26 Aralık 2015 Cumartesi

Boğaz Harbi

Ekmek almak için fırına gittim. Millet taze, sıcak ekmek alırken zaman zaman bayat ekmek var mı diye soranlara şahit oluyorum. Satıcı bazen kalmadı, bazen var diyor, bazen de şu şekilde var olur mu diye soruyor. Bir gün kim alıyor bu bayat ekmekleri ne yapıyorlar diye görevliye sordum. Genelde kalabalık aileler alıyor dedi.

Yine bir gün yaşlı bir amca, “10 tane bayat ekmek” dedi. Masanın üzerine 3 TL bıraktı. Demek ki 80 kuruşa satılan günlük ekmeğin, bayatını 30 kuruştan alıyordu. Allah razı olsun onlardan. Hem ekmek boşa gitmiyor, hem aile bütçesini yetiştirmeye çalışıyordu. Bayat ekmeğin aynı zamanda  hazmı da kolay olur, mideye faydalı derlerdi yurttaki belletmen hocalarımız.

Amcanın aldığı bayat ekmek beni geçmişe götürdü. 1979-1986 yılları arasında orta ve liseyi okurken bir öğrenci yurdunda kaldım. Yemeklerde 10’ar kişi bir masada otururduk. Yemeklerimiz karavana usulü olarak masaya konur. Her günün nöbetçisi eşit bir şekilde pay ederdi. Ekmeklerimiz dilimlenmiş halde selelerin içerisine konurdu. Hep bayat olurdu ekmeklerimiz, az yensin diye. Taze ekmek ancak ekmek bayatlatılamayınca verilirdi. Bu da milyonda bir denk gelirdi.

Masaya erken gelen bazıları, ilk önce önüne koyacağı ekmekleri seçerdi. Aşağı yukarı her dilimine dokunur, taze mi bayat mı kontrolünü yapardı: Eliyle bastırır, bırakırdı. Genelde ekmeğin kenarları ortasına göre biraz taze görünürdü, onları seçerdi eliyle. Gözüyle değil. Tıpkı şmdilerde bakkal ve marketlerden ekmek alırken yaptığımız gibi.

Sonraki gelene pek ekmek kalmazdı. Garibim, diğer masalara ekmek aramaya giderdi. Bazen bir büyüğümüz, “Arkadaşlar, herkes tek dilim alsın, bitirince tekrar alsın” kuralı koyardı. Bu kurala uymak kolay değildi. Ya ekmek biterse. Ne de olsa karın doyurmak için tek sermayemiz ekmekti. Çünkü biz toplum olarak ekmeği, ekmeğin içine katık yaparak yiyen bir millet idik ne de olsa.

Alınan ekmek dilimi hızlıca yenirken bir taraftan da göz ucuyla ekmek selesi takip edilirdi, 2. 3. 4. dilimi almak için. Bazen ekmek birden biter. Hizmetliden ya da belletici öğretmenden ekmek istenirdi. Genelde olmaz denirdi. Bu sefer yeniçeri isyanı başlardı: Masalara kaşıkla vurarak tempo tutmak şeklinde. Bizim yeniçerilerin isyanı saman alevi gibiydi. 400 kişinin kaşık sesi, nöbetçi öğretmenin sopasını masaya vurmasıyla sona ererdi.

Bir Cuma akşamı yurt müdürü, tüm öğrencileri yatsı namazının akabinde mescitte topladı, dert dinledi. Dilek ve şikayetleri not aldı ve cevap verdi.
Parmak kaldırdım, bana söz verdi:
—Hocam, yemeklerde her bir öğrenciye ne kadar ekmek vermeyi düşünüyorsanız, o kadar verseniz, yarımsa yarım, çeyrekse çeyrek. Herkes ne kadar yiyeceğini/yediğini bilsin. Dilimlemeseniz olmaz mı, dedim.
-Ekmek o zaman israf olur. Artık kalır. Sen niçin böyle istiyorsun bakalım, dedi.
-Eğer dilimle vermeye devam ederseniz bu gidişle gözlerim ve midem bozulacak, dedim.
-Niçin, dedi.
-Çünkü, ekmeğin ikinci dilimini kapmak için birinci dilimi, nasıl mideye indirdiğimi hatırlamıyorum. Çoğu zaman da iyice çiğnemeden yutuyorum. Bu yüzden midem bozulacak, dedim.
-Gözün niye bozulacak, dedi.
-Ne kadar ekmek kaldığını görmem için yan yan bakmaktan gözüm neredeyse şaşı olacak, dedim.

Gülüşmeler sonucunda 400  ekmek düşmanının istediği bu masum istek, dört yüz kabul oya karşılık bir oyla reddedildi.
Diğer zamanlarda yine eski hamam eski tas bildik usulle biz boğaz harbine devam ettik.
Biz bayat ekmeğe talim ederken acaba belletmen hocalarımız öğle yemeğini ayrı masada yerlerken yedikleri ekmek bayat mıydı yoksa taze mi? Bu da bir merak işte... 26/12/2015

Kayseri Yolcusu Kalmasın!

     
26 Eylül 1986 yılında hazırlık öğrencileri için yapılan muafiyet sınavına girmek için Kent Turizm firmasından  gece 1.5'a, 2.500 liradan bilet  aldım. Amacım, gece otobüste uyuyarak seyahat etmek, otel parası vermemek, sabah Kayseri'de gözümü açıp sınava girip dönmek.

Gece 12.00 sularında Yeni Otogar'a (Şimdiki Kule Sitenin olduğu yere) ulaştım. Peronu buldum. Peronda Ereğli- Niğde-Kayseri-Sivas levhası vardı. Konya otogarının yerleşmiş düzenine göre otobüs yarım saat önce gelmeliydi. 1.25 gibi peronuma otobüsüm arka arkaya yanaştı. "Sayın kaptan ve yolculara Konya Belediyesi hayırlı yolculuklar" diler anonsu ve zil sesiyle birlikte otobüsün hareket etmesi bir oldu. Açık kapıdan daldım içeri. Konya Otogarının diğer şehirlerde olmayan yerleşmiş düzenine göre otobüsler ilk perondan başlayarak kalkışı görülmeye değerdi.

