-Kardeş, sana bir sorum olacak?
-Buyur sor!
-Sana göre dünyada iyi bir insan var mı?
-Niye sordun?
-Gördüğüm kadarıyla gördüğün, duyduğun, bilgi sahibi olduğun ya da olmadığın her konuda herkesi bir çırpıda yaramaz diye silip atıyorsun da...
-Ama yanlış yapıyorlar. Ben ne yapabilirim ki?
-Soruma cevap alamadım. Gerçekten sana göre dünyada iyi insan var mı, senden başka?
-Ne alaka?
-Çünkü orta yerde kimseyi bırakmadın. Kimin bir konuda adı geçse bugünkü fikri doğru bile olsa sen hemen geçmiş defterleri karıştırarak adama bir âmâ takıyorsun. Herkesi eleştirdiğine göre sende mutlaka bunlarda olmayan benim göremediğim cevherler olmalı. Sonra bugüne kadar bir konuda senden eme yarar bir görüş görmedim. Yaptığın tek şey konuşulanlara ve yapılanlara eleştiri getirmen. Madem bu kadar kabiliyetli ve yeteneklisin. O zaman ne diye buralarda oyalanıp duruyorsun? Kendini heba ediyorsun.
-Biraz abartıyorsun ama...
-Hiç abartmıyorum. Seni nice zamandır tanıyorum. Bugüne kadar herhangi bir insanın yaptığı bir tasarrufta iyi yön gördüğünü hiç görmedim. Bardağın hep boş tarafına bakıyorsun. Sana göre bakan suçlu, başbakan yapamıyor, cumhurbaşkanı zaten bu işi beceremiyor. Dış politika yanlış, eğitim zaten berbat, ahlaki yozlaşma aldı başını gidiyor, falan alim zaten hep hatalı, çünkü geçmişte falan kötülerin kitabına önsöz yazmış biri...hasılı çizmediğin adam kalmadı. Ardı arkasına yaptığın eleştirilerden sonra hele bir de "Ben demiştim" demen yok mu? Dedin mi demedin mi inan bilmiyorum. Çünkü o kadar çok konuşuyorsun ki konuştuklarından akılda hiçbir şey kalmıyor. Sonunda "Ben demiştim" deyince millet, "Acaba dedi miydi? O zaman ben unutmuş olmalıyım" diyerek kendini sorguluyor. Bu durumda geriye dünyada iyi, bir sen kaldın. Ne yazık ki bu millet senin kıymetini bilemedi. Belki öldükten sonra...
-...?
-Sahi sen, dünya yanlışlar içerisinde boğulurken bu kadar düzgün ve doğru yerde olmayı nasıl becerdin? İyi usta işin püf noktasını göstermez derler. Sanırım sende öylesin. Bari, hep doğru kalmanın biraz kopyasını versen de arkanda bir eserin olsa. Çünkü sen gittikten sonra seni takip eden kimse kalmayacak bu durumda.
-Anlamıyorsunuz ki!
-Hah işte bu kelimede gizli senin farklılığın. Hemen herkesi anlamamakla suçluyorsun. Çünkü eleştiri ile kalmıyor, ardından anlamıyorsunuz diyerek herkesi zan altında bırakıyorsun. Niye anlatamıyorum demiyorsun. Bu kadar yüksek perdeden konuşmak da neyin nesi? Seni çoğu insanın anlamaması onların suçu mu, yoksa senin anlatışından mı? Farz et ki, karşı taraf anlamadı. Anlatamadım diyerek biraz mütevazı olsan daha iyi olmaz mı?
-Nereye gelmek istiyorsun?
-Demem odur ki, dünyada senden başka iyi bir insan yok. Sadece hatasız olan sensin. Mükemmel birisin. Çok yukarılardasın. Biraz aşağıya, o hata yapan insanların içine gir, önce onları biraz dinle. Biraz değil çok dinle. Anlamaya çalış. Hep yukarılardan tepeden bakarak konuşursan değerin hiç anlaşılmayacak. Bu durumda hep muhalif olarak kalacaksın. Bilesin ki, muhalif kalanlar hiç hata yapmazlar, bir de hiçbir iş yapmayanlar... 09/01/2017
9 Ocak 2017 Pazartesi
Bir insan niçin canlı bomba olur?
Dünyayı yönetmek isteyenleri, dünyaya yön vermeye
çalışanları, dünyada güç-kuvvet gösterisi yapanları anlarım. Çünkü onlar kendi
mutlulukları ve gelecekleri için dünyayı ateşe verirler. Anlayamadığım bir
husus var. Gerçekten öleceğini bile bile bir insan kendini niçin imha eder?
Üstelik kendisiyle beraber nice masum insanların öleceğini bildiği halde bunu
niçin yapar?
