12 Nisan 2026 Pazar

Geçmişle Yaşayanlar

Bakmayın birbirimize benzediğimize. İnsanlar tip tiptir. Kimin ne tip olduğunu öğrenmek için de görüp geçirmek gerekiyor.

İnsanlar tip tip olsa da bazı insanlar:

Pireyi deve, deveyi de pire yapmada çok mahir.

Kendine Müslüman olmada üslerine yoktur.

Kendilerini dünyanın merkezi olarak konumlandırmışlar.

Dünya dediğin kendi etraflarında dönmeli bunların.

Aynı çağda yaşarlar ama geçmişle yaşarlar. Bugünün imkanlarından yararlanırlar ama geçmiş takıntılarını hiç bırakmazlar. Bu takıntılar ya da geçmişle yaşamak ölünceye kadar devam eder.

Belli etmeseler de iyi kincidirler.

Çıkarları için yaşarlar.

Bir söz söylesen bir çuval sözle karşılık verirler.

Mazeret üretmede, bahane bulmada, üste çıkmada, seni suçlu bulmada kimse ellerine su dökemez.

Dünyayı önlerine yığsan, üzerine sırtında taşısan gözlerinde yoktur. Çünkü gözlerinin önüne geçmiş gelir. Bana şunu yaptı, unutur muyum hiç der.

Küsüp mesafe koymada ve uzaklaşmada, neye küstüğünü dağ dahi bilemez.

Çok alıngandırlar.

İnatçıdırlar.

Bir araya geldiğinde malzeme vermemek için elinden geleni yapsan, mükemmel davransan yine bir âmâ bulur. Çünkü seninle geçinmeye niyeti yoktur.

Bu tiplerin tedavisi yoktur. Kendilerini sağlam sanıp toplum içinde yaşamaya devam ederler. Akıl sağlığın bakımından bu tiplerden uzak durmada fayda vardır. Çünkü geçmişi bırakamayanın çevresine pozitif enerji vermesi mümkün değil. Sadece moral bozarlar.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Vietnam Lokantasında Yemek

Berlin'e vardığımız ilk gün bizim için tutulan evde biraz istirahat ettikten sonra akşam yemeğini yemek için proje ortağımız bir lokantanın konumunu gönderdi.

Gideceğimiz lokantaya acemilik çekmeden yürüyerek gittik. Çünkü yanımızda AB projeleri kapsamında çok defa Avrupa ülkelerini ziyaret etmiş bir arkadaş vardı. Aynı zamanda başkanımız ve proje sorumlusu idi. Google Maps yardımıyla Alman ekibinden önce buluşacağımız lokantaya intikal ettik.

Lokanta, Berlin hapishanesinin karşısında bir Vietnam lokantası idi.

Alman ve Türk ekibi olarak 20'den fazla kişiydik.

Ne yiyeceğimizi seçmek için her birimizin önüne menü kondu. Türkçe menüden yemek seçemem ki Almanca menüden yemek seçebileyim. Proje sorumlusu ne yerse onu yiyelim dedik. Acılı ve acısız tereyağlı tavukta karar kıldık.

Önümüze kase içerisinde konan tavuk yemeği, bir nevi tavuklu sulu çorba. Bizdeki arabaşı çorbası diyemiyorum. Çünkü sulu olmasının dışında bir benzerliği yok. Çorbanın içindeki tavuklar da kare şeklinde kesilmiş büyükçe idi. Sanırım tavuğun göğsünden yapılmış. Kaşık ya da çatal ile bölmeden yemek mümkün değil. Çorba ise bizdeki ketçap rengi ile belenmişti. Çorbada tatlımsı bir tat vardı ama ne suyunda tat vardı ne de tavuk tadı. Lezzetten eser yoktu. Güya tereyağlı tavuk yiyecektik. Aç karna gider artık. Zira elimiz mahkum.

Ortaya farklı renklerde görüntüsü güzel üç ayrı meze konmuş. Bir tanesinin tadına baktım. Acı mı acıydı. Bu acıyı dindirmek için içtiğim su ve yediğim tavuk bana mısın demedi.

Yine ortada herkesin önüne alarak yiyeceği pirinç pilavı vardı. Bizim pirinçler gibi iri iri değil, incecikti. Hakkı teslim edeyim, pirinç pilavı lezzetliydi.

Ortada bir de her dört kişiye bir ekmek düşecek şekilde bizdeki bazlamanın küçüğü gevrek yufka vardı.