Otobüsün içinde ön tarafta oturan 8-10 kadar yolcu vardı. Benim biletim ise 38 numaraydı. Kendi kendime otobüs bomboş olmasına rağmen bana arka koltuğu reva görmüşler diye düşünmeye başladım.
Ben bu düşünceler içerisinde iken otobüsümüz epey yol aldı. Az sonra muavin ayağa kalktı. En önden seslenmeye başladı:

—Biletsiz yolcu var mı?

—...

—Yanlış binen var mı?

—...
—Bir tane fazla yolcu var.

—...
Birkaç defa biletsiz binen ya da yanlış binen var mı dediyse de kimseden çıt çıkmadı. Tabii ki benden de. Çünkü biletim vardı. Yanlış da binmedim. Zira peronumda başka şehirlerin adı da olsa Kayseri yazıyordu.
Yedek kaptan ayağa kalktı. "Sayın yolcular herkes biletini çıkarsın" dedi. Çıkardık. Herkese baktı baktı. Sonra en arkadaki bana geldi. Bakalım er mi yaman ben mi? Biletimi gösterir göstermez:
—Ula kardeş bu Kayseri bileti.

—Evet Kayseri bileti.

—Sen Kayseri'ye gidiyorsun.

—Evet, Kayseri'ye gidiyorum.

—Bu otobüs Niğde'ye gidiyor.

—Ama bu otobüs Kayseri yazan perondan kalktı.
—Tamam, biz de aynı perondan kalkarız.

—Bu Kayseri'ye gitmez mi?
—Hayır, Niğde'de kalır. Sen en iyisi bu bileti bize ver. Niğde'ye kadar git. Oradan Kayseri'ye bir otobüs bulur gidersin. Ya da bilet sen de kalsın. Bize 1500 lira para ver, Niğde'ye kadar git.

—Ama ben  sabah 08.00'de sınava gireceğim, yetişemem.
—Peki sen söyle, ne yapalım?

—Gözünü sevdiğim abim ben öğrenciyim.
—Madem öğrencisin, Karapınar'a kadar git, para almayalım. Kararını ver. Bak ben uykusuz kaldım, uyuyacağım.
Ne kadar "Gözünü seveyim abi, ben öğrenciyim" desem de fayda vermedi. Hoş adamın yapacağı bir şey de yoktu. Tek derdi, yanlış binen bu yolcudan para alıp yolunu bulmaktı. Onun da kursağında
kaldı. Uykusuz kalması da cabası.
Baktı benden para çıkmayacak yedek kaptan yatmaya gitti. Ben de uykusuz, kararsız ve tedirgin bir atmosferde Karapınar'a kadar geldim. Otobüs molaya girdi. Ben de tesis yetkililerinden Kent Turizm'in  gelip gelmediğini sordum. Gelmemiş. Fakat bugün tesislere girmeden geçer miydi? Adamlar girer dediyse de ben yola çıktım. Gecenin karanlığında her ışığa, her sese el kaldırdım. Karanlıkta beni gördüler mi bilmem ama hiçbiri durmadı. Sonunda gecenin karanlığında Kent Turizm tesislere girdi.
Gecenin ayazında donmuştum. Koşarak muavinin yanına vardım.

—Ben bu otobüsün yolcusuyum.

—38 numara mı?

—Evet.
—Biz seni Konya otogarında çok aradık. Sen Karapınar'da çıktın. Seni bulamayınca biletin iptal oldu. Bize binersen biz sana 2.000 lira bilet keseriz.
Durumu anlattımsa da olmadı. 2.000 lira yeniden bilet kestirdim. Konya otogarındaki ilgili firmayı telefondan aradım. Benim bilet iptal olmuş, paramı geri verin diye. Önce vermeyiz dedilerse de sonra gelince paranı Mehmet Arıcı'dan al dediler.
Sonunda kördüğüm olan Kayseri yolculuğum otobüsümü bulunca düzene girdi. Karapınar'a kadar sıkıntılı olsa da 90 km'lik yol bitmek bilmese de gündüzün yorgunluğundan sonra uyuma hayali kurduğum yolculuğumda uyuyamasam da sonunda ücretsiz olarak geldim. Kayseri'ye kadar 2. 500 liraya gidecekken 2. 000 liraya gidebilmiş, 500 lira kâra geçmiştim. O kadar stresten sonra Kayseri'ye kadar uyuyabilir miyim? Maalesef uyunmaz.
Sabahında sınava yetiştim. Bakalım sınav nasıl geçecek, öğrenciliğim nasıl olacak kim bilir, zaman gösterecek. Ama bildiğim bir şey var. Kayseri yolculuğum zorlukla başladı. Sanki beni Kayseri kabul etmeyecek gibiydi. Eğer gelirsen sıkıntıların eksik olmayacak der gibiydi. 20/11/2015

Cebimin beklenmeyen misafirleri

-Yahu Benim Yakamı Bırak. Ne Olursun Allah Aşkına-


Kurum, kuruluşlar ivedi durumlarda mensuplarıyla daha çabuk iletişim kurmak ve haberleşmek için teknolojiden faydalanarak whatsapp grubu kuruyorlar. Güzel bir iletişim aracı. Buraya kadar eyvallah.

Bir de herhangi bir kurumu beğenmeye davet edenler var. 

İyi niyetlisiniz biliyorum. Fakat bu kadar iyi niyet fazla değil mi?

* Gel bu grubu kendi emel, duygu ve düşüncelerine alet etme. Her gördüğünü, her duyduğunu "kes-kopyala-yapıştır-gönder" yapma. Bu grup/lar senin çiftliğin değildir. Hele oyuncağın hiç değil. Neyi, kime göndereceğini seç. Benim, internette herkesin ulaşabileceği bilgi, doküman ve belgelere karnım tok. Bu gönderdiklerin bayatladı artık. Yeni şeyler söyle, yaz, paylaş cancağızım. 

