10 Ağustos 2017 Perşembe

Bir yerde eksikliğimiz var ama nerede?

İslam dini mükemmel bir dindir. Bazı emir ve yasakları eksik gibi görünse de bunlar İslam'ın eksikliğinden ziyade bizim anlayamadığımızdan ya da anlamak istemediğimizdendir. Mükemmel olduğu için de zaten son din olmuştur. Bu son dinle beraber Allah'ın dini de tamamlanmıştır.

İslam dinine giriş yapanlar karşılarında mükemmel bir din ile karşılaşırlar. İslam ne kadar mükemmelse de ona inanan Müslümanların çoğu mükemmel değil maalesef. Normal şartlarda kendisi mükemmel olan bir şeye tabi olan da mükemmel olmalı değil midir? Değiliz maalesef. Bir tezatlık var. İslam'ı gönüllere ve zihinlere kazıyacak iyi bir rehber ve kılavuz değiliz. İslam'ın kendisini bizi menzile götürecek iyi ve mükemmel bir araca/ata benzetirsek bu aracı kullanan sürücülerde iş yok demektir. Zira at sahibine göre kişner. İyi bir şoför, iyi bir kaptan değiliz maalesef. Kötü kullanıcının elinde kıymetli bir değer yerlerde sürünüyor denir ya, teşbihte hata olmasın, işte öyle bir şey.

İslam, tüm umdeleriyle birlikte ele alınarak yaşandığı takdirde bir değer ifade eder. Bir kısmını önemli görür, yapar ve yaşar, bir kısmını da görmezden gelip kulak ardı edersek veya biz İslam'a değil de İslam'ı kendimize benzetmeye çalışırsak sanırım bu yaşadığımız İslam bizi yükseltip yücelteceği yerde yerlerde süründürür. Ki olan da budur. Müslümanların ve İslam dünyasının hali pürmelali ortada. Bir araç tüm aksesuarıyla birlikte bir mükemmellik ifade eder. Araçtaki bir eksiklikle yola çıkmak bizi yarı yolda bırakabilir. Zira araçtaki her şeyin yeri ve zamanı geldiğinde önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz İslam dininin emir ve yasaklarının bazılarını ön plana çıkarıyor, bazılarını "olmasa da olur, yapsak iyi olur ama yapamıyoruz" diyerek geri plana itiyoruz. Seçe seçe İslam'ı sürekli yapıla gelen birkaç ibadete indirgiyoruz. Baştan söyleyeyim vereceğim örnekler İslam'ın temel umdeleridir. Asla küçümsenmeyi gerektirmez. Zaten niyetim de bu değil, ki haddim de değil. Mesela bugün sadece namaz ve oruca indirgedik İslam'ı. Varsa namaz, yoksa namaz. Kişileri değerlendirirken ve araştırırken bile namazı bir ölçü olarak ele alıyoruz, "namazında, niyazında" diyerek. O kadar namazdan konuşuyoruz ki gören, "İslam sadece namazdan ibaret" sanır. Bunu da düzgün bir şekilde yapamıyoruz maalesef. Zira o kadar camimiz sadece Cuma ve bayram namazlarında doluyor. Yıllık orucumuzu tutuyor, durumumuz iyi ise hacca gidip geliyor, ara ara umreye gidiyor, cimrilik sınırı olan zekatımızı da veriyoruz. Başka ne var yaptığımız? Bir defa kıldığımız namaz ve oruç nefsimizi terbiye etmek, hayatımıza dinamizm katmak, kötülüklerden uzaklaştırmak gibi ibadetlerdir. Hac ve zekat sosyal yönünü gösterir. Diğer geriye kalan umdelerin de  konuşarak muhabbetini yapıyoruz.

İslam çalışmayı, üretmeyi, insana ve insanlığa hizmeti emreder; biz üretme yerine hep tüketiyoruz. İslam, ahlakı olmazsa olmaz kabul eder; biz meyve vermeyen ağaç gibiyiz. Dedikodu, gıybet, iftiranın alasını yapıyoruz. İslam, temizlik imanın yarısı, der; biz kendimize temiz olmak şartıyla doğayı, çevreyi her yeri kirletiyoruz. İslam saygıyı, hoşgörüyü, zorlamamayı emreder; biz gücü ele geçirdiğimiz zaman yapmadık baskı bırakmıyoruz. Ne yazık ki bizim için bir nimet olan İslam’ın kıymetini bilmiyoruz, elimizdeki hazineyi kullanamıyoruz. Elindeki değeri kullanmayı bilmeyene ne denir? Beceriksiz. Evet ta kendisi…

Hasılı İslam öyle bir din ki her yönüyle yaşandığı takdirde mükemmeldir. Müslümanlar bugünkü hali pürmelalimizi dert ediniyorsa önce Müslüman olma konusunda ona ‘teslim’ olarak samimiyetimizi göstermeliyiz. ‘Ya Rabbi, amenna!” demeliyiz. Kal ehli olmayı bırakıp hal ehli olmalıyız. İslam’ın umdelerinden işimize geleni seçip diğerlerini arka plana atmamalıyız. Bir tarafına ağırlık verip diğerlerini es geçersek günümüzde olduğu gibi bizi yerlerde süründürür.

