30 Nisan 2026 Perşembe

Empati Yoksunuyuz Vesselam

Ateş düştüğü yeri yakar atasözünü hepimiz biliriz. Gerçekten ateş nereye düşerse orayı yakar. Mağdur olan ve çile çeken de ateşin uğradığı yer/kişi/aile olur. Bizler bu duruma ne kadar üzülsek de ateşin isabet ettiği yer, aile ve kişi kadar üzülemeyiz. Çünkü bunu en iyi eşekten düşen anlar.

Ateş düştüğü yeri yakar sözünün deyim mi yoksa atasözü mü olduğu hakkında tereddüde düştüm. Bakmadan önce bu söz inşallah deyim olur, atasözü olmaz dedim. Ne yazık ki atasözü imiş.

Atasözlerini bilirsiniz geçmişten günümüze ilmek ilmek süzülerek gelen hayatın içinden sözlerdir.

Ateş sadece düştüğü yeri yakacaksa, biz geçici olarak üzüleceksek ya da sadece üzülmüş gibi yapacaksak, eşekten düşenin halini anlamayacaksak, nerede kaldı bizim bir binaların tuğlaları gibi olduğumuz. Nerde kaldı vücudun bir yerine bir iğne batarsa bu acıyı vücudun tamamı hisseder teşbihinin anlamı.

Açıkçası, ateşin sadece düştüğü yeri yakma söylemi tabir yerindeyse, belki biraz zorlama olacak ama empati yoksunu olduğumuz anlamına gelir.

Empati yoksunu olduğumuzu herhalde şu hikaye çok iyi anlatır. Bu hikayeye bir iki yazımda yer vermiştim.

Ülkenin birinde bir tiyatro oynanır. Senaryo gereği biri kurusıkı tabancayla arkadaşını vuracak. Arkadaşı yaralanacak. Yaralanan kişi acısından yere yıkılıp kalacak.

Salon hınca hınç dolu. Tiyatro sergilenir. Bitime doğru senaryo gereği arkadaşı tabancayı ateşler. Mermiyi yiyen kanlar içinde kalır. Acısından imdat diye çığlık atar. Bakar ki kimseden fayda yok. Sahneye döner. Seyircilerden yardım ister. Öyle ah vah eder ki seyirci de imdada koşmaz. Aksine "Ne güzel ve sahici rol yapıyor" diye durmadan alkışlarlar. Akan kandan adam yere yıkılır. Ne kadar imdat, ben gerçekten ölüyorum dese de seyirci hep birlikte ayağa kalkarak bu sahici rol yapan tiyatrocuyu ayakta alkışlamaya devam eder.

Sonunda vurulan kişi kan kaybından sahnede can verir. Çünkü rol gereği kurusıkı kullanılması gerekirken arkadaşı hakiki tabanca ve hakiki mermi kullanmıştır. Bu gerçek anlaşılır ama iş işten geçmiştir. Zira adam ölmüştür.

Kıssadan hisse, ateş düştüğü yeri yakmış, adamın çırpınışına kimse aldırmamış.

Bu kıssada, rol gereği ölmesi gereken kişinin gerçek mermiyle öleceğini sahiden mermi kullanan dışında kimsenin bilmesi mümkün değil. Bu durumu bilmediği için rolünü iyi oynuyor diye seyircinin alkışlaması normal.

Siz ne dersiniz bilmem ama gerçek hayatta bu tiyatronun bin bir çeşit gerçeği oynanıyor. Nice insanlar haksız yere mağdur oluyor ya da mağdur ediliyor. Mesela terörist damgası yiyor veya terör örgütü üyesi muamelesi görüyor ya da terörle iltisaklı deniyor. Mahkeme kararı olmadan görevinden atılıyor, mahkemeden takipsizlik alsa veya berat etse bile görevine başlatılmıyor. Kimi de terör örgütü üyeliğinden mahkum olup hapse giriyor. İlk başlarda aylarca açığa alınıp görevinden el çektirilen daha sonra göreve iade edilen sayısı da az değil. Hizbullah üyeliği ve FETÖ üyeliği buna bir örnek.