Bir çocuğu olduğu zaman bir anne ve
bir baba ne kadar sevinmiştir halbuki. Emeklemesi, yürümesi, okuması, büyümesi
için ne kadar da çaba sarf etmiştir. Hiçbir anne ve baba çocuğum büyüyünce
terörist olsun, insanları öldürsün, canlı bomba olsun diye doğurup büyütmez.
Hiçbir çocuk da ben büyüyünce canlı bomba olacağım diye büyümez. Fakat ortada
bir realite var. İnsanlar gözünü kırpmadan ölüyor, öldürüyor. Dünyada var olan
hiçbir canlı kendisinin hemcinsi olan insana verdiği zararı vermemiştir bugüne
kadar. Yaratılışına aykırı bu duruma nasıl evriliyor insanoğlu? Anlayan varsa
beri gelsin.
Yarım aklımla insan bu cinnet
haline nasıl gelebiliyor. Bir defa canlı bombaların hepsi aynı düşünce yapısına
sahip değil. Çeşit çeşittir. Hepsinin ortak noktası aklını kullanmamaları. Bir
başkasının emrine amade olmalarıdır. Beyinleri yıkanmıştır. Asla sorgulamazlar.
Hasta bir ruh yapısına sahiptirler... Bunun üzerine kafa yormaya çalışacağım:
1. Kendisine Cennet vadedilmiş
olabilir: "Bu işi yaptığın zaman Cennette ben sana şefaatçi olacağım. Ki
zaten bizim davamız haktır. Sen zaten şehit olacaksın."
2.Diyet ödemek zorunda kalmış
olabilir: Hiçbir işi, vasfı, parası, itibarı olmayan bir kişinin elinden
tutularak maddi servete boğulmuş; iş verilmiş, herhangi bir makama getirilmiştir.
Her verilenin mutlaka bir bedeli vardır. Minnet ödeme zamanı gelmiştir:
"Biz sana niye verdik bu kadar parayı, pulu" denilerek canlı bomba
olması için ikna edilmiş olabilir.
3.Dışlanmış, horlanmış, eziyet
görmüş birinin elinden tutularak değer verilmiş olabilir. Bu yapı ile aidiyet
duygusu gelişmiş olabilir: "İşte bu adamlar, bu zihniyet senin fikrinin
yaşamasını istemiyor, biz sizin için çalışıyoruz. Bu davanın başarıya ulaşması
için bedel ödememiz gerekiyor..."
4.Öldürülme tehdidi ve sendromu
yaşıyor olabilir: "Biz sana ve ailene şu ana kadar baktık. Şimdi sana iş
çıktı. Eğer bu işi yapmazsan eşini, çocuğunu, seni öldürürüz..." gibi.
Gözünü korkutmak için daha önce bir başkasını onun gözü önünde öldürmüş
olabilirler.
5.Çoluk-çocuğuna sürekli bakılacağı
garantisi verilmiş olabilir: "Eğer bu işi yaparsan çoluk-çocuğun bey gibi
yaşayacak, paraya para demeyecek..." gibi.
6.Uyuşturucu veya değişik ilaçlar
kullandırılarak bir kesimi, öldürülmesi gereken düşman gibi görmesi
sağlanabilir: "İşte sana kötülük yapanlar, aileni yok edenler. Şimdi sen
bunları öldürmezsen bunlar seni ve aileni zaten öldürecekler..." gibi.
7.Cinnet hali yaşayabilir. Sıfırı tüketmiştir. Yaşamasının bir
anlamı kalmayabilir.
8.Aşırı borçlandırılmış olabilir. Ödeyemeyecek duruma
geldiğinde canını ortaya koyabilir.
9.Yaptığı kötülükleri kayıt altına alınmış, basına veririz
tehdit ve şantajı yapılmış olabilir.
10.Hayatta bir kesere sap olamamış, memur olmak istemiş, fakat becerememiş insanların canlı bomba olarak meşhur olmak istemesi olabilir. Eylemden sonra kim yaptı peşine takılıp iz süreriz. İsmi bulununca "Sağlığımda ismim zikredilmedi, ön plana çıkamadım. Hiç olmazsa bu şekilde adım duyulsun, günlerce hakkımda konuşsunlar" psikolojisini taşıyor olabilir. Öyle ya reklamın kötüsü olmaz. Öyle ya da böyle...
10.Hayatta bir kesere sap olamamış, memur olmak istemiş, fakat becerememiş insanların canlı bomba olarak meşhur olmak istemesi olabilir. Eylemden sonra kim yaptı peşine takılıp iz süreriz. İsmi bulununca "Sağlığımda ismim zikredilmedi, ön plana çıkamadım. Hiç olmazsa bu şekilde adım duyulsun, günlerce hakkımda konuşsunlar" psikolojisini taşıyor olabilir. Öyle ya reklamın kötüsü olmaz. Öyle ya da böyle...