Nefsimizin Müslüman’ı değil, İslam’ın Müslüman’ı olmamız lazım vesselam! 10/08/2017

9 Ağustos 2017 Çarşamba

"Ölen 250 kişinin katili devlettir" **

İnsanoğlu dilinin altında gizlidir, konuştuğu zaman kendini ele verir. Yeter ki konuşsun, konuşmasına izin verilsin. Yumurtlar da yumurtlar. Ama yumurta yenir mi/yenmez mi tartışılır. Kendisini bir şey sananların yumurtladığı bazen kendisini vezir yapsa da çoğu zaman rezil eder. Bu işi siyaseten yapıyorsa 'Olmaz da neyse' dersin. Ya bunu söyleyen söylediğine inanarak söylüyorsa işte vahim olan da budur. İşin garibi bu hastalığın adı da yoktur, tedavisi de. Kişi doktor da olsa kendisini tedavi edemez. Hani “Terzi kendi söküğünü dikemez” deriz ya, işte öyle bir şey bu.

Bu girizgâhtan sonra sadede gelmek için tarihe bir yolculuk yapalım. Buhari ve Müslim’de rivayet edilen bir hadisi şerife göre mealen, “Ammar bin Yasir, bıyığı yeni terlemiş bir genç iken Hz Muhammed, "Ammar'ı ileride isyancı bir güruh öldürecektir," der. Gel zaman git zaman Sıffın Savaşında Hz Ali ile Muaviye karşı karşıya gelir. Savaş öncesi iki ordu savaşa başlamadan önce bazı sahabiler, Ammar'ı Hz Ali'nin safında görünce Muaviye tarafının isyancı güruh olduğunu anlayarak savaş alanını terk ederler. Nihayet olması istenmeyen bu savaş oluk oluk Müslüman kanının akmasına  sebebiyet verir. Bu savaşta Hz  Ali'nin yanında savaşa  giren Ammar şehit düşer. Savaş biter. Taraflar büyük zayiatlar vererek geri çekilir. 

Muaviye'nin safında savaşa giren Abdullah bin As, savaş  bitimi babası Amr bin As’ın yanına gider. Orada Muaviye de vardır. Abdullah babasına, ‘babacığım, Peygamber, Ammar’ı isyancı bir güruh öldürecek’ demişti. ‘Ammar, Ali’nin safında idi ve öldürüldü. Bu durumda biz isyancı bir güruh olmuyor muyuz?’ diye sorunca babası Amr, ‘Oğlum! Onu esas öldürenler, onu savaş meydanına getirenlerdir’ cevabı verir.”

Bu olayın bir kısmı Sahihayn’de, bir kısmı da siyer kitaplarında anlatılır. Olayın iç yüzünü Allah bilir. Yine biliriz ki, “Ammar’ı öldürenler, onu savaş meydanına getirenlerdir” diyen Amr bin As, çok zeki bir komutandır. Amr bu sözü söylemişse bu söz size hiç tanıdık geliyor mu? Eğer biraz gündemi takip ettiyseniz bu cevap günümüzde 15 Temmuz’da şehit olan 250 kişiyle ilgili bir vekilin, "O ölen 250 vatandaşımızın katili devlettir. Bunu açık açık bir vekil olarak söylüyorum." sözü arasında çok rahat bir bağ kurabilirsiniz. Tıpatıp aynısı. Tercümesi, “250 kişinin katili, onları meydanlara çağırandır” da anlaşılabilir.

İlmin zirvesine varmış vekilin cevabı bana Amr bin As’ın sözünü hatırlattı. Demek ki asırlar geçse de, nesiller değişse de insanın yapısı değişmiyor. İnsan aynı insan. Tiyniyeti de aynı. Ne fazlalığı vardır, ne de eksikliği. Hele mazeret üretmede, kılıf bulmada, suç isnat etmede üstüne yoktur. Laf cambazıdır insanoğlu, özellikle böyleleri. İşin garibi milletin gözünün önünde canlı yayında cereyan eden kanlı darbe teşebbüsünü inkar edip hainleri temize çıkarırcasına devleti suçlamak nasıl bir psikoloji? Nasıl bir kişilik? Nasıl bir ruh hali? Gerçekten vahim bir durum bu.