Haksızlık var dendiği zaman "Devlet kendini korumaya aldı, temizlik yaptı" deniyor. "Açığa alınanlar tekrar geri döndü, mağduriyet yok" deniyor. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) dolmadan görevden atılanlara yükümlülük süresi sona erinceye kadar özel sektörde dahi çalışmasına izin verilmedi dediğin zaman ortam sessizliğe bürünüyor. Birçok kimse DHY süresi bitinceye kadar özelde dahi çalışamadı. Hepsi mağdur oldu. Nice sonra Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.

Nice genç bu şekilde mağdur olurken sadece ateş düştüğü yeri yaktı. Kamuoyundan pek tepki gelmedi. Hatta alkış ve övgü aldı. Operasyon haberleri verildikçe "Bitmedi gitti şunlar" dendi. Eğer senin bu konuda bir mağduriyetin varsa, yanında sana haksızlık yapıldı" diyor ama senden ayrılınca oh olsun diyor.

Hasılı empati yoksunuyuz. Empati yapmak için temenni edilmez ama bu şekil tuzu kuru olanların da başına bir şey gelince yani eşekten düşünce, o zaman empatinin ne olduğunun farkına varırlar ama neye yarar?

İncir Evlattan Patlıcan Evlada

Devlette kırk yıla yakın çalıştıktan sonra emekli olan, emekli olduktan sonra toplumdan el etek çeken ve meşguliyetini toprağa vererek ekip diken bir tanıdığımla bir taziyede karşılaştım.

Hal hatır, şuradan, buradan derken, bağ, çubuk ve tarla meşguliyetinden konuştuk. Geçmişe dayalı hukukum olduğundan espriler yaptım. Eskisi gibi gülmedi. Şen şakrak hali yoktu. Gülse de üzüntülü hali dikkatimden kaçmadı. Biraz eski günlerdeki gibi olur mu diye daha oğlana sıra gelmedi dedim. Boş ver deyip müsaade isteyerek kalkıp gitti.

Aniden kalkıp gitmesinden pot mu kırdım diye kendi kendime mahcup oldum. Diğer tanıyanlara neyi var diye sordum.

Son durumundan biraz haberdar olan bir başka tanıdığım, "Oğluyla başı dertte" dedi. Hayırdır dedim. "Emekli olduktan sonra devlette çalışan oğlu, babasından emekli ikramiyesinin tamamını istemiş. Baba da hepsini değil de 200 bin vereyim demiş. Oğlanın gözü hepsinde olduğu için telaffuz edilen rakamı beğenmemiş. Oğlan babasına gelip gitmeyi kesmiş, konuşmuyormuş. Bayramda dedenin torunları için gönderdiği bayram harçlığını bile geri göndermiş" dedi.

Bildiğim kadarıyla oğlu devlette memur. Aldığı maaşı da iyi. İşsiz olur, iş kuracak olur da anlarım. Ama anlaşılan, senin paraya ihtiyacın yok. Ver bana. Ben şu ihtiyacımı gidereyim. Daha doğrusu iç edeyim. Nasılsa evlatlardan diğerleri kız çocuğu. Bu ise evin tek erkek evladı. Olur ya babası şaşar döner, parayı kızlara yedirmeye kalkar, bari ben el koyayım diye düşünmüş olmalı.

Halbuki baba, "Al oğlum, şunu harca" diye evladına emekli ikramiyesini verse bile evladın, "Baba, benim maaşım var. Durumum da iyi. Geçmişte çok çektiniz. Bizi okutup bugünlere getirdiniz. Bundan sonra sizin maaş düşecek. Annemle beraber rahatınıza bakın. Üstelik bu parada kız kardeşlerimin de hakkı var. Onların hakkı geçer. Alamam. Hatta sizin bize değil, bizim size vermemiz lazım" deyip teşekkür etmesi ve parayı almaması gerekirdi.

Üzüldüm durumuna. Evladından bahsettiğime de pişman oldum. Kendi kendine ne şom ağızlıyım diye kızdım.

Belli ki baba evladıyla imtihan oluyor. Kimsenin günü imtihansız geçmiyor. Kimi evladıyla kimi de anne babasıyla.