Biz bir tavuk, bir pilav yerken bazı arkadaşlar bekliyordu. Çünkü ortada ekmek yoktu. Ekmek diye konan gevrek yufkalar dişimizin kovuğuna bile girmeyecek şekilde yemek gelmeden bitmişti zaten.

Tercüman aracılığıyla ekmek istendi. Görevliler anlamamış ya da şaşkınlığa bir bize bir masaya bakıp bakıp durdular. Tercümanla epey bir konuştular. Belli ki ekmek istememize anlam veremediler. Şaşırmaları da normal. Ne bilsinler bu müşterilerin ekmek tüketiminde dünyada açık ara birinci olan bir ülkeden geldiklerini.

Lokanta sahibi Vietnamlılar bir gitti, pir gitti. Gelmek bilmediler. Bir kısmımız pilav, tavuk yerken ekmeksiz ağzına lokma almayan bazımız bekledi durdu. Sonrasında ekmek bir kez daha hatırlatıldı. Gidiş o gidiş. Bekle ki gelsinler. Anlaşılan ekmek gelmeyecek derken nice sonra bizdeki ramazan pidelerine benzer incelikte bir ekmekle geldiler. Ekmek sıcacıktı. Belli ki bizim için ekmek pişirmişler. Parça parça bölünerek alınan bu ekmeğin de dişimizin kovuğunu doldurduğunu söyleyemem.

Şu var ki bizdeki ekmek sevdasının, bizim ekmekle imtihanımızın dünyada eşi ve benzeri olmasa gerek.

10 Nisan 2026 Cuma

Carl Jung Felsefesi (6)

Buraya kadar anlattığım her şey seni acı çekmekten korumak içindi. Şimdi ise bu anlayışın sana nasıl devasa bir avantaj sağladığını göstermek istiyorum. Çünkü diğer herkes insanlara laf anlatmaya çalışıp kendini tüketirken sen adımlarını cerrahi bir hassasiyetle atacaksın.

Unutma! Bilgeler hep aynı şeyleri söylemiş. Çoğunluğu oluşturanlarsa her zaman tam tersini yapmıştır. Senin en büyük fırsatın işte bu çoğunluğun içinde gizlidir. İnsanların çoğunun eleştirel düşünemediği gerçeğini kabul ettiğinde onların saçma sapan kararlarına şaşırmayı bırakırsın. Onları önceden tahmin etmeye başlarsın.

Mantık karşısında duyguya nasıl yenileceklerini daha olay olmadan görürsün.

Hangi sözlerin işe yarayacağını, hangilerinin daha sen ağzını açmadan çöpe gideceğini bilirsin.

Liyakate değil yüksek özgüvene, gerçeğe değil kendilerini rahatlatan yalanlara, bireysel düşünceye değil ait oldukları kabileye tapacaklarını çok iyi bilirsin.

Ve bu tahmin edilebilirlik senin en büyük gücündür. Onlar sürekli olaylara anlık tepkiler verirken sen her şeyi stratejik olarak planlarsın. Onlar duygularının esiriyken sen soğukkanlı bir hesap uzmanı olursun. Onlar oto pilotta uyurken sen tamamen uyanık ve farkında olarak yaşarsın. Şunu bir düşün. Dünyaya yön veren bütün büyük tarihi figürler bunu çok iyi biliyordu. Herkesi tek ikna etmekle zaman kaybetmediler. Anlama kapasitesi olan o çok küçük azınlığı buldular. Onları ikna ettiler ve bu etki, otorite ve sosyal kanıtlar yoluyla dalga dalga aşağıya yayıldı.

Sana düşen şey çoğunluğu ikna etmek değil. Onların kurduğu o sistemin içinde kendini doğru yere konumlandırmaktır. Çoğunluk her zaman otorite sahibi olanı, en büyük özgüveni sergileyeni ve kendi grubunun onayladığı kişiyi körü körüne takip eder. Bu yüzden akıllı insan o kalabalık çoğunlukla savaşmaz. Onların etrafından dolanır.

Gerçekten düşünebilen o nadir insanlarla güçlü bağlar kurar. Sadece duymak istediklerini, duymaya ihtiyacı olanlara o basit duyguların diliyle konuşur. Ama gerçek derinliğini yalnızca onu anlayabilecek olanlar için saklar. Onlar bu dünyada hiçbir sürtünme yaşamadan akıp giderler. Çünkü dünyanın aslında nasıl işlediğini tam olarak kabul etmişlerdir. Bu bir manipülasyon değil, hayatta kalma ve verimlilik sanatıdır. Bu, hayatını insanların neden düşünmediğine sinirlenerek harcamak ile mevcut gerçeği kabul edip ona göre zekice oynamak arasındaki farktır.