İşin garibi  ülkenin üzerinden buldozer gibi geçen bir darbeye daha içimizdekileri inandıramamışız. Şehitlerimizi darbeye kalkışanların öldürdüğüne inandıramamışız. Biz nasıl yurt dışındaki insanlara bu ülkede darbe yapıldı diyeceğiz? Adı, sahasında kariyer yapmış ve zirvesine ulaşmış bir ilim adamı olsa da, halkın oylarıyla seçilmiş ve Mecliste bizi temsil eden bir vekil olsa da, Allah kimseye akıl ve izan noksanlığı vermesin, böylelerine basiret ve feraset versin, gözlerindeki perdeleri kaldırmayı, hayata diğer normal insanlar gibi bakabilmeyi nasip etsin. Bu insanlar bu taşıdıkları psikoloji ile gerçekten iyi yaşıyorlar. Ne edersiniz ki lideriyle, vekiliyle biri “darbe kontrollüydü” diyor, diğeri; “iki yüz elli kişiyi devlet öldürdü,” diyor. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş.  09/08/2017

** 06/09/2017 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.





Okuyacağımız liseye bakış açımız*

TEOG yerleştirme sonuçları açıklandı. Hedeflediği okulu tutturan öğrenci ve velisi sevinirken menziline varamayanlarda ise üzüntü hakim. Yerleştirme yapıldı yapılmasına ama bundan sonra istediği okulu kazanan veya kazanamayanların çoğu üç nakil döneminde yeniden bir üst okula yerleşmek için başvuruda bulunacak. Kimi umutla bu süreci takip ederken kimi de umutsuz vaka olarak ya çıkarsa diyecek.

Okul okuldur, başarı da başarı. Hangi okul olursa olsun öğrencilerimizi tebrik eder, başarılarının devamını dilerim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, hiçbir okul başarılı değildir, zira her okul sıra, masa, tahta ve dört duvardan ibarettir. Bu yüzden hiçbir okul kendi başına itibarlı ve makbul değildir. Okulu okul yapan, okula değer katan  içindekilerdir. Öğrenci, öğretmen, yönetim, mahalle, veli vb her bir paydaş okullara bir değer katar. Bunların içinde okula en fazla değer katan öğrencidir. Yeter ki öğrenci okulun iç ve dış paydaşları tarafından güdülenebilsin, motive edilebilsin, paydaşlar birbirine başarıya susamış bir şekilde bakabilsin ve güvenebilsin. Öğrenci kendisine inanacak, veli de çocuğuna. Okul iyi bir rehberlik yapacak, eğitim ve öğretimi ciddiye alacak. Okulla ilgili olanlar oradaki çocuğu kendisinin çocuğu bilecektir, veli de orada çalışanı kendi oğlu-kızı. Böyle bir okulda kısa, orta ve uzun vadede kolektif başarı gelir, başarı da asla tesadüf olmaz.

Veli, “Çocuğum iyi bir okul kazanamadı,” derse; çocuk, “Kazandığım bu okul iyi değil” derse; öğretmen, “Zaten bize çıtası yüksek öğrenci gelmez, bu çocukların dışarıdan takviyeye ihtiyacı var,” derse; müdür, “Bizim öğretmenlerimiz seçme değil, toplama, veliler bilinçsiz” derse; mahalleli, “mahallemizin okulu iyi değil, çocuğumu servisle isim yapmış falan okula vereyim” derse; milli eğitim yetkilileri, “Bizim devlet okullarından bir cacık olmaz, zira 657 gibi bir Kanunumuz var,” derse; Bakanlık, öğretmenlerini bir yük ve problem olarak görürse kimse kusura bakmasın bu kadar olumsuz bakış açısından asla olumlu bir sonuç ortaya çıkmaz. Bugün okulun taban puan yüzdesi düşük olan okullara iç ve dış paydaşların bakış açısı bu şekilde maalesef. Kimi diliyle söylüyor bunu, kimi hal ve hareketleriyle, kimi de duruşuyla. Kimse durumu içine atıp bir şey söylemese bile 14 Ağustos ile 8 Eylül arası yapılacak olan üç nakil başvurusu  bir hoşnutsuzluğu ifade etmektedir. Ya çıkarsa deyip çoğumuz bir üst okula nakil başvurusunda bulunacağız. Bu durum bile daha ergenlik dönemini yaşamakta olan çocuklarımızın üzerinde olumsuz bir etki yapacaktır. “Ben iyi bir okul kazanamadım, bak! Babam, benim için uğraşıyor, demek ki bu kazandığım okul iyi değildir” diyecek ve bu, çocuğun bilinçaltına yerleşecektir. Çocuğumuz küçük olmasına küçük ama bunu anlayacak kadar da zekidir.

Farz edelim ki, çocuğumuz nakiller sonucunda istediğimiz okula yerleşemedi ve düşük profilli olarak gördüğümüz ilk yerleştiği okulda kaldı. Sonuç, çocuğumuz o beğenmediğimiz okulda eğitim ve öğretimine devam edecektir. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Bu çocuktan başarı gelir mi? Hayır gelir mi? Gelecek vaat eder mi? Hiç kendimizi kandırmayalım. Asla gelmez. Zira biz büyükler, çocukların umutlarını bitiriyoruz daha okul açılmadan. Bir defa bu çocuğun kendine güveni kalmaz. Zira “Bu okul iyi değilse, ben de bu okulda okuyacağıma göre benden bir cacık olmaz,” diyecektir. İstemeyerek ölümüne okula gidecektir. Asla başaracağına inanmayacaktır.