Hele anne babanın işi, çocukları büyütüp baş göz ettikten sonra da bitmiyor. Esas sıkıntı bu zaman başlıyor. Geçimleri olacak mı diye düşünüyor. Gelip gitmezler, bunu dert ediniyor. Üzerine bir de daha sağlığında parasına göz diken evlat çıktı mı, gel de yüzün gülsün.

Küçüklüğünde bizi sevindirip mutlu eden bu çocuklar büyüyünce niye böyle oluyor demeden geçemiyor insan.

Halbuki çoğu anne baba, geçmişte ne hayaller kurmuştur. Bir büyüseler, onları bir baş göz etsem, işlerini bir bulsalar, torun torbayı kucağıma bir alsam deyip durmuştur. Ne bilsin çoğu ebeveyn ömrünün sonuna doğru türlü türlü imtihanla muhatap olacağını. Çoğu, bu çocuk küçükken ne tatlıydı. Şimdi ne oldu böyle. Vara hiç büyümeseydi. Esas dert küçüklükleri değil, büyüyünce imiş diyerek hayıflanır durur. Hayat dediğin dert, sıkıntı ve her şey boşmuş der.

Birkaç gün sonra bu tanıdığımı telefonla aradım. Bahçedeymiş. Hem halini hatırını sorayım hem de gönlünü alayım diye. Aniden kalkışını sordum. "Belimden oturamadım o zaman. Belimi çektirmiştim. Sıkıntı yok şimdilik" dedi. Geçmiş olsun, ektiklerinden bana da ayır deyip kolay gelsin diyerek telefonu kapattım.

Görünen o ki emeklilik sonrası çevreden el etek çekerek kendini bahçeye vermiş, ekip dikiyor. Toprakla uğraşarak hem vakit geçiriyor hem de bir şeyler üretiyor. Yalnızlara oynayanlar ve bir meşguliyeti olmayanlar için tarla, bağ, çubuk; kafa dinlendirmek, dertleri unutmak ve rahatlamak için birebir olmalı. İyi ki bağ, bahçesi olanlar var. Değilse hayat çekilmez.

Yazımın başlığını "İncir Evlattan Patlıcan Evlada" koydum. Ne alaka diyebilirsiniz. Daha önce bir iki yazımda yer verdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrasından hareketle yazıma bu başlığı uygun gördüm. Şöyle ki:

Hocanın babası şehirden incir getirmiş. Küçük Nasrettin inciri pek beğenmiş. Tadı damağında kalmış. Büyüyüp şehre gidince bu incirden bir de ben alayım demiş.

Gel zaman git zaman babası gözünü yummuş, hoca da büyümüş ve bir gün yolu şehre düşmüş. Soluğu manavda almış. Tezgahı bir güzel süzmüş ama aradığını bulamamış. Manav ne aradığını sormuş. Hoca da "Aradığımın adını unuttum" demiş. Manav, "Nasıl bir şeydi" demiş. Hoca, "İçi çekirdekli, dışı yeşil" demiş. Bu özellikleri duyan manav, "Sen patlıcan istiyorsun" demiş. Hoca, "İyi o zaman. Ver bir kilo" demiş.

Hoca, poşete konan patlıcandan bir tanesini yolda giderken çıkarır ve ısırır. Bakar ki çok acı. Halbuki ne ummuştu ne bulmuştu hoca. Patlıcanın acısından ağzının tadı kaçan hoca şunu söyler: "Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun".

Sanırım, anne babaların büyük bir çoğunluğu fıkradaki patlıcan evlatla bir şekil imtihan oluyor. Küçüklüğü incir evlat olanların çoğunun büyüklüğü, patlıcan evlada dönüşüyor vesselam.

29 Nisan 2026 Çarşamba

Seyir Zevki Yüksek Bir Yarı Final

Salı akşamı 10'a doğru oğlanlar aradı. Görüntülü hasbihal ettik. Biri ben çıkıyorum. Maç var, maça bakacağım dedi. Ne maçı var evlat dedim. PSG-Bayern Münih dedi.

Görüşme sonrası şu maça biraz bakayım diye televizyonu açtım. İlk yarıdaki 15 dakikalık ara hariç 90 dakika ekran karşısında oturuvermişim.

Yarı final ilk maçıydı izlediğim. Daha bu maçın ikinci etabı var. Rövanşta hangi takım veda ederse şimdiden söyleyeyim, veda edene yazık olacak. Çünkü yarı final de olsa tam finallik bir maçtı.