Bu işin uzmanı değilim. Serdettiğim görüşlerim isabetli
olabilir, olmayabilir de. Bildiğim bir şey var. Adamlar canlı bomba olacak maşa
bulmakta zorlanmıyorlar. Şartları, niyeti ne olursa olsun, hepsi sanki bir kumanda ile çalışıyor. Asla “Ben
cana kıyamam” diyemiyor. Sanki robot varlıklardır. Yoksa insanlık, her
dediklerini yaptırabileceği robot insanlar icat etti de bizim haberimiz mi yok?
Bu tipler toplum içine çıkmayan, kendi
ile kavgalı, içine kapalı kişilerdir. Asla sorgulamazlar. Çünkü her yönüyle tek
taraflı beslenirler. Son olarak beslendikleri çanağa hizmet ediyorlar. 09/01/2016
8 Ocak 2017 Pazar
İçimizdeki küçük adamları tanıyalım! **
"Küçük adamlar kişilerle, orta insanlar olaylarla, büyük adamlar
fikirlerle uğraşır" sözü içinde yaşadığımız toplumda insanları tasnif eden
hoş bir ifade tarzıdır.
Bir kişiyi tanımak için küçük bir gözlem yapmak, onun hakkında kanaat
sahibi olmamızı sağlar. Ya güldüreceksin ya da konuşturacaksın. Hele konuşunca
tam puan verirsin. Çünkü "İnsan, dilinin altında gizlidir." Konuşunca
kendini ele verir. Adam prensipler çerçevesinde bir eleştiri getiriyorsa
rüşdünü ispatlamış, kalite bir insandır. Olayları eleştiriyorsa kalifiye eleman
olma yolundadır. Eğer ki adam, olay ve prensip çerçevesinde değil de hep
kişileri eleştiriyorsa bu adamın büyük adam olma gibi bir derdi yoktur.
Kapasitesi yoktur anlayacağınız. İşi-gücü kişileri suçlar, egosunu böyle tatmin
eder. Çünkü müthiş bir ego ve ben; akıl, vicdan, feraset ve basiretinin önüne
geçer. Hayatta tek felsefesi kendini tatmindir.
Böyleleri fikirden korkar. Zira konuşacak fikri yoktur. Hep taşlar
başkasını. Suç bastırırcasına sesi de yüksek çıkar. Çünkü başka malzemesi
yoktur. Aynı zamanda iyi bir demagogtur. Rakibini sesiyle bastırır, onu gererek
haklılığını ispata çalışır. Rakibini hatasıyla taşlar. Aslında bu tür
taşlamanın muhatabını belden aşağı vurmaktan bir farkı yoktur. Olay
kişiselleşti mi zaten akıllı adam susar. Onun susmasıyla egosu tavan yapan ise
onu susturdum sanır.
Bu gidişle piyasada sağlam adam kalmayacak. Çünkü hep bir hareketinden
dolayı insan doğruyoruz durmadan. İnsanların bir konuda doğru-yanlış bir fikir
serdetme iradesi olamaz mı? İnsanlar hata yapamaz mı? Sonra bu hata kime göre
hatadır? Söylenen sözde doğruluk payı olamaz mı? Madem insanlar hata
yapamazlar. Peki Allah Teala, tövbe kapısını niçin açık bırakmıştır?
Peygamberlerde bulunması gereken özelliklerden biri de ‘ismet’ sıfatıdır. Ne
demek ismet? Peygamberlerin hata ve günahlardan korunmuş olması” demektir. Bu
sıfata rağmen peygamberler hata yapmışlardır. Biz o hatalara zelle adı
vermekteyiz. Hz Adem’in yasaklanan ağacın meyvesinden yemesi, Yunus Peygamberin
izinsiz olarak görev yerini terk etmesi, Musa’nın (as) bir Kıptiyi öldürmesi,
Hz Muhammed’in âmâya karşı tavrı, münafığın cenaze namazını kılması vb hatalar
Kur’an-ı Kerim’de zikredilmektedir. Allah hata yapan peygamberleri bile çizip
atmamıştır. Peygamber, hatasının farkına vardığı zaman hiç eğip bükmeden
hatasından vazgeçmiştir. Allah, isyan eden İblis’e bile bir şans vermiştir.
Son zamanlarda nerede ise hatasından dolayı çizilmeyen adam kalmadı. Yazık
gerçekten. Bu tip bakış açısı sağlıklı bir bakış açısı değildir. Her şeyden
önce birbirimize saygı göstermemiz gerekir. Bir fikre bir fikirle cevap vermek
lazım. Hakarete varan eleştirinin bu ülkeye faydası olamaz. Amacımız üzüm
yemek mi bağcıyı dövmek mi? Görünüşe göre niyetimiz bağcıyı dövmek. Sanal
alemde, görsel ve yazılı medyada başlatılan bir linç kampanyası insanları
konuştuğuna konuşacağına, doğduğuna doğacağına pişman edecek seviyeye ulaşıyor.
