayabilirseniz ne ala" demiş olmalı. 

Peki başımıza örülen bu iç ve dış düşmanlarla mücadelenin neresindeyiz? Devlet gerçekten bunları kökünden kazıyacak şekilde mücadele edebiliyor mu ya da mücadelesinde başarılı mı? Geçmişten günümüze tüm düşman ve ihanet şebekeleri hala yaşadığına göre bu konuda acizane görüşüm mücadelede başarılı değiliz. Çünkü bataklıkların kimi aktif, kimi de uyuyan hücre olarak  hepsi hayatiyetine devam ediyor, canımızı acıtıyor ve inisiyatif onlarda. Bunlarla mücadele eden devlet, bataklığı kurutmaktan ziyade pansuman ve polisiye tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyor. Yani sivrisineklerle uğraşıyor. Örnek mi istersiniz? Çok öteye gitmeye gerek yok. DHKP-C, PKK, Hizbullah, DEAŞ, Ergenekon, FETÖ hala dimdik ayakta. Bildiğim kadarıyla sadece Hizbullah'ın lideri öldürüldü. Bu örgüte üye olanlar -toplumdaki algıya göre- kimi haklı, kimi de haksız yere cezalandırıldı. Bugün bitmiş gibi görünen bu örgüt potansiyel olarak hala var. Yarın tekrar çıkmayacağına dair kimsenin garantisi yok. 

DHKP-C zaman zaman kanlı eylemleriyle kendinden söz ettirmekte. 

PKK'nın başı yakalanmak (veya bize teslim edilmek) suretiyle cezasını çekmekle birlikte içeriden liderliğini devam ettirmekte. Üstelik YPG/PYD olarak sınırımızda bize tehdit olmaya devam ediyor. Geçmiş gücünü kaybetmiş görünmekle birlikte PKK, güneyimizde kanlı eylemleriyle adından söz ettiriyor. 

DEAŞ, Suriye ve Irak'ta bir zamanlar çok aktif olmakla beraber zaman zaman ülke içinde kanlı suikastlara imza atabiliyor ve saflarında savaşmaları için ülkemizden örgüte eleman devşirebilme potansiyeline sahip.

Bir zamanlar devletin içerisinde derin devlet olarak yerleştiği, darbe yapacaklar diye söylenen; Sarıkız, Ayışığı, Balyoz gibi isimlerle anılan Ergenekon ile mücadele için çoğu asker olmak üzere hepsi yargılandı, davalar yıllarca devam etti. Sonra “TSK'ya kumpas kuruldu" denerek yargılananlar bir bir dışarı çıktı/çıkartıldı. Belleklerde Ergenekon diye bir örgütün olup olmadığı müphem kaldı. Beş yıl boyunca içeride yatırdıklarımızın çoğu da bugün kahraman muamelesi görüyor. Suçlular mı, değil mi kimse bilmiyor. Belki  çoğu içeride masum bir şekilde yatmış oldu.

Son olarak devlet 15 Temmuz 2016  kanlı darbe teşebbüsüyle gerçek terör örgütü olduğunu gösteren "Resmi görünümlü terör" örgütü olan ve adına FETÖ/PDY denilen hain ve sinsi örgütle mücadele ediyor. Devletin kılcal damarlarına kadar giren diğerleri gibi bir ucu dışarıya bağlı olan bu terör örgütüyle mücadelede devlet ne kadar yol aldı? Örgütün tepe noktasını ve beyin tabakasını ele geçirebildi mi? Örgütü dağıtabildi mi? Görünen, örgütün  suçüstü yakalananlar dışında esas suçlu ve elebaşları yurt dışında kaçak. Dışarıdan  devlete karşı hamle üzerine hamle yapıyorlar. Kırmızı bültenle aranmalarına ve suçluların iadesi çerçevesinde devletlerden istenmelerine rağmen ülkeler bizim bu isteklerimize olumlu yanıt vermedikleri gibi bu örgüt üyelerine destek veriyorlar. Bizim devlet ne yapıyor? Elde olanlarla mücadele ediyor. Örgüt ile şu ya da bu şekilde geçmişte bağı olmuş kişilerle yetiniyor. Kiminin iş akdini feshediyor, kimini içeriye alıyor, kimini görevden uzaklaştırıyor. Hala operasyon üzerine operasyon yapıyor. Örgütü bir türlü çözemiyor. Korkum, devletin bu örgütle mücadelesinin Ergenekon'la mücadelesine benzeyeceği ve sulandırılacağıdır. Çünkü Ergenekon davalarında da ipin ucu bir müddet sonra suçlu, suçsuz herkese uzanmaya başlamıştı. (Buda bir FETÖ kumpası olduğunu anlamamız uzun sürdü.)  FETÖ ile mücadelede de suçlu, suçsuzun karıştırıldığı düşünülüyor bir kesim tarafından.