(Ben böyle muhatabıma konuşur gibi yazarken üzerine vazife olmayan bazı şahinler, sazan gibi atlıyorlar. Kendisi bir şey söylemez. Çünkü gölgesinden korkar. Hayatı boyunca -eğer buna yaşama denirse- kendisi olmadan yaşar. O sazan bilsin ki, yazım umumadır.)

*Yazıyı okuyan  doğru bir şey yaptığına inanıyorsa Rabbim yolunu açık etsin. Eğer yanlış bir şey yaptığına, insanları rahatsız ettiğine inanıyorsa bu yaptığından vazgeçsin. 
*Eğer illa paylaşacağım diyorsan sevdiklerini içeren bir grup kur. Durmadan paylaş. Tüm internettekileri onlara gönder.
*Yok ben hazır yiyiciyim, hazıra konarım. İlla bu gruptan göndereceğim diyorsan sanırım orada bir seçenek vardır. Bir iyilik yap, beni hariç tut. Diğerlerine gönder. 
*Yok ben seni seviyorum, sevgimden mahrum olma diyorsan; Ne olur, Allah rızası için beni sevme. Senin sevginden yoksun yaşarım ben bağrıma taş basarak.
*Seninle karşılaşıp "Arkadaş, yazını okuyamadım. Bana kısaca anlatır mısın" desem, gönderdiğine Fransız olduğunu ortaya çıkarırım.
*Gel bana bir iyilik yap; Beni seviyorsan bana eziyet etme. Beni düşman görüyorsan bana malzeme verme.
*Yok ben seni yola getireceğim diyorsan; ben yola gelmez, iflah olmaz biriyim. Senin bana, benim de sana verebileceğim bir şey yok. Kendine eziyet etme.
*Yok ben bu yaptığımı severek yapıyorum. Bana sıkıntı vermiyor. Sadece sanal alemdeki bilgileri kes-kopyala-yapıştır yaparak gönder düğmesiyle telefonumdan cümle aleme bir tuşla gönderiyorum diyorsan, bil ki; ben rahatsız oluyorum. Müslüman müslümana zulmetmez. Aslında suç sen de değil. İletişim için aldığın o oyuncakta. Onu amacı dışında kullanma. Sendeki o oyuncaktan bende de var. Aynı oyuncakla oynamaktan bıkıp usanmadın mı? Çocuk bile aynı oyuncakla oynaya oynaya bıkar. Anne-baba ona yeni oyuncak verir. Aslında senin derdin yaşayamadığın çocukluğu yaşamak. Çocukların çocukluğu sevimli olur. Ama senin gibi büyüklerin oyuncakla oynaması abesle iştigaldir.
*Bu yazıyı okuyup da adam alınır diye düşünen varsa; bilin ki hiç şüphem yok. O yazıları gönderen sadece gönderir. Başka yazı okumaz o. İşin garibi kendi gönderdiğini de okumaz o. Nerden biliyorsun derseniz; böyleleri aleme nizamat vermeye çalışır. Kendisi hariç tabi. Çünkü o kendini mükemmel görür. Yeni bilgiye de ihtiyacı yoktur.
*Adam göndersin bu kadar niye celallendin diyen olursa; Kardeş, telefonda yazı yazarken pat uyarı geliyor. Önemli bir şey mi diye hemen bakıyorsun. Bizim beklenmeyen misafir. Telefon cebimde; bir uyarı, bakıyorsun yine o. Yani her daim benimle. Olmayacak evin masraflarına da dahil edeceğim bu gidişle.
*Kardeş ne olursun gönderdiğini bir elekten geçir. Her gördüğünü cümle aleme gönderme. Senin bu yaptığını ilk defa sen yapmıyorsun. Senin kurumun zaten gerekli-gereksiz her şeyi gönderiyor. O yeter bize zaten, bir de sen tebelleş olma. 
* Ama hakkını yemeyelim. Bir iyi yönün var. Senin bu yaptığından bir konu çıkardım. Daha önce beni günlük mesaja boğandan kurtulmak için engelleme özelliği olmadığından mecburen yeni telefon aldım. Şimdi de sen çıktın piyasaya. Yaktığım yorgan yeter artık... 
*Şu gönderdiklerini sanal alemdeki sayfandan paylaş kimseyi üzmeden. Hem daha çok kişiye ulaşır bilgilerin. Eğer amacın bağcıyı dövmek değilse... 
Yahu benim yakamı bırak ne yaparsan yap Allah aşkına... 

Biliyorum bu yazımdan sen değil dostlarım kendine pay çıkaracaklardır. Kastım dostlarım değil sensin. Ben onların aramasından, paylaşımlarından mutluluk duyarım.

Bil ki, sen ve senin gibi olanlar benim imtihanımızsınız. Yaptığınız bir krizdir. Farkına varmadığımız bir kriz. Rusya krizinden daha elzemdir bu kriz... 05/12/2015