Gelin okullarımıza ve çocuklarımıza kötülük yapmayalım, zira kendimizde, çocuğumuzda oluşturduğumuz doğru-yanlış bu algıyla böyle okullarda kolektif başarı gelmez. Herkes kazandığı okula razı olmalıdır. O okuldan bir şey almaktan ziyade o okula bir şey vermek hedefimiz olmalıdır. Zira okula değer katan, okulu okul yapan içindeki o küçük dimağlardır. Okulun iç ve dış paydaşlarıyla her birimiz önce çocuklarımıza, “Düzenli, tertipli çalışırsan, kendini okula verirsen ve  ben bu işi yapacağım diyorsan mutlaka başarırsın” diye moral verdikten sonra “Ya Allah, ya bismillah” deyip işe başlamak lazımdır. Hangi okul olursa olsun gerçek başarıyı yakalayanlar kendilerine inananlardır. Üzülmeyin, en iyi okul kazandığınız okuldur.

Liseli olmadan veya herhangi bir şeyi yapmadan önce hepimiz aşağıdaki yazıyı okuyalım:
“Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsiniz;
Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınız.
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsiniz.
Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki…
Başarı istediğiniz takdirde gelir.
Her şey insanın kafasında biter.
Alt edildiğinizi düşünüyorsanız, alt edilmişsinizdir;
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
Yaşam savaşını kazanan her zaman, en güçlü ya da en hızlı olan değildir;
Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını düşünendir.” (Arnold Palmer)
09/08/2017

* 14/08/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


“Düşene bir tekme de sen vuracaksın” devrindeyiz anlaşılan

Günlük hayatın akışı  içerisinde  değişik kişilerle münasebetimiz  olur. Görüştüğümüz kişilerle çoğu zaman ya iş tutar, ya siyasete atılır, ya bir STK'da sırt sırta verir, hizmet ederiz. Çünkü aynı yola başvurmuşuzdur. Bu fikirdaşlık  çoğu zaman dostluk kapısını aralar. Beraber ağlar, beraber gülersiniz. Birlikte taşın altına elinizi koyar, risk alırsınız. İyi günde, kötü günde sırt sırta verir, problemlerin üstesinden gelmeye  çalışırsınız. Birlikte çalışmanıza dostlar  gıpta  ile bakarken rakip veya düşmanlar takoz koymaya, aranızı açmaya çalışır. Biriniz hata veya yanlış yaptığı zaman vurmaya başlarlar.

Birlikte  iş tuttuğunuzun tökezlemesini fırsat bilenler surda bir gedik açmak için her yolu mubah görürken aynı yola başvuranlardan beklenen çalışma arkadaşlarını yem etmemektir. En azından korunup kollanılması gerekir. Dışarıya karşı savunulurken içeride hatanın telafi edilmesi yoluna gidilirdi yakın zamana kadar. Herkes, hatta rakipleri bile takdir ederdi bu durumu.

Son yıllarda ne olduysa hata yapan, yanlış anlaşılan yoldaşlara sahip çıkılmaz oldu. Başkasından fazla biz eleştirmeye başlıyoruz şimdi. Üstelik bunu alenen meydanlarda yapıyoruz.  Söze başlarken "Kim ne derse desin..." şeklinde giriyoruz söze. Koruma ve savunmadan geçtik, herkesle beraber biz de vuruyoruz. Bu, yeni bir bakış açısı anlaşılan: "Kendine dikkat et, hata ve yanlış yaparsan tökezlediğin yerde kalır, milletin gözünden düştüğün  gibi bizim de gönlümüzden düşer, sana sahip çıkmadığımız gibi yollarımızı da ayırır, biz yolumuza, sen yoluna gidersin," demektir bu. Bunun Türkçesi, "Yola çıktıklarımızı yolda bulduklarımızla değiştirmektir."

Son yıllarda sık sık başvurulan bu yöntem, sağlıklı  bir bakış  açısı  olmadığı gibi, iyi bir yol ve yöntem de değildir. Adam ekme ve adam eksiltme rakip ve düşmanları sevindirirken elinden tutmadığımız dost da için için kendini yer, bitirir. Yalnız kaldım diye dertlenir, gönül koyar, incinir. İncinen kişinin sonradan gönlünü alsan da, iyi bir makama getirsen de asla kalbini tamir edemezsin. Zira kırılmıştır. Zira düştüğü zaman yanında dostlarını görmek ister. Bir defa onu rakiplerinin attığı  taş değil; dostlarının, dost bildiklerinin  attığı gül yaralamıştır. Biz böyle  içimizden her sendeleyene “Düşene bir tekme de sen vuracaksın” diyerek yolumuza devam edersek kalabalıklar içerisinde yalnızlığa mahkum oluruz. Unutmayalım ki hiç hata yapmayan hiç iş yapmayandır.