Yazımı uzattım biliyorum ama şunu da söylemeden edemeyeceğim. Devlet suçu yok etmek için uğraşmıyor. Ya gücü yetmiyor, ya da bu şekil geçiştiriyor. Yani piyonlarla uğraşıyor. Maalesef görünen bu! Burada devleti yönetenlere bir soru sormak istiyorum. Yukarıda saydığım bu örgütler bu ülkede sere serpe neşvünema bulurken sen neredeydin? Böyle suç örgütlerinin ortaya çıkmaması için ne yaptın? Sanırım devletin böyle bir politikası yok. Hiç olmadı. Devlet önce suç çıksın, gelişsin ve olgunlaşsın, sonra ensesinde biteyim diye düşünüyor. Zaten örgütler de bu boşluktan çıkıyor ve bitmiyor. Ne diyelim? Şayet doğru yolda isek mücadeleye devam… Hayırlı olsun! 



Hz Muhammed Ömrünü Hep Kazanmaya Adadı *


61/63 yıllık ömrünün hem peygamberlik öncesinde, hem de peygamberlik döneminde Hz Muhammed, son nefesine kadar ömrünü insan kazanmaya adadı.  Bu işi yaparken görevinden asla taviz vermedi, herkese şirin görüneyim yolunu izlemedi. Aşırılıklardan kaçındı hep. Kazanamadıklarından hiç ümidini yitirmedi, kimsenin üzerini çizmedi. Kendi devrinde ve öncesinde suç işleyenler varsa onları geçmişiyle yargılamadı ve yüzlerine vurmadı, affetme yolunu seçti hep. Bu yol ile kazanmadığı insan kalmadı dense yeridir. Kimleri kazanmadı kimleri!

Medine döneminde Müslümanlar arasında nifak saçmaya çalışan ve fırsatını bulduğu zaman ihanet eden münafıkların lideri Abdullah Ubey b.Selül'den hep kötülük görmesine rağmen onu öldürtme yoluna gitmedi. Belki bu münafığı kazanamadı ama en azından onu Müslümanların içerisinde tutmayı başardı. Dışlasaydı belki şehir dışına giderek daha büyük fitnelerin çıkmasına sebebiyet verebilirdi. Öldürtseydi sevenleri Peygambere ve Müslümanlara kin besleyeceklerdi. II.Abdülhamit'in İngilizlerle iş tutan Şerif Hüseyin'i İstanbul'da tutma siyasetini peygamberimizin bu tutumuna benzetebiliriz. Nitekim Abdülhamit'in bu tasarrufundan vazgeçip Hüseyin'in Hicaz'a gitmesine izin veren İttihat ve Terakki Hükümetinin ne tür tehlikelere yol açtığını hepimiz biliriz.

Hatip b.Ebi Beltea'yı kazanmıştır. Ki Hatip, Mekke'nin fethedileceği haberini Mekkelilere ulaştırmaya çalışan bir sahabidir. Bu sahabinin yaptığına bugün  de ihanet deriz. Buna rağmen peygamber "Bedir ashabındandır" diyerek Hatip'i kazanma yolunu seçmiştir ve kazanmıştır da. Çünkü Hatip bir daha ihanet yolunu seçmemiş, samimiyetini göstermiştir.

Bedir, Uhut ve Hendek savaşları başta olmak üzere hemen hemen her savaşta müşriklerin safında en önde yer alan Ebu Süfyan'a Mekke'nin fethi esnasında "Kim Ebu Süfyan'ın evine sığınırsa emniyettedir" diyerek hem Ebu Süfyan'dan gelebilecek tehlikeyi izale etmiş, hem de Ebu Süfyan'ın Müslüman olmasını sağlamıştır.