24 Aralık 2015 Perşembe

Boynu Bükük Bir Öğrenci Profili**

1981-1982 öğretim yılı. Orta 3.sınıf öğrencisiyim. Musalla civarında bir öğrenci yurdunda kalıyorum. Yurtta akşamleyin dışarı çıkmak yasaktı. Sadece cumartesi akşam saat 10.00'a kadar izin verilirdi.
Hafta içi bir günün akşamında, yurt belletmen öğretmeni akşam yemeğinden sonra "Çocuklar, bu akşam biliyorsunuz mübarek bir gece. Size izin vereceğim. Merkez camilere giderek oradaki programa katılın, programdan sonra yurda gelin" dedi.
Yanıma aynı yurtta kalan hemşerim ve arkadaşım geldi. Daha önce bana çay ikram etmek için beni Beşyol çay ocağına götüren arkadaş. O çay ocağında çay içmeye teşebbüsten sayısını bilemediğim Osmanlı tokadı yemiştim.
Birlikte çıktık yola. Niyetim bir camide yatsı namazı kılıp gece adına düzenlenecek programa katılmaktı. Arkadaşım, "Halaoğlu, gel seninle sinemaya gidelim" dedi. "Mübarek gece bu gece olur mu" dedimse de adımlarımız bizi cami yerine Saray Sinemasına götürdü. Herkes Mersin’e camiye giderken biz tersine sinemaya gittik.
Bu gece bayram yapacaktık. Biletleri aldık. Girdik sinemaya. İçeride sanayide çalışan teyze oğlumla karşılaştık. Başladık Ferdi TAYFUR'un filmini izlemeye. "Susadım Çeşmeye..., Hapishane... şarkılarını arka arkasına söyledi Ferdi TAYFUR. Acıların çocuğuydu ne de olsa. Dertliydi. Filmi izledik izlemesine de. İzlerken bizi de bir dert aldı yanık türkülerle beraber: "Acaba camideki programlar ne zaman biter, mübarek gecede sinemaya gidilir miydi. Gören ne derdi bize. "Film bitti, çıktık dışarıya.
Göz gözü görmeyen bir sis kaplamıştı Konya'yı. O zamanlarda akşamları hep sis olurdu. Ama bu geceki farklıydı. Havası kirli mi kirli idi. Üçümüzün de kolunda saati yok. Saatin kaç olduğunu da bilmiyoruz. Yurda gitsek, diğer yurtta kalanlar daha erken yurda gitmiş olabilirlerdi. Nöbetçi öğretmen nerede kaldığımızı sorabilir, sinemaya gittiğimiz ortaya çıkabilirdi. Ne yapalım diye düşünürken teyze oğlunun Fatih Işıklar'daki bekar evine gitmeye karar verdik.
Nasıl gidecektik. Çünkü sisten dolayı otobüs seferleri de iptal edilmişti. Göz gözü görmeyen sisli bir havada el yordamıyla eve geldik. Ne kadar yürüdük, bilmiyoruz, saatin de kaç olduğunu?
Yorgunlukla beraber uyumuş kalmışız. Sabahleyin işe götürmek için üç tekerlekli araçla teyze oğlunu almaya gelen patronun oğlunun sesiyle birlikte uyandık.
Teyze oğlu işe gitti. Biz de yine yürüyerek yol yordam bilmeden rastgele Beşyol mevkiini bulmak için yola çıktık. Niçin yürüyerek yola çıktık bilmiyorum. Büyük bir ihtimalle cebimizdeki parayı sinemaya verdik, otobüse binecek paramız da yoktu.
Nalçacı Caddesinde hızlı ve koşar adımlarla yürürken ardımızdan biri seslendi. Bildik bir sesti. Döndük baktık. Eyvah! Yurtta nöbet tutan diğer bir hocamızdı. Dayak tedrisinden geçmeyen yoktu. Severken bile vururdu. Vurdukça da aşka gelirdi. Sabah namazına kaldırırken "Bre gafiller, ne yatarsınız" anonsuyla uyanırdık. Mikrofonu kapatınca önce katın birine gelir, elindeki sopayla demirlere birkaç defa vurur, "Üçe kadar sayıyorum. Bir, iki...”. Sonra üst kata çıkar. Orada da aynı saymayı yapar, aşağı kata iner, kapıya durur. Gelen herkese vururdu. Mübarek 3 demezdi. Çünkü onun üçü sopaydı. Pantolonunu yarım yamalak giyen düşerdi koridora. Sopasını yemeden gidenler Allah'ın sevgili kulu olarak geçerdi yurt tarihinde. Evet bu ses onun sesiydi:
—Hafız ne ararsınız burada, dedi.
—Hocam, bir akrabanın evinde kaldık, dedik.
—Çabuk okula. Derse girmezseniz ben yapacağımı bilirim, dedi.
—Tamam hocam deyip adımlarımız koşuya dönüştü. Hava kapalı, yine saatin kaç olduğunu bilmiyoruz. Koşa koşa Musalla'daki yurdumuza geldik. Baktık ki tüm odaların ışıkları yanıyor. İçeri girsek kitaplarımızı alamayız. Zaten dolaphane kilitli olur. Okula gitsek, nerede kitaplarınız diyecekler. İşin garibi saatin kaç olduğunu bilmiyoruz, kimseye de soramadık, zira kız gibi büyümüştük. Ya saati sorduğumuz bize kızarsa.
Ne yapalım derken "Öğleye kadar bu soğuk havada beklemeyelim. Beşyol çay ocağına gidelim. Öğleden sonra derse girelim" dedik. Öğleye kadar bekledik. Öğle yurda gelerek kitaplarımızı aldık, derse girdik.
Günler geçti geçmesine de. Gel sen onu bir de bize sor. "Ya o bizi Nalçacı’da gören öğretmenimizin nöbeti geldiği zaman bize ne yapacaktı.? " Otursak da tadı yoktu, kalksak da.
Nihayet beklenen gün geldi. Bu akşam Azrail'imiz nöbetçi. Ben diyeyim Azrail. Siz deyin Zebani.
Akşam namazından sonra etütlerimize geçtik. Yatsı namazı kılmak için birinci etüdün zili, ezan sesiyle beraber sona erdi.
Etüt başkanıyım. O zamanlar başkan seçiminde yaşı büyük, iri cüsseli insanların seçimi esastı. Benim profilim de bunlara uyuyordu zaten. Kürsüde oturuyorum. Beni post bilen kasabım elinde sopayla girdi içeriye. Mübarek sanki Musa'nın asası. Hiç ayrılmazdı kendisinden. "Hafız, sen o gün okula niye gitmedin" dedi. Cevabı almadan iki tane vurdu. Ardından "Seni mescitte herkesin önünde döveceğim" dedi, ayrıldı.
Etüt arkadaşlarımın içerisinde gururum ve onurum ayaklar altına alınmıştı, ama olsun. Onur dediğin neydi ki. "Namazdan sonrası Allah Kerim" dedim.
Namaza gittim. İkinci bir işkence bizi camide bekliyordu. Çünkü 400 kişi abdestini alacak, mescide gelecekler, birlikte cemaatle namaz kılacaktık. Ben diyeyim yarım saat, sen de 45 dakika beklerdik herkesin gelmesini. Bekleyenler, beklemekten yanındakiyle konuşmaya başlarlardı. "Allah'ın evinde dünya kelamı konuşulmaz, siz ne yaparsınız" uyarısıyla tekrar susulurdu.
Baktım, her zaman cemaatin genelde son halkası olan sinema arkadaşım, kendi halinde mescidin bir kenarında oturuyor. Yanına vardım. Bakmadı bana. Laf attım. Cevap vermedi. Eğildim yüzüne baktım. Gözleri kan çanağı olmuş ağlamaktan. O kadar ısrardan sonra "O; geldi, dövdü beni. Her yerime vurdu. Vurduğunu sayamadım" dedi. Kafasını eğdi. Burnunu çeke çeke bekledi. Ara sıra gelen hıçkırığına aldırmadan.
Arkadaşım vurdu deyince, hocamızın dövme şeklini az buçuk biliyordum. Fazla üstelemedim. Çünkü elindeki sopa rastgele gider gelirdi. Artık neresine gelirse. Dövmede objektiflikten ve adaletten ayrılmazdı. Vücudun her bir yeri nasibini alırdı.
Günlerce içine kapandı benim sinema arkadaşım. Ben de onun sessiz duruşuna rağmen yanında gittim geldim. Bir gün başladı kendi kendine konuşmaya: "O gece var ya. İşte ben zaman abdestsiz namaz kıldım. Fatiha'm ona küfretmek oldu. Zammı sürem yine ona küfretmek oldu" dedi, yine susmaya devam etti. "Keşke böyle yapmasaydın" diyerek yanında yürümeye devam ettim.
Mübarek bir geceyi sinemaya giderek bedelini ağır ödemişti arkadaşım.
Bizim dayakla bezenmiş hayatımızdan bir demet sundum.
Sırası mı diye kızabilirsiniz. Afişe edilir mi böyle şeyler diyebilirsiniz. Amacım kimseyi kötülemek, birilerini yargılamak değil. Ne hocama bir kırgınlığım ve kızgınlığım var ne de başkasına. Hepsi iyi niyetliydi. Ondan şüphem yok. Ama iyi niyet her zaman iyi sonuç vermeyebilir. Çünkü "Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla dolu" der DİLİPAK hep.
Dikkat çekmek istediğim, sevgisini vermediğimiz, yüreğimizi koymadığımız hiçbir iyi niyette asla başarıya ulaşamayız. Çünkü 15 yaşındaki bir çocuğun yediği dayak, kırılan onuru hayatı boyunca kendisinden ayrılmayacaktı. Bir gölge gibi takip edecekti, bastırılmış duyguları kendisini.
80 ihtilalinin kudretli paşası, "Asmayalım da besleyelim mi?" derken bir sağdan bir soldan astı, kendince adaleti tesis etmek için. Bizimkiler de hep bizi astı nedense o yıllarda...
Sinema arkadaşım, şimdilerde yarım asrı devirmeye ramak kaldı. O, hafızlığını unuttu. Kolay kolay yönünü kıbleye dönmedi. Giderse de cumadan cumaya camileri ziyaret eder oldu. Güzel ve etkileyici konuşur. İmkanı var, parası var. Ama boynu büküklüğünü, ezilmişliğini, onurunun incinmişliğini hala atamamış görünüyor.
Biliyorum, o arkadaşım iyi niyetli, içi merhamet dolu. Böyle birinin bu noktaya gelmesinin temelinde; dedesinden, hocalarından, abisinden, babasından, amcasından, herkesten korkması yatıyordu.
Bilmem anlatabildim mi? Kimseyi değil hayatı anlattım. Eğitimde ve çocuk yetiştirmede başvuracağımız yöntemlerin ne tür kapanmaz yaralara sebebiyet verdiğini bilmemiz açısından fayda sağlar belki dedim. Sürç-i lisan ettimse af ola... 24/12/2015
**25/12/2016 tarihinde ladik.biz sitesinde yayımlanmıştır.