Bir davanın, bir fikrin kökleşmesi, büyümesi, zirveye oynaması, zirvede kalmaya devam etmesi; beraber çıkılan, beraber yürünen dostların yanında olmasıyla kaimdir. Bilelim ki “Hatasız dost arayan dostsuz kalır.” İçindeki bu eksikliği kalabalıklarla gidermeye çalışır. Bu yüzden kolay kolay yalnız kalamazlar. Zira yalnız kalsa vicdanı ile baş başa kalıp vicdanı onu sorgulayacaktır.

Neresi olursa olsun kamu adına iş görenlerin yazdıklarına, konuştuklarına dikkat etmesinde fayda vardır. Beraber iş tuttuğu dostlarına veya camiasına leke getirecek hal ve hareketlerden kaçınmalıdır. Çünkü günümüz öküzün altında buzağı arayanların devridir. Aynı yola baş koyan kişi ihanet etmediği, kötü niyetli olmadığı müddetçe söylediğine veya yazdığına katılmasak da onu kırıp dökmeden usulüne uygun bir şekilde ifade ettikten sonra yola çıktıklarımızı savunmaktır. Vefa da budur. 09/08/2017

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Bir rehberime sahip çıkamadım!..

Değerli dostlar! Size sizin için mutlu bir haberim var. Telefonumdaki yankılanmayı çözmek için servisin tavsiyesi üzerine bilgisayarıma telefonumun yedeğini aldıktan sonra fabrika ayarlarına döndüm. Ardından yedeklemeyi geri yükleyeyim diye bilgisayarın başına oturdum. Gördüğüm kadarıyla rehber yok orta yerde.

Anlayacağınız rehberini kaybedenlerin kervanına ben de katıldım. Demek ki bu iş, “Nasıl kaybederler” demeye gelmiyormuş. Bazı fanilerin başına gelen benim de başıma geldi. Bu vesileyle bende bir üzüntü meydana gelirken sizde bir mutluluk hakim olmalı. Böylece telefonla rahatsız edilmekten kurtuldunuz. Aslında en garantili iş, herhangi bir yere yüklemeye güvenmekten ziyade bir akrabamın yaptığı gibi ‘Telefondaki numaraların hepsini önce bir ajandaya kaydedip ardından telefonu sıfırladıktan sonra yeniden ajandadan tek tek yazmakmış.’ Bu da benim kulağıma küpe olsun.

Şimdi sizden istediğim, numaranızı bana vermek istiyorsanız: (ki tavsiye etmem)

·         Numaram sizde kayıtlı ise telefonuma mesaj veya whatsapp yoluyla adınızı ve soyadınızı yazarak boş da olsa bir mesaj göndermek.
·         Bu paylaşımı görünce umarım ‘beğen’ butonuna basarak beğenme yoluna gitmezsiniz. (Oh olsun şeklinde anlarım.)
·         ‘Muhteşem’ butonuna basarsanız “Bu vesileyle zıt-pırt aramasından kurtulduk” şeklinde anlarım.
·         Hahaha’ kısmını işaretlerseniz benim başıma gelene gülüyor, derim. Hiç tavsiye etmem, “Gülme komşuna gelir başına!”
·         İnanılmaz’ butonuna basarsanız, abartılacak bir şey yok, herkesin başına gelir.
·         Üzgün’ olduğunu göstermeye kalkma! Şunun şurasında ölüm yok. Bir rehberi kaybettim, o kadar…
·         ‘Kızgın’ olduğunu gösterme!. Yüksek makamlarda gözü var, daha rehberine sahip çıkamıyor, şeklinde anlarım.
·         Yorum yazmana gerek yok. “Beter olsun!” şeklinde anlarım. Hele “Google Drive yükleseydin, Gmail’e yedekleseydin vb yol gösterme ne olur. Bu şu anda nasihate, tavsiyeye, yol göstermeye değil, eşekten düşene ihtiyacım var.

Durum bundan ibaret. Yapacağın belli. Düğün-bayram vb vesileyle görüşürüm diyorsan numaranı lütfen gönder. Yok benim için bu fırsat bir fırsattır, kurtuldum diye düşünürsen bil ki aynısını ben de düşünürüm. Hiç olmazsa telefonumdaki adını-sanını unuttuğum, kim olduğunu bilmediğim kişiler temizlenmiş olacak.

Şunun şurasında rehberini kaybetmişsin, yazıyı bu kadar uzatacak ne vardı derseniz biliniz ki ben sizin gibi kelamı kibar değilim. Uzatmak benim işim. Ayrıca, bir karşılaştığımızda “Niye aramıyorsun” dersen mazeretimi bilesin, isterim.