Biri seni yok oluşa götürür, diğeri ise zafere. İşte seçimin tam karşında duruyor. Ya insanların mucizevi bir şekilde senin seviyene çıkmasını bekleyip her gün o tanıdık hayal kırıklığını yaşamaya devam edeceksin ya da onların o aşılamaz sınırlarını kabul edip stratejini değiştireceksin. Mantıkla değil tamamen duygularla işleyen bu dünyada nihayet gerçek bir ilerleme kaydetmeye başlayacaksın. Bu felsefe pes etmekle ilgili değil, kuralları değiştirip başka bir boyutta kazanmakla ilgilidir. Sana gerçek huzuru getirecek olan o acımasız doğru şudur: Çoğu insan zihinsel olarak sınırlıdır.

Bu hiçbir zaman değişmeyecek. Bunu sen düzeltemezsin, değiştiremezsin, onları geliştiremezsin. Yapabileceğin tek şey, bunu bütün ağırlığıyla kabul etmektir.

Ve bu kabullenişin içinde muazzam bir özgürlük bulacaksın.

Beklentilerin getirdiği prangadan, boşa giden tüm çabaların yükünden kurtulacaksın.

İnsanların seni anlamasını beklemeyi bırakacaksın. Onları zorla düşündürmeye çalışmaktan vazgeçeceksin. Aklın kırıntısının bile olmadığı yerlerde mantık aramaktan vazgeçeceksin. O sınırları apaçık görecek. Onları doğanın bir gerçeği olarak kabul edecek ve adımlarını buna göre atacaksın. Kimseyi küçümsemeden, kibre kapılmadan, sadece zihninin o eşsiz berraklığıyla.

Carl Jung tüm hayatını, insan doğasını hiçbir illüzyona kapılmadan inceleyerek geçirdi ve ruhsal huzuru insanlığı zorla değiştirmeye çalışmakta değil, onu tüm kusurları ve sınırlarıyla olduğu gibi kabul etmekte buldu. İşin özü budur.

Gerçekliği en çıplak haliyle gör. Değiştiremeyeceğin şeyleri kabullen.

Tam olarak bu sınırların içinde zekice hareket et ve insan zihninin o temel doğasıyla savaşmayı derhal bırak. Bunun yerine o muhteşem zekanı koru. Onu stratejik bir silah gibi kullan ve kiminle paylaşacağını çok iyi seç.

O büyük derinliğini seni gerçekten anlayabilecek o nadir insanlara sakla.

Geri kalan herkese ise sadece ama sadece algılayabilecekleri kadarını ver.

Ve sonra hiçbir beklentiye ve duyguya kapılmadan sessizce yoluna devam et.

Eğer Carl Yung karşında otursaydı sana tam olarak bunları söylerdi.

Gerçeklikle savaşmayı bırak. Çoğu insan zihinsel olarak ççoksınırlıdır. Bunu kabul et.

Çoğu insan eleştirel bir şekilde düşünemez. Bunu kabul et. Bu en kusursuz ve en bilgece taktiktir.

Olmayan bir yerde aklın sesini aramayı bıraktığında, o aklın yokluğunun sana verdiği acı da son bulur.

Sağır kulaklara laf anlatmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde gücünü sadece gerçekten değerli olan şeyler için saklamış olursun.

Dünyayı senin hayal ettiğin gibi değil, en çirkin ve en yalın haliyle olduğu gibi görürsün. İnsanlarla, kafanda yarattığın o hayali potansiyelleri üzerinden değil, gerçekte oldukları seviyeden iletişim kurarsın. Ve tüm bunlar en ufak bir öfke, kibir veya zalimlik olmadan sadece pırıl pırıl bir farkındalıkla gerçekleşir.

Bu alaycılık değil, sadece keskin bir isabettir. Yung, gerçekliği tüm yalanlardan arındırılmış haliyle kavradı ve bu berraklık ne kadar rahatsız edici olursa olsun ona derin bir iç huzur verdi.

Şimdi sıra sende. Artık her şeyi çok net görüyorsun.

Bu berraklığın içinde, var olmayan şeylerin hayaliyle acı çekerek değil, sadece gerçekliğin tam kalbinden gelen o büyük bilgelikle hareket et.