Bu şekil bir kaba tavır, belden aşağı vurma hiçbir ahlaki ve etik değerlere
sığmaz. Bu puslu havada fikir hürriyeti de olmaz. Fikri ve ilmi gelişme
sağlanamaz.
Hata ve yanlışıyla malul olan insanoğlu bir konuda hata yapabilir,
hatasında ısrarcı olabilir, ya da hatasını terk edebilir. Bu kimsenin bir
konuda hata yapması her konuda hatalı kabul edileceği anlamına gelmemelidir.
İnsanlara mutlaka bir şans verilmelidir. Hemen dışlayıp atılmamalıdır. Saygı ve
edep ön planda olmalıdır. Ağzı olan konuşmamalıdır. Söz gümüş ise sükut altındır. Hata yapanlara şans ve şanslar verilmelidir. Hatalı kişiye karşı
varsa bir maharet ve yeteneğimiz fikirle karşısına çıkıp onun zehrini panzehire
döndürebilmeliyiz. Bu devir ikna dönemidir. Kim kimi ikna ederse o başarılıdır.
Kızsan da, bağırsan da bir fikri yok edemezsin. Öyle bir ikna edici dil kullanmalısın
ki hata yapan hatasıyla baş başa kalıp hatasından vazgeçebilmelidir. Böyle bir
maharetin yoksa sus bari. Bırak ehli konuşsun. Boş teneke gibi durmadan ses
yapmayı bırak. Bağırıp çağırarak fikrin üstün olmaz. Sadece kendi çapını ortaya
koyarsın. Hep küçük olarak kalırsın. 08/01/2017
** 30/01/2017 tarihinde Kahta.söz gazetesinde yayımlanmıştır.
** 30/01/2017 tarihinde Kahta.söz gazetesinde yayımlanmıştır.
6 Ocak 2017 Cuma
Bu milletin bazı güzel hasletleri ***
Bu millet özü itibariyle mayası temizdir. Bakmayın son
yıllarda içimizden çıkan kötülerle anıldığımıza. Çok uğraştı şer güçleri
içimize nifak sokmak için. Nispeten başarılı da oldular içimizden
devşirdikleriyle. Zaman zaman üzerimize salıp canımızı acıtıyorlar. Her ne
kadar içimizdeki bizden olanlara yaptırdıklarıyla bize had bildirmeye
çalışsalar da nihai olarak başarılı olamayacaklardır. Dedik ya mayası temiz
diye. Her halükarda bu millet özüne dönecektir.
Hiçbir millette olmayan bize özgü hasletlerimiz vardır.
Şimdi azalsa da Anadolu'nun bir çok yerinde evlerimizin bir odasının adı
misafir odasıdır. Her an bir 'Tanrı misafiri' gelir düşüncesiyle bu oda temiz
bir şekilde hazır bekletilir. Yatılı kalma ihtimaline karşı yatak, yorgan,
pijama daha önceden hazırlanır. Misafire banyo teklif edilir, öğün vakti olmasa
da önüne yemek konur. Misafire harcama yaptırılmaz. Köylerde misafir/köy
odaları vardır. Yolda kalmışların kalacağı. İçerisi dayalı-döşelidir. Yemeğini
ya köyün ileri geleni ya da komşular giderir. Camiye gelen bir yabancı olursa
mutlaka birileri ona kimsin, necisin, gidecek yerin var mı diye sorar. Kalacak
yeri yoksa evine götürür bu Tanrı misafirini.
Komşu ya da akrabanın düğünü olduğunda yatılı misafir gelme
ihtimaline karşın düğün sahibine evimiz müsait, misafir gelirse bizde kalabilir
diye haber bırakılır. Misafir evde ağırlanır, geri düğün evine teslim edilir.
Komşu ya da yakın akrabanın cenazesi var ise cenazenin
techiz, tekfin ve defin işleri için yardımcı olunur, cenaze evine yemekler
götürülür, acılarına ortak olunur.
Yolda kalmış bir araç olursa geçenler yardım eder. Hiçbir
şey yapamazsa arabayı itekler. Olmazsa arabasıyla çekici görevi yapar,
tamirciye götürür.
Başına bir sıkıntı gelene para teklif edilir, borç verilir.
Yolda bekleyen, yürüyen biri varsa geçen araç durur, gideceği yere kadar
götürür. Arabayla bir yere gitmesi gerekeni aracı olan yardımcı olur.
Dargın kişiler bir araya getirilerek barıştırılır. Hayır ve hasenatta
yarışılır. Yardım kampanyalarına öncülük yapılır...
Say say bitmez bu milletteki güzel hasletler. Yeniden
özümüze dönmeyi, güzel ahlak ile ön plana çıkmayı nasip etsin Mevlam.
