28 Haziran 2026 Pazar

Kaldırım Belediyeciliği

Evliya Çelebi Parkı'nın içindeki cami çevresinde hummalı bir çalışma gördüm. Burada ne yapılıyor diye o değilden bir baktım. Çevre düzenlemesi yapılıyor. 

Sadece Evliya Çelebi Parkı değil, Kayalıpark ve karşısındaki Aziziye Camii çevresinde de çevre düzenlemesi var.

Eski miting yeri olan Vakıflar Bölge Müdürlüğünün önündeki alanda da çevre düzenlemesi var. 

Aziziye Camii önündeki yola paralel yaya yürüyüş yolundan Mevlana’ya kadar yine hummalı bir çalışma gözüme ilişti. 

Belli ki yaz ayına merhaba dediğimiz, sıcakların iyice bastırdığı bugünlerde, kaldırımların ve belli parkların çevre düzenlemesine start verilmiş. 

Çevre düzenlemesiyle kastettiğim kaldırım ve tretuvar çalışmasıdır. Çünkü bizde hizmet dendi mi kaldırım ve tretuvar çalışması ilk akla gelir. Bu şekil hizmet de olmasa bizim belediyeler ne yapardı bilmiyorum. 

Niyetim siyaset yapmak, birilerine laf sokuşturmak, yapılan çevre düzenlemesini küçümsemek, siyasi içerikli bir yazı yazmak değil. Sadece bir tespitte bulunmak. 

Partisi ve zihniyeti ne olursa olsun bizde belediyecilik kaldırım ve tretuvar çalışmasından ibaret. Elbette kaldırım, tretuvar çalışması ve çevre düzenlemesi olacak. Yalnız yaptığımız kaldırım, tretuvar ve çevre düzenlemesi alt ve üst yapısıyla bir defa yapılmalı. Üç beş senede bir değiştirilmemeli. Bir yapıldı mı kolay kolay değişmeyecek şekilde evladiyelik olmalı. 

Nedense ne yaptığımız binalar ne de çevre düzenlemesi evladiyelik. Başka ülkelerde bir defa yapılıp son nokta konan kaldırımlar var. Örnek mi istersiniz? Daha önce Berlin kaldırımları diye yazı konusu edinmiştim. Berlin'de bulunduğum süre içinde en dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de sokak ve caddelerdeki birbirine benzer kaldırımlar. Bu kaldırımların tarihçesini bize çay ikram eden Sivas Gürünlü bir gurbetçiye sormuştum da aldığım cevap, "Bu kaldırımların ne zaman yapıldığını bilmiyorum. Yalnız ben buraya 1984 yılında geldim. Bu kaldırımlar bu şekil yapılı idi ve değişmedi" oldu. Bu cevaba hayret ettim. Ortasında büyükçe düz taştan, kenarlarında küçük küçük parke taştan ibaret bu kaldırımlar artık ne zaman yapıldıysa. 

Görünen o ki kaldırımlara, altından geçirdikleri elektrik ve telefon kablolarına, yollarına ve altında geçirdikleri su ve kanalizasyon alt yapısına ve bisiklet yoluna Almanlar, zamanında bir defa masraf etmiş, vatandaşının hizmetine sunmuş. Bir daha da sökme, yamama, kaldırım döşemeye ihtiyaç duymamış. Öyle zannediyorum, Almanya'da parke ve tretuvar üretim ve satışı yapan bir firma varsa, sinek avladığı için çoktan kepenkleri kapatmıştır. Bizde ise bu iş üzerine ticaret yapan varsa ihya olur. 

Gerçi bizde sadece kaldırım ve çevre düzenlemesinin değil, yaptığımız binaların bile ömrü uzun değildir. Ekonomimizin canlılığı inşaat sektörüne bağlı. İnşaat durursa piyasada yaprak kıpırdamaz.