Numaranızı göndermezseniz olur ya bir gün düşer şaşar beni arama yoluna giderseniz sizi “Kimsin” şeklinde karşılayacağım. 

Hiçbir butona basmam, yorum da yazmam, numarayı da göndermem, sizi yok kabul ederim diyorsanız, işte en acısı da budur, bilesiniz.

Tüm bu yazdıklarım sosyal medyaya girip çıkan, göz atanlara. Ya bu aleme girmeyenlere ne diyeyim. Ben onlara nasıl ulaşacağım? Burası muamma şimdi? 07/08/2017

Süper Konya! *


Lig üçüncülüğü, “Olabilir; olsa olsa bir tesadüftür.”  Ziraat Türkiye Kupası, “Büyükler erken havlu attı, Konya aradan sıyrıldı. Bu da bir tesadüf.”  2017-2018 sezon öncesi teknik direktörüyle yolları ayıran Konyaspor, “Artık gördü göreceğini” derken Süper Kupayı da getirince zihinlerde artık ne tesadüf kaldı, ne korku, ne de endişe. Konya düşe kalka öğrendi bu işi. Zirveye ortak oldu.

Bir markadır artık Konyaspor, kurumsallaştı. Bunda futbolcusundan, teknik heyetine, takımın yönetiminden seyircisine varıncaya kadar yediden yetmişe herkesin payı var. Takım istese de istemese de çıta yükseltti. Bundan sonra ligden Konya değil, zirveye ortak olmak isteyenler korksun. Şampiyonluğun ve kupaların ahbap-çavuş ilişkisi gibi sürekli dört büyük takımın arasında el değiştirmesi çöpe atıldı. Kendinden emin, ne yaptığını bilen bir takım var artık Anadolu’nun bağrından çıkan. Her yıl takımına bir servet harcayan ve lige şampiyonluk parolasıyla çıkan, “Nasılsa üç-beş yılda bir şampiyonluk gelir” diye Anadolu takımlarına tepeden bakan GS, FB, BJK bundan sonra korksun korkacağı, çekinsin çekineceği kadar. Artık şampiyonluklara, kupalara ortak sayısı çoğaldı. Çantada keklik değil bundan sonra zirvede olmak. Sonra bu işin sırrı çok para harcamak, hakemleri baskı altına almak, Federasyonu sindirmek devri geçti. Bundan sonra zirveye ortak olmak, gönüllerde büyük takım olarak kalmak istiyorlarsa bu futbol oyununu kurallarına göre oynayacaklar, sahaya girip terleyecekler. Çünkü bu işin şakası yok. Bu iş, tesadüflere yer bırakmayacak şekilde para ve pul ile olacak bir şey değil…bunu bilecek İstanbul takımları. Önce inanacaklar ve sahada gereğini yapacaklar. Böyle giderse; kendilerini yenilemezlerse, bu işe inanmazlarsa sadece adları büyük kalacak, Bir gün ligin asansör takımı olurlarsa hiç şaşırmamaları gerekir.

Bakın mütevazı kadrosuna rağmen Konyaspor gümbür gümbür geliyor. Dünün asansör takımı Konyaspor, şehrine lig üçüncülüğü, Ziraat Türkiye Kupası ve ardından Süper Kupa derken bu kadar ilkleri yaşattı. Bundan sonra da öyle zannediyorum zirveye oynayacak. Çünkü karşımızda başarının tesadüflere bağlı olmadığına inanmış futbolcu, teknik heyet ve yönetim var. Yaz-kış demeden takımını yalnız bırakmayan bir Konya halkı var tribünlerde yerini alan. Şehir olarak ne kadar sevinsek, ne kadar övünsek azdır.

Konyaspor’un başarısına sevinen öyle zannediyorum sadece Konyalılar değil, İstanbul dukalığına ve hegemonyasına son vermeye namzet bu takıma Anadolu’nun her bir yerinden destek vardır. Bu başarısını kısa zamanda taçlandırırsa tüm Türkiye’nin gönlündeki takımı olacaktır. Ama bu işi bırakır, oyunu kurallarına göre oynamaz, şımarmaya başlar, yerinde sayar, yüreğini ortaya koymazsa bugünkü geldiği noktayı mumla arar, gördüğü-göreceği bu olur.

Hasılı, çıtayı yükselten Konyaspor’un işi bundan sonra daha zordur. Çünkü başarının sınırı yoktur. İnanmışlığına devam ederse kimse karşısında duramaz. “Ben bu işi yaparım, yapacağım” inancını taşır, ayaklarını yere sağlam basarsa hep zirveye ortak olacaktır ve biz onunla hep gurur duyacağız. Şehrimize bu ilklerin yaşatılmasında payı olan kim varsa hepsini canı gönülden tebrik ederim. 