Düğün davetiyesi



Düğün davetiyeleri eskiden beri var mıydı bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Benim çocukluğumun geçtiği beldede davetiye yerine okundu adı verdikleri bir okuma/davetiye türü vardı.

Düğün davetiyesinin gündemimize girdiği yıllarda da davetiye yakın akrabalara verilmez. Onun yerine yakınlığına göre gömlek, pantolon, havlu, elbiselikler verilir, davetiye yerine geçerdi. Hele kardeşe asla düğün davetiyesi verilmezdi.

Lise son sınıf öğrencisiyim. Bir öğrenci yurdunda kalıyorum. Kız kardeşim evlenecek. Hafta sonu düğününe katılmam lazım. İzin almak için müdürün kapısını çaldım. Durumumu anlattım. “Kardeşin evlenecekse düğün davetiyesini göster” dedi. “Hocam, bizde düğün davetiyesi olmaz. Onun yerine okundu verirler” dedim. “O zaman Pazar günü akşam yurda giriş yapacaksın” dedi. “Pazar günü gelmem mümkün değil, çünkü tatil günü otobüsler işlemez.” Deyince, “O zaman gitmeyeceksin” dedi. Gelemeyeceğimi bile bile “Tamam, gelirim” diyerek ayrıldım.

Hafta sonu düğünümüz yapıldı. Malum ulaşım olmadığından Pazartesi sabahtan okula yetiştim. Akşamında da  yurda giriş yaptım.