Mekke fethedildikten sonra peygamber ve Müslümanlara kök söktüren ne kadar azılı düşman varsa "Bugün kınanacak değilsiniz" diyerek affetmiştir. Kimleri affetmedi ki! Hz Hamza'nın katili vahşi ile azmettiricisi Vahşi'yi de affetti. Bunlar da Müslüman olmayı seçtiler.

Tarihteki misyonunu tam bilmesem de Mekke fethedilinceye kadar Mekke'de müşriklerin arasında yaşamaya devam eden, hicret etme yolunu seçmeyen ve peygamberin safında yer almayan amcası Abbas'a "Ey amca! Şu ana kadar neredeydin" dememiş, geç de olsa onun da Müslüman olmasını sağlamış ve kazanmıştır.

Örnekleri bu şekil çoğaltabiliriz. Verdiğim örneklerde görüldüğü üzere peygamber affetmek suretiyle er veya geç çoğunun hidayetine vesile olmuştur. Bir kısmının da daha fazla kötülük yapmasının önüne geçmiştir. Mücadelesinde af yolunu seçerken asla kin ve intikam peşinde olmamıştır. Bizim için her şeyiyle örnek olan peygamberin yolundan gitme konusunda ne dersiniz?

* 15/03/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Kar Tatilleri ve Bundan Haberdar Olmak ***


Küçüklüğümde yağan onca kara rağmen pek kar tatili olmazdı. Yapılan tatil de bir elin parmağını geçmezdi. Yağan kar, haydi deyince kolay kolay kalkmazdı. Daha kar erimeden üzerine bir daha bir daha yağardı. Büyüklerin, bir kişinin geçeceği şekilde kürekle açtığı yoldan düşe kalka giderdik okula. Eğitim öğretim devam ederdi.

İlkokula giderken açılmamış yoldan ayaklarım gömülürcesine evden çıkıp okula giderken epey gitmiştim ki elindeki kürekle yol açmaya çalışan Sarı Dayı lakaplı teyzemin eşi rahmetli enişte beni görünce "Geç git evine! Bugün okul olmaz" dedi kızarak. Okul tatil miydi, değil miydi bilmiyorum. Okula varmadan da öğrenme imkanım yoktu zaten. Çünkü ne televizyon vardı, ne radyo, ne de telefon. Geri döndüm çaresiz.

Ortaokulda okurken bir on beş tatilini 45 gün yaptığımı hatırlıyorum. Devlet kömür veremedi de ondan mı tatil yapıldı bilmiyorum.

Büyüdüm, öğretmen oldum. Benimle beraber teknoloji de gelişti, dört tekerlekli araç sayısı arttıkça arttı. Öğrenci servisi bir sektör haline geldi. Çocukların çoğu okula servisle, öğretmenlerin hemen hemen tamamı özel aracıyla gidip gelmeye başladı. Her şey arttı, yağan karımız azaldı. Çok kar yağmamasına rağmen öğrenciliğimde görmediğim tatili öğretmenliğimde gördüm. Yeter ki semadan kar beyazı bir beyazlık görülsün. Hemen ilin, ilçenin yetkili kurulları "Yoğun kar yağışı, tipi ve  aşırı buzlanmaya karşı eğitime bir gün ara verilmiştir" kararı alıveriyor. Bazen yerleri bile doğru dürüst ağartmayan kar; hayatımızı kolaylaştıran, ulaşım kolaylığı sağlayan günümüz teknolojilerini hemen esir alıveriyor. Bu demektir ki benim üzerine basa basa gittiğim tabanvaylarım günümüz teknolojisine beş çekermiş. Ayağımızın içine kar da girer, su da girerdi. Naylon çizmenin içinde ayağımız donsa da, kayıp düşsek de pes etmek yoktu. Şimdiki teknoloji iyi gün dostu. Kış şartlarında su koyuveriyor. Tatil isterim tatil diyor.