Almanların çözdüğü meseleyi biz niye çözemiyoruz? Görünen o ki Almanlar hem bina hem yol hem alt yapı hem kaldırım düzenlemesi işini evladiyelik yaparken biz pansuman tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. İsrafa karşı olsak da en büyük israfı bu alanda yapıyoruz. Çünkü bizde rant ekonomisi hakim. Yap-yık, yık-yap, alçak kattan yüksek kata çıkmak bizim işimiz. 

Bina, yol, alt yapı ve çevre düzenlemesinde mesafe kat etmek istiyorsak, ülke ve şehir yönetimine talip olanlarda, bir süre Almanya’da çalışmış olmak kriterini koymak lazım. Belki o zaman tüm işimiz, "Türk gibi başla, Alman gibi bitir!" şeklinde olur. 

26 Haziran 2026 Cuma

Mahallemde Felekten Bir Gece

Mahallem sessiz, sakin bir yer. Tam kafa dinlendirmelik. Sokağımız dar olduğu için araba gürültüsü de yok.

Sessiz ve sakinliğiyle huzurun adresi olan mahallem bu akşam beni şaşırttı. Eski halinden eser yoktu. Çünkü akşamdan gece saat 22.30’a kadar evin içine kadar gelen müzik çaldı durdu. Belli ki bir yerde düğün vardı.

İyi de mahallemde ve mahalleme yakın bir yerde düğün salonu yoktu ki düğün olsun. Acaba birileri evinin önünde, sokak ortasında çalgılı ve oynamalı bir düğün mü yapıyordu? Pek bir anlam veremedim.

Saat 22 sularında marketlere bir uğrayayım diye evden çıktım. Dönüşte farklı bir yolu tercih ettim. Yürüdükçe müziğin sesi daha da yükseldi. Ses bu aralarda bir binadan geliyor olmalıydı. Ama hangisinden? 

Galiba biri evin alt katını düğün salonu yapmış olmalılar dedim. Evin altı düğün salonu olur mu demeyin. Oturduğum siteyi yapan, bodrum katlara kapalı otopark yapmak istemiş. Mülk sahibi, olmaz. Ben buraya düğün salonu yapacağım demiş. Şimdi bomboş. Çünkü mülk sahibi binayı teslim almadan vefat ettiğinden düğün salonu yapmak nasip olmamış. Haliyle bina ve mahalle sakinleri düğün salonundan mahrum kalmışlar. 

Az daha yürüyünce bir ortaokul belirdi önüme. Meğer müzik, ses okulun bahçesinden geliyormuş. Belli ki bu okul da mezuniyet gecesi düzenlemiş. 

Okulun bahçe kapısından girip içerideki ortamı görmek istedim. Kapıda güvenlik geri çevirir diye düşündüm. Çünkü okulun ne öğretmeni ne öğrencisi ne de velisi idim. Kapıya baktım. Güvenlik namına kimse yoktu.

Kapıdan girdim. Girişte bilmem ne organizasyonunun ismi vardı. Belli ki mezuniyet törenini bir organizasyona vermişler. 

Okulun duvarına bir çay ocağı konmuş. Kapı girişinin solunda çekilen fotoğraflar sergilenmiş. Sanırım fotoğrafını almak isteyen buraya ücret ödemesi gerekiyor.

Okulun solundaki kalabalığa doğru yürüdüm. Anne ve babalar sandalyelere oturmuş. Sahnede ise kızlı, erkekli öğrenciler müzik eşliğinde oynuyor. Müziğin biri bitiyor, diğer başlıyor. Oynamalı düğünleri aratmıyordu kısaca. 

Öğrenciler oynamada acemilik çekiyor mu diye baktım. Müziğe uygun oynuyorlar. Ben de bu millet oynamayı nerede öğreniyor, bunun için ücret vererek ders mi alıyor diye düşünürdüm. Düğünlerde her müziğe uygun oynayan kişiler, meğer bu tür mezuniyet gecelerinde oynaya oynaya acemiliklerini atıyorlarmış.

Kız öğrencilerin giyimleri de tam düğün benzeri bir giyim. Bu giyim için görünen o ki masraftan hiç kaçınılmamış.