***08.01.2017 tarihinde Ladik. Biz internet sayfasında yayımlanmıştır.
***08.01.2017 tarihinde Ladik. Biz internet sayfasında yayımlanmıştır.
Kelle koltukta iş yapan polisler *
İnsanlar farklı farklı iş yaparlar. Bazı insanların yaptığı
işler kolay, bazılarınınki ise zordur.
Bazı işler büyük riskler barındırır. Polisin yaptığı da
böyle bir iştir. Görevleri, bizim güvenliğimizi sağlamaktır. Sorumlu
olduğu alanın güvenliğini sağlamak için canlarını ortaya koyuyorlar. Son
yıllarda terörün nokta atış yaparak kurşunlarını yağdırdığı kesimdir bunlar.
Gün geçmiyor ki şehit olan bir polisin haberi düşmesin ajanslara. Her gün bir
evi yakmaktadır düşen ateş.
Evet, hepimizin yaptığı iş zordur. Polisin yaptığı işe gelince
bizlerin yaptığı işin esamesi bile okunmaz. Çünkü onlar kelle koltukta görev
yapıyorlar. Hele bu günlerde evlerinden çıkarken öyle zannediyorum helallik
dileyerek işe gidiyorlardır. İşten eve gelinceye kadar evde bıraktıkları, öyle
zannediyorum bildikleri tüm duaları okur. Vakit geçmek bitmez bir türlü. Hep
endişeli bir bekleyiş... Acaba akşam eve gelir mi diye beklenir hep. Kulakları
zilde, gözleri pencerede. Vaktinde eve gelirse dünyalar evdekilerindir.
Mutluluklarına ve sevinçlerine diyecek olmaz. Çoluk-çocuk şükreder: "Ya
Rabbi! Şükürler olsun. Bugün de nefes alabildik, emanetini almadın" diye.
Gerçekten kolay değil. Hele eve zamanında gelmezse, telefonu cevap vermezse gergin
bekleyiş süre durur, taki gelinceye kadar.
Güvenliğimizi sağlayan polisin, onu evinde bekleyen eşi ve
çocukları, anne ve babaları için zordur gerçekten. Belki de günde kaç defa ölür
ölür dirilirler. Hep ölümün nefesini enselerinde hissederler. Rabbim bu zamanda
polis olarak görev yapanlara, onların eş ve çocuklarına, anne-babalarına yardım
etsin, sabırlar versin.
Polis diyorum ama tüm güvenlik görevlileri aynı riski
taşıyorlar. Bunların gaflette bulunma, işi kaynatma, aksatma, sulandırma, uyuma
vb lüksleri de yoktur. Çünkü biliyorlar ki su uyur, düşman uyumaz. Yaptığımız
işi zor ve yorucu olarak düşünen bizler, oturup kalkalım işimize şükredelim.
Hiç öyle işim zor diye dertlenmeyelim. Çünkü hiçbirimizin işi ve görevi canını
ortaya koyma, kendi canını feda etme değildir. Perşembe günkü kahraman
polisimizi gözümüzün önüne getirelim. Canını ortaya koydu. Büyük bir faciayı
önce önledi, ardından şehadet şerbetini içti. Arkasında gözü yaşlı bir eş ve
yetim üç çocuk bırakarak... Üstelik polisimiz terörle mücadele, asayiş vb
birimlerde çalışmıyor. Trafik polisi. Banane, benim görevim mi demedi. Gördüğü
gözü dönmüş canilerin peşine takılıp onlara göz açtırmadı. Benim de yaşamaya,
nefes almaya hakkım var; arkamda çoluk, çocuğum var. Ben de lüks ve konforlu
yaşamam lazım demedi. Yüzlerce kimsenin ölmesine gönlü razı olmadı, ateşin
üstüne üstüne gitti. Kendi nefsini değil; ülkeyi, ülkenin geleceğini tercih
etti. Allah razı olsun, mekanı Cennet olsun.
Bir kaç yıl öncesinde bir iş dolayısıyla birinin evine
misafir olmuştum. Öğretmen olduğumu duyunca “Hiç sevmem öğretmenleri” demişti.
Kendisine niçin sevmediğini sorduğumda, soruma cevap vermeden: “Bir de
polisleri” dedi. Israrla niye sevmiyorsun dediğimde: “Ne iş yapıyorlar ki” diye
bir eleştiri dile getirmişti. Ben ardından sen ne iş yapıyorsun diye sormuştum
da, bana: “Pazarcıyım” demişti... Kendi yaptığı işten başka, başkasının hiçbir
şey yapmadığını düşünen kardeşim! Gör bak, ‘Senin ne iş yapıyor’ dediğin polis
canını ortaya koydu, senin gibi çürük-çarık malı tezgahın önüne koymadı. Umarım
özelde bu polisin, genelde tüm polis ve güvenlik güçlerinin canlarına mal olsa
da kendilerini feda ettiklerini gördüğün zaman kendinden utanmışsındır. Eğer
utanma kalmışsa tabi.