 Bir hafta geçti aradan. Banyoda kirlenen çamaşırlarımı yıkıyorum. Anons sesine kulak verdim. İsmi okunan kişilerin içerisinde ismim de anons edildi. Sabunlu ellerimi yıkayıp, çamaşırları banyoda bırakarak müdür odasına gittim. Sıra sıra dizildik müdür beyin karşısına el pençe, hazır ol vaziyette. Yine her zaman ki gibi boynu bükük. Çünkü müdür odasına çağrıldın mı yandın demektir. Ancak suçlular girer oraya. Az sonra suçumuz anlaşıldı: Pazar akşamı yurda giriş yapmamak. Elinde sopa bizi bekliyordu. Gelememe gerekçelerimizi söyledikse de kalem kırılmıştı artık. Deynek kınından çıkmıştı. “Açın elleri komutuyla açtık. Önce sağ ele,  sonra sol ele bir düğün hediyesi kondurdu. Odada gökyüzü görülmediği için yıldızları sayamadım. Deterjanla yumuşatılmış elime bir tokurcak eksikti. Düğün kınasız olmazdı. Müdürümüz elime kına yakmıştı. Ben yıldızları sayamamanın acısını çekerken beyefendinin mutluluğuna diyecek yoktu.

Sonra ne mi oldu? Elimin acısıyla epey uğraştım, didindim. Dudaklarımı ısırdım. Az sonra müdürüm görevini yapmış, muzaffer bir komutan edasıyla gözlerden kayboldu.

 Yurt demek disiplin demekti. Öyle Pazar akşamı gelememek de ne demekti. Otobüs yoksa 75 km’yi gerekirse yürüyerek gelecektin.

 Güç bela çamaşırları bir kat yıkadım. Serdim kurumaları için.  Bir hafta boyunca avuç içimin acısını, izi çıkmış sopanın kızarıklığını  insanlardan sakladım; müdürümün hatırasını görmesinler diye. Çünkü bu hatıra bana özeldi. "Hocanın vurduğu yerde gül biter" derlerdi de inanmazdım. Bitti gerçekten. Ama sevgisini vermediği için gül, bir hafta sonra soldu.

Kendisi kopyanın mucididir. O zamanlarda kopya çekmek yoktu. Teksir makineleri vardı, bir yazıyı çoğaltmak için. Değneğin izinin aynı çıktığını bundan gören  insanlık fotokopi makinesini icat etti.

Demek ki her şeyde bir hayır vardı. Bu hayra sebep olduğum için kendimi bahtiyar hissediyorum. 24/12/2015

22 Aralık 2015 Salı

Din, din eğitimi ve din anlayışı üzerine -ındî- bir analiz



Anadolu'da bir çok ebeveyn Kur'an öğretimi için çocuğunu Kur'an Kursu, cami, İHL ve STK'ların organize ettiği yerlere gönderir. Neredeyse din eğitimi ve öğretimi almayanımız yok.

Bir kısmımız çocuğuna hafızlık yaptırıyor. Yarım yamalak da olsa dini bilgiden yoksun olan insanımız yok gibi... Bol miktarda ilahiyat mezunumuz, İHL mezunu, imam-hatip, müezzin kayyum, ilahiyat öğretim görevlisi , açık İHL mezunumuz, hafızımız, şeyhimiz ve medrese mezunu ve medrese hocalarımız var. Etrafımıza ne kadar ışık tuttuğumuz, bilgimizin ne kadarının yaşantıya dönüştüğü konuşulmaya değer. Hatta dini bilgi arttıkça dini yaşamak azalıyor. (Yaşayanları tenzih etmek gerek. Hatta din eğitimi veren yerlerde okumamış başka branş ve meslek sahiplerinin dini yaşama ve hassasiyetleri daha takdire şayan görünmektedir.) Kur'an'ın deyimiyle kitap yüklü merkepler gibiyiz. 50 öncesi gizli, kaçak öğrenilen az bilgi ile dede ve babalarımız, çok bilgiye sahip bizlerden daha fazla dini yaşıyorlardı. Bunun sebeb/leri uzmanlarınca mutlaka araştırılmalı, ülkemizde verilen din eğitimi ve öğretimi üzerine kafa yorulmalıdır. Aşağıda maddeler halinde -doğruluğu tespit edilmemiş- tespitlerimi paylaşmak istiyorum:

1.Dindar-mütedeyyin ailelerde , din eğitimi verilen yerlerde çocuklarımıza her şeyden önce öz güven verilmelidir. (Çocuklara çoğu zaman öğrenmesi ve ibadetlerini yerine getirmede baskı/şiddet uygulanmaktadır. Unutulmamalı ki, şiddete maruz kalan şiddet uygular.)
2.Din eğitimi/öğretiminde "Eti senin kemiği benim" mantalitesinden vazgeçilmelidir.
3.Din eğitimi/öğretiminde zamanlama dikkate alınmalıdır. Çocuğun susaması ve acıkmasını beklemek gerekir. Acıkmayan ve susamayan çocuk yediğinden ve içtiğinden zevk almaz.
4.Din eğitimi ve öğretimini verecek kişilerin bu işin uzmanı olmasına dikkat edilmelidir.
5.Din eğitimi ve öğretimini verecek kişinin çocuğun seviyesine inebilen ve onun psikolojisini bilen biri olmalıdır. (Her hafıza, her İhl mezununa, her ilahiyatçıya, her imam ve müezzine bu görev verilmemelidir. )
6.Eğitim ve öğretimde amaç öğrenmekten ziyade sevdirmek olmalı, sevdirmeden öğretim yapılmamalıdır. 
7.Taş yapan, Cehenneme atan Allah değil de merhamet sahibi, rızkı veren, şefkatli, acıyan, affeden bir Allah anlatılmalıdır.
8.Kur'an öğretmeden, ibadetin yapılışını bilmeden, namaz sürelerini ezberlemeden önce doğruluk, dürüstlük, cömertlik, dostluk, fakirin durumunu düşünen, yardım etmeyi ön plana alan bir eğitim verilmelidir.
9.Kuran öğrenmenin yanında okuduğunun anlamını bilecek kadar Arapça öğretilmelidir.
10.Kurs alanı aynı zamanda çocuk oyun oynama sahası olarak da düzenlenmelidir.
11.Kursta aynı zamanda yaşlarına hitap eden filmler izletilmelidir.
12.Okumanın yanında öğrenciler sosyal etkinlik ve aktivitelerden faydalandırılmalıdır. 
13.Öğrencilere ödül yöntemi uygulanmalıdır.
14.Din eğitimi ve öğretimini verenler cömert ve paylaşan olmalıdır.
15.Ögrenciler cenaze, belirli günlerde hatim okutulmaya götürülmemelidir.
16.Hatim okutmak isteyene kendisinin ve yakınlarının hatim inmeleri istenmelidir.
17.Hatime gidilmişse hane sahibinin vereceği para kesinlikle alınmamalıdır.
18.Cenaze sonrası inilen hatimlerde gelenek haline gelen iskat-ı salat/savm (ölünün altını-üstünü görme) şeklinde cereyan eden kabültü ve hebtü işine son verilmelidir.
19.Öğrencilere dağıtılmak üzere gönderilen zekat, sadaka vb yardımlar, ödüllendirme yöntemi ve burs şeklinde değerlendirilmelidir. (örnek davranış, güzel okuma vb)
20.Ögrencinin onurunu kıracak, kişiliğini yok edecek davranışlardan uzak durulmalıdır. 
21.Resmi izinli her hangi bir yere yardım toplanacağında ilk önce din görevlisi yardım yapmalıdır.
22.Camilerde her ne ad altında olursa olsun yardım adına sergi açılmamalıdır.
23.Cami ihtiyaçları için cemaate devam edenlerden aylık aidat alınmalıdır. Cami, vakıf vb yerlere ait meskenler kiraya verilmeli, kira bedeli bölge kira piyasasının % 20 altında olmalıdır. Lojman boya, badana vb işler için yapılacak masraflar kiracıdan tahsil edilmelidir.
24.Cenaze, taziye, nişan, düğün gibi yerlerde ve mezarlıklarda Kur'an-ı Kerim'den bölümler ve mevlit okunmamalıdır.
25.Cami ve cami tuvaletlerinin temiz tutulması için toplanan aidattan ödenecek şekilde görevli tutulmalıdır. 
26.Cami din görevlilerine sabah 09.00-15.00 arası camiinin alt katında kendisine ayrılan yerde bulunacak şekilde mesai getirilmelidir. Dini konularda halkı irşat etmelidir. Resmi nikah kıyma yetkisi verilmelidir. Öğle, ikindi ve akşam namazını kıldırmalı, yatsı ve sabah namazları için ek ödeme yapılmalıdır.
27.Hutbe konuları bölgesel olarak müftüler tarafından belirlenmelidir. Hutbeyi görevlinin kendisi hazırlamalıdır. Hazırlanan hutbeler ülke/il/bölge gündemi olmalıdır. Hutbeler görevliler tarafından irticalen i'rad edilmelidir, matbu kağıttan okumaktan kaçınılmalıdır. Her din görevlisinin fakülte mezunu yapılması sağlanmalı, bundan sonra görev alacaklarda fakülte mezunu olma şartı getirilmelidir. Din görevlisi alırken sesin eğitilmişliği ve Kur’an-ı Kerim okuma yeterliliğinin yanında dini donanım, arapça bilgisi, hadis, tefsir ve fıkıh bilgisi esas alınmalı, yaşantısının camiaya uygun olmasına dikkat edilmelidir.
28.Dini konularda ve derslerde öğrenci ikna olmalıdır, ikna olmadığı hususu rahat bir şekilde sorabilmelidir. Öğrenci ayıplanmadan verilecek cevapla ikna edilebilmelidir.
29.Dini konularda herkesin kabul edebileceği uzman kişilerden olusturulacak bir komisyon tarafından dini konularda fetva verilmelidir. Aynı konularda verilen farklı fetvalar da kayıt altına alınıp halkla paylaşılmalıdır. Her Ramazan geldiğinde ortaya çıkan tartışmalı konular uzmanlarınca kendi aralarında tartışılıp istişare edilmeden tv ekranlarında yer bulmamalıdır.
30.Verilen fetvaların dinin kendisi olmadığı, sadece dinin kolay ve yaşanabilirliğin bir yolu olduğu anlatılmalıdır.
31.Diyanete ait g.menkul, kira gelirleri, yardım vb gelirler cami ve kuran kursu ihtiyaçları için harcanmalıdır.
32.Din görevlileri cami görevinin dışında ev ziyaretleri yapmalıdır. Ziyarete de cemaate gelmeyenlerden başlanmalıdır.
33.Din görevlilerine 5 yıldan fazla bir yerde görev yapmayacak şekilde rotasyon getirilmelidir.Yapılan denetimlerde görevlinin muhitine uyumu da izlenmelidir, uyum sağlayamayanın görev yeri değiştirilmelidir.
34.Diyanet İşleri Başkanlığı'nın nezaretinde dine sonradan girdirilmiş bid'atler, mevzu hadisler konusunda yapılacak çalışmalar kamuoyunun bilgisine sunulmalıdır.
35.Her devirde Kur’an-ın açıklaması uzmanlarınca yapılmalıdır.
36.Yardımlaşma adı altında kurulmuş STK'ların topladığı yardımlar ve harcama yerleri denetlenmelidir. Aynı amaca hizmet eden kurumlar birleştirilmeli. Yapılan yardım ve bağışlar için mutlaka alındı belgesi ya da makbuz verilmelidir. Farklı amaca hizmet edecek ihtiyaç olan alanlarda kurulacak dernek ve vakıflar teşvik edilmelidir. Dernek, vakıf, STK'larda görev alanlara belirlenen maaş kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
?...Daha ilave edilmeyen başka hususlar da olabilir, ya da yazılanlara katılmadıklarınız da olabilir...Allah doğru anlatmayı, anlatılanla yaşamayı nasip etsin. 12/10/2014