Üç beş dakika ortama baktım. Sunucunun “son müziğimiz, bundan sonra bitiriyoruz” anonsuyla ayrıldım. Eve gelinceye kadar müzik devam etti.

Eve girince odasında sınava hazırlanan çocuğumu mutfakta gördüm. Kitapları masaya sermiş, çalışıyor. Hayırdır, yer mi değiştirdin dedim. “Müziğin sesinden derse kendimi veremedim” dedi.

Akşam başlayan müzik 22.30 gibi kesildi. Belli ki organizasyonla bu saate kadar anlaşılmış.

Sesin kesilmesiyle birlikte mahallem eski sessizliğine yeniden büründü. 

Mezuniyet programı boyunca nasibimize bize ses, gürültü ve müzik düştü. Mezuniyet programı aileye, okula neye mal oldu bilmiyorum. Bildiğim o kadar tepkilere rağmen bu mezuniyet geceleri hız kesmeden devam ediyor. Okullar, okul kademeleri adeta birbiriyle yarışıyor. 

Madem bu mezuniyet geceleri yapılacak madem bu mezuniyetin organizasyonu firmaya verilecek madem mezuniyet için masraftan kaçınılmayacak. Oldu olacak bu mezuniyet programlarını düğün salonlarında yapsalar daha iyi olurdu. Çünkü etrafı meskûn mahal olan mahalle sesten rahatsız olmazdı. Kendileri çalıp kendileri oynardı.

Hasılı evin içine kadar gelen, tüm mahalleye yayılan müzik mahallenin kulaklarının pasını sildi. Mahalle felekten bir gün çaldı. Farklı günlerden bir gün yaşadı.

Meraklısına not: Kepler atıldı mı derseniz, görmedim. Çünkü programın çoğuna vakıf değilim. Ama bu işler kep atılmadan olmaz. 8.sınıf anneleri “LGS annesi” yazdırıp sahneye çıktı mı derseniz, bu kısmı da görmedim. 

25 Haziran 2026 Perşembe

Ayak Oyunu

Biz her ne kadar Allah'ın dediği olur diye inansak buna bir de bu ülkenin oyun kurucuları kimse, onların da dediği olur diye eklemek lazım.

Öyle görünüyor ki oyun kurucuları senaryo yazıyorlar. Aktör görünen figürler de senaryonun gereğini yerine getiriyor.

Bu işi öyle ciddiye alıyorlar ki işi vatandaşın vicdan ve tercihine bırakmıyorlar. Öyle şeylere imza atıyorlar ki vatandaşın vicdan ve tercihini esir alıp onları yönlendirebiliyorlar. Bunun adına da demokrasi diyorlar. Vatandaşın tercihi böyle tecelli etti diyorlar. 

Siyasetle işim olmasa da bu ülkede olup bitenleri ibret ve hayretle izliyorum diyeceğim ama artık ne ibret alıyorum ne de hayret ediyorum. Çünkü ne sureti haktan görüneninden ya da gösterilenden ne de şeytan gibi gösterilenden bir beklentim var. Çünkü nazarımda bu ülkedeki siyaset kirli işliyor. Bu kirli siyaseti gören şeytan, boynuz kulağı geçti. Artık benim bunlara verebileceğim, onların da benden alacağı yok. Ancak ben onlardan çok şey öğrenirim deyip köşesine çekilmiş, bizi izliyor.

Güncel siyasete gelmek ve üzerinde durmak istemesem de ne demek istediğim anlaşılsın diye mecburen partilere değineceğim.

Normal süresi 2028 olan Cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl olmasına rağmen oyun kurucular şimdiden düğmeye basarak 2028 seçimlerini kotarmak istiyorlar. Görünen o ki mevcut iktidarı korumak, iktidar alternatifi olarak görünen partiyi de alternatiflikten uzaklaştırmayı hedeflemişler. Mutlak butlan kararı ile hedeflerine emin adımlarla ilerliyorlar.
Mutlak butlan kararı öncesi pek az istisna dışında ne kadar CHP'li belediye varsa yolsuzluk adı altında operasyon üstüne operasyona uğradı. Aynı partiye ait operasyon o kadar çok ki "bu parti çalıyor, çırpıyor" şüphesi belleklere yerleşiyor, yerleştiriliyor. Böylece algılar oluyor olgu, olgular oluyor algı. Algı ile olgu karışıyor birbirine. 