Kar tatillerinde şimdiki nesil bize göre daha iyi. Neden derseniz? Hava muhalefeti dolayısıyla okulların tatil olmasını daha akşamdan öğreniyor. Akşam yatarken okul var veya yok biliyor. Hem yetkili organlar erken karar veriyor, hem de vatandaş sanal alem vasıtasıyla bu bilgiye hemen ulaşabiliyor. Biz ise daha birkaç yıl öncesine kadar karın altında güç bela okula gider, öğrenci de bir şekil okula gelir, ardından tatil kararı verilirdi. Hiç unutmam 2000 öncesinde Adıyaman-Kahta'da görev yaparken sabah 4 saat ders işledikten sonra tatil kararı verilmişti. 2000 öncesi çok eski diyebilirsiniz. 2011 veya 2012'de biz okul yoluna düştükten, birçok öğretmen okula vardıktan sonra durakta bekleyen polisten tatil haberini aldık. Halbuki giden gitmiş, okul açılmış, bu durumda tatil kararı almanın ne gereği vardı?

Konya merkezde 08.01.2019 günü eğitime bir gün ara verildi kararını saat 00.28'de haber alınca nedense geçmiş kar tatilleri  ve duyurusu ile şimdikiler aklıma geldi. Yazıya döktüm gördüğünüz gibi. Neyse bütün derdimiz bu olsun. Okullar tatil olsa da kar berekettir. Olması gerekir. Bu sene gecikti bile. Bol karlar inşallah!


*** 10/01/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


7 Ocak 2019 Pazartesi

Adama Bir Dokundum. Dert Küpü Çıktı

Otobüse bindim. Çok hukukum olmayan bir tanıdığım tek başına oturuyordu. Birkaç hafta önce eş vefat etmişti. Cenazelerine katılmıştım. Selam vererek yanına oturdum. Tekrar başınız sağ olsun dedim. Rahmetli hasta mıydı diye sordum. "Şeker ve tansiyonu vardı, ilaçlarını kullanıyordu. Başka da bir şeyi yoktu. Sabah kalktı bana 'Falan kaç yaşında öldü, şu ne zaman vefat etti' sormaya başladı. Kendisine 'Hanım, bırak şimdi ölenleri, şu kahvaltıyı bir yapalım' dedim. Ardından vefat etti." dedi.

Birlikte konuşa konuşa yolculuk yapmaya devam ederken falan sizin damattı sanırım. Ama onu cenazede göremedim. Bir yerde görevli miydi yoksa dedim. "Gelmez, gelemez, yüzümüze bakamaz. Çünkü yüzü yok. O, iyice değişti. İnsanlıkla alakası kalmadı. Daha ben ölmeden benim malımı paylaşmaya kalktı" dedi. Ne yaptı, hayırdır dedim. "Bir akşam bacanaklarına acil toplanalım diye telefon açar. İkisi gelemez, bir tanesi gelir. Gelemeyenlere telefonda söyler. Gelen bacanağına 'Bu, tüm parasını küçük oğluna yediriyor, parayı bitirecek, hepsini ona döküyor. Biz ne yapıp ne edelim, bu parayı paylaşalım' der. Diğer damatlar 'Biz ona ne yaptık, kızı ne yaptı, şimdi ne deyip de daha yaşarken parasını paylaşmaya kalkacağız' diye karşı çıkarlar. Oymuş, beni gördükçe kaçar. Nicedir görüşmüyoruz. Halbuki benim parama göz diken bu kimseye alacağı evlerde hep öncülük yaptım, ev buldum, yardım ettim, ama yaranamadık" dedi. Kızınla görüşüyor musun, onu gönderiyor mu dedim. Kızım da dayanamadı ona, çekti gitti. İki aydır oğlunun yanında kalıyor. Çocuklarına da az yapmadı" dedi. Çarşıda benden önce inecekmiş. Vedalaşıp ayrıldık.

Çocukluğumda tanıdığım, hiç teşriki mesaim olmayan bu tanıdığım bildiğim kadarıyla sakin biriydi. Konuşurken yine ağır ağır ve tane tane konuştu. Üzüldüm adamın durumuna. Vara sormaz olaydım. Adamın tam damarına basmışım. Dert küpüymüş meğer. Herhalde en zoruna giden de beklemediği insanlardan gördüğü muamele idi. Kızını büyütüp gelin ederken bir müddet sonra damadının parasını nereye, kime harcayacağım hesabını soracağını kim bilebilirdi.