Şehit polisimize Allah’tan rahmet diliyorum, kederli
ailesine sabrı cemil niyaz ediyorum. Vazife başında kelle koltukta hayat-memat
mücadelesi vererek evine ekmek götürmeye çalışan tüm güvenlik güçlerimize
özelde polislerimize Allah’tan işlerini kolaylaştırmasını diliyorum. Yedikleri,
içtikleri, aldıkları maaş analarının ak sütü gibi helal olsun!..
* 07/01/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 07/01/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
4 Ocak 2017 Çarşamba
Siz misiniz tatil isteyen? *
Nice yıllardır eski kışlara hasret kalmış, iki lafımızın
arasında ‘Nerede o eski kışlar’ derdik. Bu sene “Dağına göre kar verdi” Rabbim.
Eski kışlardan bir kış yaşadık, hala da yaşamaya devam ediyoruz. Sayısını
unuttuk üst üste yağan karın.
Bir çok çatı ağırlığa dayanamayıp çökse de dert edinmedik.
Yolumuzun kapalı olmasına, aracımızın kaymasına aldırmadık. Belediyenin
açmasını bekledik. Bazen beklemedik. Aldık elimize küreği; yolumuzu, sokağımızı
açtık. Biz açtık, tekrar tekrar yağdı. Milletçe çocuklar gibi
şendik. Mutluluktan uçtuk. Çünkü yağan rahmetti, bereketti.
Meteoroloji hangi saatte karın bastıracağını an be an verdi
durdu. Büyüklerin kulağı meteorolojide iken öğrencilerin gözü yere düşen karda
idi. Ne zaman kar yağmaya başladı. “Tatil tatil” şarkıları nakarat halinde
söylenmeye başladı. Valiliğin resmi sayfası tıklanma rekorları kırdı. Önde
öğrenciler, ardında büyükler sanal alemde: “Yollar kapalı, araçlar çalışmaz,
okullar tatil edilmeli” şeklinde mahalle baskısı uyguladı. Ardı arkasına
tweetler yağdı. Yetkililer öğrencilerin içten gelen bu isteklerine cevapsız
kalmadılar. Siz tatil mi istiyorsunuz? Alın size tatil deyip 5 defa tatil
sevinci yaşattılar. (Bu arada tatil kararı alanlar da bu kesimin hayır duasını
aldı.) Küçükler adına istenen bu tatil başta öğrenciler olmak üzere arkasında
onlara göz kırpan öğretmenleri de çok sevindirdi. Her tatil kararı verildiğinde
Cennet’i kazanmış gibi oldular. Hırdavatçılar da yıllardır satamadıkları
küreklerini satarak stoklarını erittiler.
Öğrenci ve öğretmen kar tatili yaparken “...Kürt Memet
nöbete” misali okul yöneticileri ve personeli okulun yolunu tuttu nöbet tutmak
için. Hazırlanan ortak sınav programını her tatilden sonra yeniden
güncellediler. Öğrenci ve veliye ulaşabilmek için mesaj, whatsapp, sanal alem
başta olmak üzere her türlü iletişim yollarını kullandılar. Güncellenen yeni
sınav programını yeni tatil kararı ile birlikte yeniden değiştirdiler. Bir
taraftan plan yaparken diğer taraftan belediyeyi arayarak okul bahçesini
temizletme yoluna gittiler. Çatı kenarlarında oluşan buzları kırmak için
yardımcı personelin yeterli gelmediği yerlerde okul yöneticileri ellerine
geçirdikleri uzun sopalarla buz sarkıtlarını kırmak için uğraştı durdu.
Hasılı zahmetiyle beraber geldi Rabbimin bereketi. Öyle ya,
zahmetsiz olur muydu rahmet? Keremine şükür! Hem de binlerce... Şimdi sırada
borç ödeme var. Çünkü öğrenci ve öğretmen tıpkı borç yiyen kesesinden yer gibi
kesesinden yedi. Nihayet deniz bitti kara göründü. Şimdi kara bakarak kara kara
düşünme sırası daha önce sevinen kesime geldi. Tatil sevinci kursaklarında
kaldı. Çünkü tatil, problemleri bitirmedi. Hatta artırdı. Zira karne öncesi
işlenemeyen konular, yapılamayan sınavlar öğrenci ve öğretmeni bekliyor.