Bu iş o kadar sahici yapılıyor ve kitabına uyduruluyor ki şikayetçi ve itirafçı da içeriden bulunuyor ya da çıkıyor ki tüm emek boşa gitmesin. 

Tam bu aşamada vekil ve belediye başkanları bir bir istifa edip iktidar partisine geçiyor. Geçiş yapan vekil ve belediye başkanlarıyla ilgili "baskı sonucu geçiyor", "operasyondan kurtulmak için parti değiştiriyor" sözleri ne kadar gerçek, bu da bir muamma. 

Adı geçen partinin operasyon üstüne operasyon geçirmesi, vekil ve belediye başkanlarının partilerinden istifa edip iktidar partisine geçmesi, hedefe ulaşmak için yeterli görülmemiş olmalı ki verilen mutlak butlan kararıyla birlikte, partide bir ikilik ortaya çıktı. Bu ikilik kolay kolay giderileceğe benzemiyor. Öyle zannediyorum, bu parti bölünmeye kadar gidecek. Eğer çok anormal bir durum ortaya çıkmazsa evlere şenlik bu görüntüsüyle, bu parti mevcut seçmenini de tutamaz. Çünkü "Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede" görüntüsü vererek kimseye güven vermiyor. 

Oyun kurucular bu ülkede kimse, bu işi enine boyuna düşünüp uygulamaya koymuşlar. Şayet partiye kayyım atasalardı bu sonucu alamazlardı. Çünkü kayyım, hazırında o parti ileri gelenlerini kenetler, birlikte mücadele ederlerdi. 

Görünen o ki birlikten ziyade bu partinin bölünüp parçalanması murat edilmiş. 

Bölünüp parçalanma bu ülkenin hayrına olur mu? Bir hayır görünmese de her şeyde bir hayır vardır diye düşünmek lazım. Çünkü alternatif görünen ama bir türlü alternatif olamayan, alternatifliği de kimseye kaptırmayan bu parti küçülür giderse, bakarsınız bu millet bir başkasını alternatif olarak ortaya çıkarır. Bakalım oyun kurucuları böyle bir risk için tedbir almış mıdır? Bunu da zaman gösterecek. 

Şu var ki bizde Bizans oyunları bitmez. Ne de olsa onların bıraktığı toprağın varisleriyiz. İran’la da komşuyuz. Birbirimizin sınırlarına riayet etsek de onlardaki Acem oyunu bize de sirayet etmiş olmalı. Biz buna kısaca ayak oyunu diyelim. 

Bizans ya da Acem oyunu veya ayak oyunu ne zaman ortaya çıkar? Mevcut egemenler işini düzgün yapmaz, sürekli irtifa kaybetmeye başladıkları zaman yaptıkları en iyi iş ayak oyunlarıdır. Siyaseti de böyle dizayn ediyorlar. Bunlar demokrasiye de inanıyorlar. Daha doğrusu demokrasiyi araç olarak kullanmayı çok iyi beceriyorlar. Dizayn sonrası, haydin sandığa, seçin beğenin diyorlar. Durum bu. Yersen... Biz de afiyetle yiyoruz. Ama iştahla ama iştahsız.

Şu var ki bu ülkede deniz birer, kum biter ama atak oyunu bitmez. Çünkü ayak oyunu bizim işimiz. 

Not: Bu ülkede senaryo yazanların ve oyun kuranların, görünen aktörler olduğunu sanmıyorum. Çünkü onlar ama iyi rolde ama kötü rolde bu oyunun figüranlarıdır. Onlar aktör görünümlü figürandır.