Tek taraflı dinlediğim bu olayın diğer failini dinlemediğim için olayın iç yüzünü tam bilmiyorum. Hangisi haklı karar verme durumum yok. Kalpler kırıldıktan sonra kimin haklı olduğunun zaten ne önemi var! Burada damadın paraya göz dikmesi hoş değil. Bunun savunulacak bir tarafı yok. Yalnız burada konu açılmışken bir konuyu sorgulamamız gerekiyor. Çünkü daha ölmeden başlayan mal paylaşımı çoğu zaman ailenin arasına kara kedilerin girmesine sebebiyet vermektedir. Vefattan sonra mal paylaşımı yüzünden çoğu kardeş konuşmuyor. Kalan malı eşit bir şekilde bölseler bile aralarında hırgür çıkıyor.

Burada konuşulması gereken bir diğer husus Anadolu'da birçok aile erkek çocuğunu kız çocuğuna tercih etmektedir. Hatta bazıları kızından mal kaçırmaktadır. Baba oğluna iş kuruvermektedir. Yukarıda anlattığım olayda da baba, işsiz oğluna dükkan açıvermiş. Sanırım gürültü de bundan kopmuş. Bir babanın işsiz evladına iş kuruvermesi kadar doğal bir şey olamaz. Ama oğlana dükkan açarken sanki diğer çocukları da gönüllemek gerekiyor gibi geldi bana. Babalar bu dengeyi gözetseler daha iyi olur.

Zan ve Kanaat

Gündelik hayatta yapmadan edemediğimiz, kaçmak istesek de kaçamadığımız, konuşurken farkına varmadığımız bir hastalığımız var: Zanda bulunmak. Zan malumunuz "kesin olmayan bilgi, sanma, sanı" demektir. Bu tür bilgilerin bir kısmı doğru olmakla beraber büyük bir kısmı ise bir kuruntudan ibarettir. İster istemez bu kuruntu da bizi yanlışa ve yanlış yapmaya sürüklemektedir.

Zannın bir kısmı yasaklanmamakla beraber büyük bir kısmı dinimizce yasaklanmıştır. Nitekim Hucurat süresi 12.ayette Allah "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız. Şüphesiz zan(nın çoğu) günahtır" buyurmaktadır. Bu ayette zannın çoğu derken yasaklanan zannın suizan(kötü zan, kuşku), helal kılınan zannın ise hüsnüzan(iyi niyet) olduğu anlaşılabilir. Belki de kaçınma zorluğundan Allah "Aşırı zanda bulunmayın, işi makul seviyede, tadında bırakın" demek istemiş olabilir.

Kelimelerin etimolojisini tam bilmiyorum. Ama eş anlamlı olmasa da çoğu zaman "kanaatimce, kanaatime göre, bana göre,  bence, sanırım..." gibi kelimeleri de zan/zannımca kelimesi yerine kullanıyoruz. Çünkü bu kelimelerle başlayan kelimeler kesin bilgi ifade etmemektedir. Gündelik hayatta biri veya bir konu hakkında konuşurken sık başvurduğumuz kelimelerdir bunlar. Öyle zannediyorum zanna az değil, çokça başvuruyoruz. Günah olmakla beraber sıkça kullandığımız zan keşke zannetmekle kalsa. Çünkü çoğu zaman kafamızda oluşturduğumuz bu algılar bizde kesin bilgiye dönüşebiliyor. Hatta bazen iftira boyutuna da taşıyabiliyoruz. Yani daha büyük günaha giriyoruz. Bu demektir ki algılarımız gerçekliklerimiz olup çıkıveriyor. İşin garibi işi zan, sanı ve kanaatle  de bırakmıyoruz. Birçok komisyon, kurul bir konu veya bir kişi hakkında karar verirken "...kanaatine vardığından..." şeklinde karar veriyor. Çoğu zaman bu tür komisyonların kanaatleriyle alınan kararlar mahkemedeki hakimin kararından daha önemli olabiliyor. Kişi mahkemede aklansa bile komisyonun kanaati değişmediği müddetçe kişi bazı haklarından mahrum kalabiliyor. Bu da bazı mağduriyetlere yol açabiliyor.

Mahkemelerimiz tam adalet dağıtmasa da, adaletimizde eksiklikler olsa da kişilerle ilgili alınacak tasarruf ve kararlarda son sözü mahkemeye bırakmakta fayda var. 

6 Ocak 2019 Pazar

Yazılarımı Okuyan Var mı?

Birkaç senedir kelime dağarcığım yettiğince hemen hemen her konuda birikimlerimi yazıya dökmeye çalışıyorum. Ben yazdıkça tasasını bazıları çekiyor: Yazılar okunuyor mu diyor. Kimi yüzüme karşı söylerken kimileri de ardımdan söylüyormuş bunu.