Süpersin Konya! Süper Konya! Süper Konyaspor! Sıradaki gelsin şimdi… 07/08/2017

* 9/08/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Ağustos 2017 Pazar

Sosyal medyada fazla beğeni-yorum almanın altın kuralları

Sosyal medya podyuma çıkmak gibidir, podyuma çıkmak her kişinin harcı değildir. Buraya çıkan doğal olarak beğeni-yorum-alkış bekler. Bu âlemde bir paylaşım yaptığında epey bir beğeni alıyorsan sen bu işi biliyor, oyunu kurallarına göre oynuyorsun demektir. Şayet bu âlemde yeterince beğeni almazsan ya girip terlemeyeceksin, ya da oyunu kurallarına göre oynayacaksın. Yok, benim beğeni-yorum gibi bir beklentim ve derdim yok diyorsanız işleri kesat olan esnafın müşteri yerine sinek avladığı gibi yalnızlığa devam derim. Meraklısı için bu âlemin altın kurallarından bahsetmek istiyorum:

1.Öncelikle sosyal medyada sadece göze hitap eden görselliğe yer vereceksiniz. (Aynı anda yüzden aşağıya beğeni almazsınız. “Maşallah aynı duruyorsun, hiç değişmemişsin, daha gençsiniz…” gibi yorumlar gelir. Bil ki bunlar iltifattır, gerçekliği ifade etmez. Yine de sen bu yorum ve beğenileri gördükçe sevincin tavan yapar. Ben buna kaporta derim. Bizde kaporta önemlidir biliyorsunuz. Bir arabaya bakarken ilk önce kaportası düzgün mü diye bakar, ardından kaportacıya gösteririz. Kaporta sağlamsa o araba iyidir.)
2.Bu âlemde uzun yazılarla kimseyi boğmayacaksın, kimseyi yola getirmeye çalışmayacaksın. (Belki sen, yunmuş-yıkanmış ak kaşık olabilirsin ama bir defa biz yıkanmaya bile gerek kalmadan kendimizi  tertemiz hissediyoruz belki. Ayrıca biz bu âleme dinlenmek için giriyoruz. Sonra hayatta en zor şey nedir dersen, bil ki okumak derim. Biz okulu okurken sınıf geçmek için zoraki olarak kitap okuduk. Sınavlıktı hepsi bunun. Hatta çoğu zaman kitabın kalınlığını görünce bir başkasının notları olan fotokopiye yöneldik, daha az okuyalım diye. Okul bitti. Biz yazıları, kitapları ve fotokopileri bir daha görmeyecek şekilde rafa kaldırdık. Sen uzun yazılarınla bizim karşımıza çıkıyorsun. Bilgin, tecrüben, birikimin senin olsun. Zira biz buraya gündelik hayatın meşgalesinden kurtulup nefeslenmek için geldik. Bir de yazılarınla boğma bizi. Resim ve görselini beğeniyorum zevkle. Çünkü bana bir sorumluluk vermiyor, gözümü yormuyor, sayfanda fazla durmak için oyalanmıyorum. Senin yazınla oyalanınca diğer çiçeklerden bal alamıyorum. Kısa zamanda bu âlemde ne kadar gezinir, ne kadar görsel görürsem kardır.)
3.Hem yazı, hem de görselimle sevenlerimin karşısına çıkarım, diyorsan şöyle kelli-felli bir makam ve mevkin ya da şöhret sahibi olacaksın. (Bu durumda paylaştığın yazının içeriği, uzunluğu çok önemli değil. Aynı anda yüzlerce beğeni alırsın. “Eline sağlık, çok güzel ifade etmişsiniz…” gibi güzel yorumları da fazlasıyla görürsün. Hele bir de yorum yazanlara cevap yazarsan takipçinin keyfine diyecek olmaz. Gece gündüz seni takip eder, bir şeyler yazsa da hemen beğenip yorum yapsam diye.)
4.Etliye-sütlüye dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmeyen sloganvari kısa cümleler paylaşacaksın. (Bu âlemde kimin ne yazdığı, ne yorum yaptığı, kimin hangi kişiyi ve yazı çeşidini beğendiği takip edildiğinden paylaşımların zülf-ü yare dokunmamalı ki takipçilerin seni beğensin. Zira takipçilerinin içinde, “Acaba beğenir ve yorum yaparsam birileri beni kara listeye alır mı endişesini taşıyanlar çıkabilir.)
5.Ben deli-dolu bir adamım, istediğimi paylaşırım, kimseden bir beklentim ve çekincem yok diyorsan, ardında senin görüşlerini takip edip çekinmeden beğenen fanatik bir kitlen olmasına dikkat etmelisin. (Bu ülke zıddıyla kaim olduğuna göre mutlaka savunanların olacaktır. İktidarı savunursan hem bir yerlere göz kırpmış olursun, hem de beğeni çıtan biraz yükselmiş olur. İktidara muhalif paylaşım yaparsan bunun da müşterisi vardır.)