Öğretmen işleyemediği sınıfın dersini diğer sınıfların seviyesine
yetiştirmek için bir başka öğretmenden ders alarak araya sıkıştırma
yoluna gidecek. (Dersi tatile giden öğretmenden bir başka öğretmen
dersini emaneten isteyince “Benim ders ne olacak” diye kara kara düşünen
öğretmenler de eksik değil bu arada.) “Öğretmenim! Sizin belirlediğiniz tarihte
falan sınav var, şu gün yapalım” deyip bir günde bir filden fazlasını istemeyen
öğrenci ise birden fazla fil/filler ile karşılaşacak -pardon- fazla sınav olmak
zorunda kalacak... Okul idaresi: “Siz miydiniz biz çalışırken tatil yapan? Haydi
görün gününüzü” dercesine ‘Notlar şu günde bitirilecek, eksiklikler bugün
yapılacak, görüşler şu tarihte girilecek, not fişlerinin çıktıları alınıp
kontrol edildikten sonra imzalanıp şu kimseye verilecek...” şeklinde talimatlar
yağdırmaya başladı bile. Konya ENERYA: “Siz miydiniz evde sıcak sıcak ısınan?
Haydi biraz da biz ısınalım” dediğinde evin reisinin cebi yanacak. Okullar
tatil olunca çalışıp ekmek parası kazanamayan kantinciler: “Ben size gösteririm
gününüzü” diye kapalı olduğu günlerin hıncını inşallah öğrenciden çıkarmaz.
Kolay gelsin herkese... Bu arada öğretmenim! Sana da kolay
gelsin. Çünkü 10/01/2017 günü yapacağın ortak sınavda okuyacağın kağıt toplamı
tamı tamına 403 adettir. Yazılıyı okuyup sisteme girdikten sonra
not fişlerinin çıktısını alıp okul idaresine teslim etme süren ise
12/01/2017 günü mesai bitimine kadardır. Başarılar!.. 04/01/2017
* 09.01.2017 günü Anadolu da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 09.01.2017 günü Anadolu da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
3 Ocak 2017 Salı
Eğitim ve öğretime sekte vuran kar tatillerini ne yapalım?
Küçüklüğümde küçük bir beldede yaşarken 2016'da yağan
karlardan fazla kar olurdu. Fakat eğitim ve öğretim devam ederdi. Ne büyüğünün
ne de küçüğünün aklına kar tatili gelirdi. Çünkü hemen hemen herkes okuluna ve
işine yürüyerek gider gelirdi. Memuru, amiri aynı muhitte otururdu. 4
tekerlekli araçlar lüks sayılır, çoğu kimse de olmazdı. Olsa da binmezdi.
2000'li yıllarla birlikte kar tatilleri ile ülke tanışmaya
başladı. Hava kapanmaya, kar atıştırmaya görsün hemen tatil kararı alınır oldu.
Çünkü hayatımıza servisler girdi. Km'lerce öteden işe ve okula gelen öğrenci,
öğretmen, müdürler olmaya başladı. Kimse çalıştığı muhitte oturmaz oldu. Şehir
merkezinde oturan insanımız 90-100 km öteye günlük işe gidip gelmeye
başladı.
Çoğu insanımız toplu taşımayı kullanmıyor, arabasına binen
okul ve işini yolunu tutmaya başlayınca şehirde trafik arttı. İşi gidip gelmek
için ana ve ara yolların sürekli açık tutulması gerekiyor. Küçük aracıyla yola
çıkıp aracını kaydırma, zincirleme kazaya sebebiyet verme olayları arttı.
Kazara bir öğrenci servisi kaza yapsa yazılı ve görsel
medya "Bu yağış ve kaygan zeminin olduğu vakit okullar niçin tatil olmadı;
yetkililer bu kazanın, bu yaralanmanın, bu ölümün hesabını nasıl verecek"
demeye başladı. Basın üzerime gelmesin, ne olur ne olmaz diyerek neredeyse yere
kar düşer düşmez tatil kararları almaya başladı valilik başkanlığında kurulan
komisyonlar. Hüseyin ÇELİK'in böylesi tatil kararlarını eleştiren bir
konuşmasından sonra kar tatillerinde bir zorlaştırma olsa da yine de karasal
iklimin hakim olduğu, kışın don ve buzlanma olaylarının eksik olmadığı bir çok
ilimizde tatil kararları arka arkasına alındı. Bereket eski kışlarımız yok.
Eğer eski kışları her yıl yaşasaydık herhalde bugünün mantalitesiyle okulların
yolunu unuturduk. Bu yıl eski kışlardan bir kışı yaşıyoruz. Bu sene yağan kar
kalkmadan üst üste kaç defa kar yağdı.
Kar atıştırmaya başlar başlamaz internetin başında
valiliğin sayfaları sürekli tıklanmaya başlanır oldu. Aşırı tıklanmadan çoğu
zaman sayfaya girilemez oluyor. Sanal medyada tatil yok mu, bu havada çocuklar
okula nasıl gidecek serzenişleri ile baskılar oluşmaya başladı. Nedense kar
tatili için herkes çocukları kullanıyor: "Bu çocuklar nasıl okula gidecek"
diye.