Yazılarım okunuyor mu, okunmuyor mu? İki gazetede toplam haftada yedi gün, bir internet gazetesine de haftada bir yazı gönderiyorum. Haftalık gönderdiğim internet gazetesinde okuma oranı yazdığım konuya göre değişiyor. Gazetelerde yayınlanan yazılarımı ise kaç kişi okuyor bilmiyorum. Çünkü gazete yönetimi hangi köşenin ne kadar okunduğu bilgisini vermiyor. Ne benimkini, ne de diğer köşelerin bir istatistiğini yayımlıyor. Gazetenin yetkili kişisi ile "Okunma oranım nasıl, şayet okuyan yoksa bırakabilirim" dediğimde "İlgiyle takip ediliyorsun, olumlu tepkiler alıyoruz" diyor. Belki de benim moralimi bozmamak için böyle cevap veriyor da olabilir.

Gazetelere gönderdiğim yazılarımın tamamının yayımlandığı bu blogum var. Kendi halinde mütevazı bir sayfamdır burası. Tıpkı benim gibi. Çok tanınmayan bu sayfam günlük ortalama 80-100 kişi tarafından okunmaktadır. 

Okunmak, takip edilmek ve tepki vermek/görmek güzel bir şey. Ama yazılarımda gördüğüm bir şey var. Bazı yazılarımın okuyucular tarafından daha fazla ilgi gördüğünü okuyan sayısından anlıyorum. Bazıları ise yeterince tepki görmüyor. Bu da doğal bir şey. Çünkü herkes her yazıma ilgi gösterecek, beğenecek diye bir şey yoktur. Yine okuyucular bazı yazılarımı kendilerine tercüman olmuş görürken bazı yazılardaki görüşlerime de katılmayabilir.

Yazılarım ilgi görse de, görmese de, okunsa da, okunmasa da yazmaktan zevk aldığım müddetçe yazmaya devam etme gibi bir niyetim var. Gerekirse okuyan bir kişi kalmasın. Çünkü yazmak suretiyle kafamda geçirdiğim duygu ve düşüncelerimi yazıya dökmüş oluyorum. Bu da beni rahatlatıyor. Aynı zamanda bir konudaki görüşümü kayda geçirmiş oluyorum. Üstelik yazarken vaktin ne zaman geçtiğini bile hatırlamıyorum. Bu da vaktimi yazmak suretiyle değerlendirdiğimi gösteriyor. Yazmak için de belli bir zaman ayırmıyorum. İşimden arta kalan boş vaktimde yazmaya çalışıyorum. Konu bulmada da zorlanmıyorum açıkçası. Bazen bir toplu taşımada seyehat ederken gördüğümü yazmaya başlıyorum. Gittiğim yerde yalnız isem yazımı bir çay ocağında tamamlıyor ve aynı anda bloğumda yayımlıyorum. Bazen aklıma birden fazla bir konu gelmişse sayfamda bir taslak oluşturup bir başlık atıyorum, taslak olarak sayfamda kalıyor. Hatta taslaklarıma sonradan bir göz attığımda bir kısmını yarıya kadar yazılmış görüyorum. Eksikliği sonradan tamamlıyorum. 

Tüm yazılarımı yazarken önce yazmaya cep telefonumdan başlıyorum. Bu yüzden cebimde durması gereken telefonum elimden düşmez. Cepten başlayıp bitirdiğim ve aynı anda yayınladığım yazılarımda çoğu zaman yazım ve imla hataları olabiliyor. Bazısı gözümden kaçsa da bazı yanlışlarım T9'un azizliğine uğruyor çoğu zaman. Çünkü yazdığım bir kelime bir bakmışsın başka bir kelimeye dönüşmüş oluyor. Bu tür yanlışları da gazeteye göndereceğim zaman yazıyı worda aktarınca görebiliyorum. Gözümün çarptığı yanlışları bu şekilde sonradan düzeltiyorum. Yine de gözümden kaçan yanlışlarım da olmuyor değil.

İşte bu da cepten bir yazı. Allah gördüklerimi yazmayı, yazdıklarımla amel etmeyi, insanlara faydalı olmayı nasip etsin.