21 Aralık 2015 Pazartesi

Eğitim ve öğretime alternatif çözümler


1.Ders saatleri azaltılmalı, azami 25 saat olmalıdır.
2.Günde 5 ders saati ders yapılmalıdır. 09.00' da başlayan ders 13.00'de sona ermelidir.
Bir saat aradan sonra 16.00'ya kadar etüt, ek ders, eksersiz, sosyal aktivite, sosyal etkinlik, sportif faaliyetler, Resim, Müzik ve Beden Eğitimi bir plan dahilinde yapılmalıdır.
3.Dersleri azaltmak için aynı branşın okuttuğu dersler birleştirilmelidir. (Örnek: Dil ve Anlatım-Türk Edebiyatı, Biyoloji-Sağlık Bilgisi-İlk Yardım ve Trafik, Matematik-Geometri-Analitik Geometri, Hz Muhammed'in Hayatı-Temel Dini Bilgiler, Sosyal Bilgiler-Vatandaşlık Bilgisi-İnkılap Tarihi, Tarih-İnk.Tarihi, Coğrafya-Turizm vs.)
4.Haftalık 1 ve 2 ders saati olan dersler haftalık ders saati artırılarak dönemlik olmalıdır.
5.Eğitim ve öğretim eylül ayının ilk iş günü açılmalı, haziran ayının son iş günü sona erecek şekilde planlanmalıdır.
6.Okullarda normal öğretim yapılmalıdır. İkili öğretime son verilmelidir. İhtiyaçtan ikili yapılmaktadır denebilir. Gerekirse bina kiralanmalıdır. Sınıf mevcutları gerekirse öğrenci bir sırada 3'erli oturacak şekilde oturma planı yapılmalıdır.
7.Mesai saatleri, yönetim için; 08.00-17.00, öğretmen için; 08.30-16.30, öğrenci için; 09.00-16.00
8.Dersi olsun ya da olmasın öğretmen tam gün okulda olmalıdır.
9.TEOG, YGS ve LYS sınavları kaldırılmalıdır. Yerine Bakanlığın belirlediği tarihlerde yılda toplamda 2-4 arasında merkezi sınav TEOG’da olduğu gibi hafta içi yapılmalıdır. Sınavlardan önce öğrenciler 1 hafta sınava hazırlanma ve dinlenme tatili yapmalıdır. Her yıl yapılan merkezi sınavlar öğrencinin sınıf geçme notu olmalı, ortalama 50 puanı yakalamayan öğrenci sınıf tekrarına kalmalı. Ya da 50 puanı yakalayamayan öğrenciler için haziran ayında tüm derslerden telafi sınavına alınmalıdır. Telafi sınavda alınan puanlar sadece sınıf geçme için kullanılmamalıdır. 4 yıllık ortalama öğrencinin orta öğretime veya yüksek öğretime yerleşme puanı olmalıdır.
10.Öğretmenin hazırladığı yıllık planlar yıllık şeklinde değil de sınav başlayana kadar olmalıdır. Örneğin Her iki ayda bir merkezi sınav yapılacaksa sınava kadar işlenecek olan konuların yıllık planı yapılmalıdır. Sınavdan diğer sınava kadar yeni yıllık plan yapılmalıdır.
11.Ders kitap ve materyali için Bakanlık nezdinde basılmış ya da bastırılmış malzeme ve materyali her veli kendisi ücretini ödeyerek almalıdır. Yine devlet tarafından belirlenmiş fakirlik ve yoksulluk sınırı altında kalan öğrencilerin malzeme ve materyali devlet tarafından karşılanmalıdır.
12.Okullar her türlü okul çeşidini içerisinde barındıran nitelikte  kampüs şeklinde olmalıdır. Her okulun alanı belirlenerek alan dışından öğrenci alınmamalıdır. Her bir kampüste Fen, Sosyal Bilimler, Anadolu, EML, Ticaret Meslek, Kız Meslek, İHL spor sınıfları olmalıdır. Her kampüs okulda kapalı spor salonu vb müştemilat olmalıdır. Öğrenciler okula yerleşmede merkezi sınav sistemiyle yapılan sınavdan aldıkları puanla yerleştirilmelidir.
13.Okula yeni kayıt olan öğrencilerin seviyelerini ölçmek için Bakanlık merkezi sınavla Seviye Tespit Sınavı yaparak her okulun, sınıf ve şubenin hazır bulunuşluk durumunu ölçmelidir. Okulun puan ve net bakımından fotoğrafı çekilmelidir. Mevcut durumun 0,5 puan yukarısı bir yıllık başarı kriteri olarak belirlenmelidir. (Örnek: Merkezdeki bir okulun başarı neti ile kırsaldaki bir okulun başarı ve hazır bulunuşluk durumu aynı değildir. Merkezdeki bir okulun Matematik net ortalaması 8.75 ise 9.25 kıstası konabilir. Kırsaldaki bir okulun Matematik net ortalaması 2.50 ise başarı kriteri olarak 3.00 kıstası konabilir.)
14.Öğretmen okuldaki performansına göre farklı farklı maaş alabilmelidir. Örnek: Okulundaki hazır bulunuşluk durumunu, belirlenen hedefe yükselten öğretmen başarılıdır. Okul ortalaması 2.50 olan bir okulun Matematik neti 2.50’nin altına düşerse öğretmenin maaşında düşme, 2.50 olarak kalırsa maaşın yerinde sayması, 2.50’nin üzerinde bir başarı yakalanırsa maaşta artışın yapılması düşünülebilir.
15.Öğretmen okulda sınav yapmamalıdır, hazırlama, test tekniği ve zamanı kullanma bakımından öğretmen yapmak isterse 14.00-16.00 arası okulunda öğrencilerine sınava hazırlama sınavı yapabilir. Bunun dışında Bakanlık, sınavları merkezi bir şekilde yapmalıdır. Ortalama da bu şekilde alınmalıdır.
16.Hafta içi toplamda 5 saat ve 16.00’ya kadar yapılacak planlama dışında hafta içi ve hafta sonu kesinlikle kurs, etüt, dershane, özel ders olmamalıdır. Ekstra ders alan ve veren için caydırıcı yaptırım uygulanabilmelidir.
17.Okulca belirlenen hedefi yakalayamayan ya da altta kalan öğretmen öğrencilerine 14.00-16.00 arasında ya da hafta sonu ders vererek telafi yoluna gitmelidir. 07/02/2015