İki haftada 5.tatil kararı alındı. İki yıl önce yine
aralığın sonu ocağın başı bu şekilde kar tatilleri yaşandı. Kar tatilleri
öğrenciyi ve öğretmeni okullardan soğutmaya başladı. Okulların belirlediği
ortak sınavlar kar tatili dolayısıyla sürekli güncellenir oldu.
Tatil yapılıyor yapılmasına, hoşa gidiyor gitmesine de orta
yerde bir cenaze var kalkacak, bir deve var güdülecek. Zira iki hafta sonra 15
tatili başlayacak. Bu hafta ve önümüzdeki hafta sınavlar yapıldı yapıldı. Yoksa
öğrencinin notu eksik olacak. Öğretmen tatiller dolayısıyla işleyemediği
konuları yetiştirip diğer sınıfların seviyesine getirmek zorunda. Bunun için
hızlı bir ders anlatma yolunu takip eder, dersi yoksa bir başka öğretmenin dersini
almak zorunda kalır. Sınavı yapacak, bu sınavlar okunacak, sisteme girilecek,
hastalık vb nedenlerle sınava giremeyen öğrenciler ayrıca sınav yapılacak, öğrencilere
performans notu verilecek. Bütün bunlar öğretmeni bekleyen sıkıntılar. Öğrenci
ise belirli günlerde yapacağı sınavlar tatiller dolayısıyla aynı günlere
sıkıştırılarak sınava girmek zorunda kalacak. Kar tatiline sevinen bu iki
kesimi bekleyen sıkıntılar kapıda.
Kar tatillerine üzülen bir kesim daha var. Okullarda kantin
işi yapan kişiler. Birkaç yıldır eğitime ara verilen günler kira bedelinden
düşülüyor. Ama her şey kira bedelinden ibaret değil ki. Bu sektör satacak ki
kira geliriyle birlikte aynı zamanda aldığı malın parasını ödeyecek, evine
ekmek götürecek, çalıştırdığı elemanın aylığını ödeyecek.
Ne yapmak lazım? Ne yapılacağını yetkililerin düşünmesi
lazım. Acizane bu konuda şu görüşü serdetmek isterim: Bakanlık yıllık çalışma
takvimi hazırlamaktadır. Bu takvime göre okulların 15 tatilinin ne zaman olacağı
bellidir. Bakanlık bu takvimi hava durumlarına göre revize edebilmelidir. İlla
15 tatiline belirlediğim zamanda girilecek diye bir planın içine girmemelidir. Meteoroloji,
son üç günü tam isabet ettirmek suretiyle 15 günlük hava tahmin raporları
yayımlanmaktadır. Kışın ağır şartları yüzünü göstermeye başlayınca pekala 15
tatili öne çekilebilir. Burada sıkıntı dönem notunun oluşması ve ara tatil
dönemine öğrenciye karne verilmesi problem olarak gösterilebilir. İlla karne
verilecek, dönem notu oluşacak diye bir endişe taşınmaz ise bu mesele çözülür.
Bilindiği gibi bir dönem notu öğrenci için hayat memat meselesi değildir.
Böylesi durumlarda karne alınmasa da olur. Notlar tamamlanmamışsa ara tatilden
sonra işlenmeyen konular ve yapılmayan sınavlar yapılabilir. Zaten bu devirde
karnenin çok bir önemi kalmadı. Veli ve öğrenci e-okul vasıtasıyla öğrencinin
karne, not ve devamsızlık durumunu izleyebilmektedir. Teşekkür, iftihar belgesi
ve onur belgesi alınmayabilir böylesi yıllarda. Yok mutlaka verilecek deniyorsa
ikinci dönem tamamlanamayan konular işlendikten sonra yapılan sınavlardan sonra
tatil arası verilmeden öğrenci için karne ve belge düzenlenebilir.
Bu ağır kış şartlarının arasında zaman zaman okula gitmek
hiç kimseye fayda sağlamaz. En iyisi ara tatil kararı almaktır. Ya da alınan
her bir tatil kararı dönem sonuna aynı gün sayısınca eklenmelidir, ya da kar tatili günü hafta sonu tatillerinde işlenmelidir. Tatile, eğitim ve
öğretimi tamamladıktan sonra başlanır denirse tatil isteyen öğrenci ve öğretmende
zor şartlarda da olsa eğitim ve öğretim devam etsin, kar tatili olmasın düşüncesi
oluşur.
Hafta sonu sınavlar ve kurslar var, 15 tatilimize de dokunmayın deniyorsa ne yapalım, onu söyleyin bari mübarekler! 03/01/2017
Hafta sonu sınavlar ve kurslar var, 15 tatilimize de dokunmayın deniyorsa ne yapalım, onu söyleyin bari mübarekler! 03/01/2017
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)