Maç bitimi ne maçtı be! UEFA'nın yerinde olsam bu sene iki şampiyon ilan ederim. Biri PSG olur, diğeri de Bayern Münih dedim.

Maç 90 dakika devam eden sürükleyici bir film gibiydi. Öyle zannediyorum, izleyenleri mest etmiştir.

5-4 PSG üstünlüğüyle biten maçta yok yoktu. Bol golün atıldığı maçta sahada sadece futbol vardı. Ayaklarıyla oynadılar ama futbolu çirkinleştirme adına ayak oyunları yoktu. Futbolcuların beyinleri ayaklarına değil, ayakları beyinlerine bağlıydı. Sahadaki 22 futbolcu ve maçı yöneten orta hakem, futbolu güzelleştirme adına varını yoğunu ortaya koydu.

Bireysel kalitelerin konuşturulduğu sahada ter vardı, alın teri vardı, teknik vardı, taktik vardı, çalım vardı, zeka vardı, paslaşma vardı, fizik kondisyon vardı.

Oyunu çirkinleştirme yoktu. Top doğru dürüst taca çıkmadı. İki takım doğru dürüst ofsayta düşmedi. Maç doğru dürüst duraksamadı. Tartışmalı pozisyon pek yoktu. Olan pozisyon için VAR devreye girerek son noktayı koydu. Futbolcularda doğru dürüst itiraz yoktu. Hakeme el kol işareti yoktu.

PSG üç farklı üstünlüğe ulaşınca geriye çekileyim demedi. Futbolcuları maçı ağırdan alalım, maçı soğutalım deyip yere yatmadı. Bayern Münih üç fark yedim diye dağılmadı. Moralmen çökmedi. Maça asıldı. Farkı bire indirdi.

Hakemin maça dahli yoktu. Maça damgasını vuran futbolcular ve teknik heyetleri idi.

Futbolcular da efendiliğini bozmadı, teknik direktörleri de. Teknik direktörlerin agresif hareketleri ve itirazları objektiflere düşmedi.

Kısaca her iki kulüp de izleyenlere unutamayacakları bir futbol ziyafeti çektiler. Bunun bir futbol ziyafeti olduğunu da en iyi maçı izleyenler bilir.

Maçı izlerken ister istemez ülkemin futbolu zihnimden geçti. Biz de yıllar yılı top oynar, maç yaparız, birbirimize kıyasıya mücadele ederiz. İster istemez pazar akşamı oynanan GS-FB maçı gözümün önüne geldi. PSG-Bayern maçında futbol ve kalite konuşurken bizde ise ayak oyunları, hakemi yanıltmaya yönelik hareketler, kartlar, pozisyonlar ve hakem hataları konuştu.

Zaman zaman futbol yorumcularının GS ile ilgili "Türkiye'nin Bayern Münih'i" benzetmesi de aklımdan geçti. 26.şampiyonluğa ramak kalan GS'nin Bayern'in "B" si olması için daha çok ekmek yemesi lazım. Bizdeki futbol falan değil, futbolculuk yapılıyor. Annemizin ligi bizimki.

Yine maçı izlerken dokuz golü görünce Besim Tibuk'u hatırladım. "Kaleleri büyütmek lazım ve ofsaytı da kaldırmak lazım. Futbolda golsüz beraberlik olacağına, gollü beraberlik olsun, beş defa biri sevinsin, beş defa da öbürü" türünden gülümseten bir açıklaması vardı. Sayın Tibuk'un kulakları çınlasın. Adamlar aynı ebattaki kaleye ve ofsayt kuralına rağmen toplamda dokuz gol attılar. Demek ki sadece futbol oynayınca, hakemle uğraşmayınca, futbolcular ve teknik heyet aldıkları paranın hakkını verince seyir zevki yüksek, bol gollü böyle maçlar olabiliyor.

Bizdeki futbolcular ve kulüpler maç yapıyoruz, iyi oynuyoruz falan demesinler. Zira bizdeki futbol falan değil. Biz hayat memat ciddi işleri bile düzgün yapmazken bir oyun olan futbolu nasıl düzgün yapalım?