6.Doğruya doğru yanlışa yanlış derim. Zira sırtımda yumurta küfesi yok. İktidarın yaptığı iyi şeyi tasvip eder, yanlış olanı tenkit eder, orta yolu tutarım dersen bu sağlıklı bir bakış açısı değildir, bilesin. (Bu şekilde kimseye yaranamazsın. İktidarı övdüğün zaman muhalifler seni görmezden gelir, içinden ‘yalaka’ der. Muhalefeti eleştirdiğin zaman iktidar taraftarları seni görmezden gelir. Onlar da seni ‘nankör’ olarak görür.)
7.Günümüzün geçer akçesi olan konulara girmek istiyorsan aynı anda hem ayet, hem de hadisi şeriflere yer ver. (Bu durumda sana kimsenin diyeceği olmaz. Zira sadece ayet paylaşsan bu adam ‘hadis inkarcısı, mealci’ diyebilirler. Sadece hadis nakledersen bu adam tüm hadisleri kabul ediyor, ‘hadisçi’ derler. Yazdığın hadislerin tamamını bir kesim ölümüne savunurken diğer kesim bu hadisi nasıl ıskartaya çıkarırım diyerek uğraşır, didinir. Bu yüzden başına bela alma. Zaten bu tartışmaların da faydası olmadı bugüne kadar.)
8.Paylaşımların kendi mahsulün olsun. Herkesi kapsayıcı olsun, uzun olmasın.
9.Paylaşımlarında yediğine ve içtiğine yer ver, fotoğraflarında mutluluk tablosu çiz. Bir de ‘Buyrun dostlar! Beraber olsun’ diye yaz. (Korkma, herkesi çağır. Kimse gelmez. Zaten senin bu yaptığına eskiden şehir teklifi denirdi, şimdilerde bunun adı sanal davet. Yeme ve içmeye bazıları eleştiri getirse de yine de az çıkmaz beğenenin. Bu arada bu tür beğenilerin büyük bir kısmı yediğin ve içtiğinedir, haberin olsun. Ama beğeni, beğenidir yine de.
10.Doğum, hastalık, ameliyat, ölüm, düğün, mezuniyet vb paylaşımlara sık sık yer ver. (Bu tür paylaşımlarında her bir kesimden rekor seviyede tepki alırsın. Yorum da çok olur. Bu tür paylaşımlar çok özeldir, her zaman olmaz dersen aynı görüntüleri, seneyi devriyesinde tekrar paylaşırsın. Gününü unutursan da ‘tarihte bugün’ sayfası sana günü geldiği zaman hatırlatır. Sen o gün tekrar duygulanır veya hüzünlenirsin. Mesela aile fertlerinden biri yıllar önce ölmüşse bunu her yıl paylaş, hatta altına yaz: “Aramızdan ayrılalı şu kadar yıl oldu, acısı hala taptaze” şeklinde. Vefatın 15.yılı da olsa yeniden aynı o günü yaşıyor gibi takipçilerin “Başın sağ olsun” diyerek üç günlük olan taziyeyi böylece yıllara yayarsın.)
11.Makam, mevkice senden yüksek biri ile çekilmiş bir fotoğrafın varsa onu paylaş.
12.Meşhur biri ile sanal arkadaşlığınızın seneyi devriyesini kutla. Bu arada arkadaşını da etiketlemeyi unutma.
13.Dini görüşleri farklı olan ve bir kesim tarafından tu kaka yapılmış kişilerin görüşleri doğru olsa da paylaşımlarında onlara  yer verme. (Bu durumda adamın görüşüne bakmazlar, adamın kendisine bakarlar. Senin söz gider, adamın tartışması başlar. Üstelik seni de o adamın savunucusu ilan ederler. Bu bakış açısı parmağın gösterdiği yere bakmak değil, parmağın kendisine bakmaktır. Biz parmağın kendisine bakmayı severiz.)
14. Sık sık profil resmini değiştir. (Günlük değiştirmek de gına getirir dersen çocukluktan günümüze çekilmiş, albümdeki yerini almış fotoğraflarına yer ver.)

Ben tüm bunları yapamam diyorsan o zaman bu âleme girme, giriyorsan her paylaşılana bak, beğeni-yorum yapmadan, iz bırakmadan çık. Haberin yokmuş gibi davran. Adamın paylaşımını beğenmişsen bunu karşılaşınca söylersin.

Yukarıda yazdıklarımla kimseyi töhmet altında bırakmak istemem, kimse de üzerine alınmasın. Sosyal medyada beğeni-yorum almak isteyen meraklısı varsa benim bir çırpıda aklıma gelenler bunlardır. Katılır veya katılmazsınız. Sizin de ilave edecekleriniz vardır mutlaka. 06/08/2017